🎳 Ali Imran 103 Nüzul Sebebi
Câbirin mirası hakkında nazil olmuşlardır. Fakat bu âyetlerin esas nüzul sebebi, mevzumuzu teşkil eden hadis-i şerifte de açıklandığı üzere Hz. Sabit b. Kays'ın kızlarının başından geçen miras olayıdır. Sözü geçen âyetlerin Hz. Câbir'in mirasıyla ilgili olması bu âyetlerin iniş sebebinin Hz.
Âli imran Suresi 26. ve 27. Ayet iniş Sebebi Âl-i İmran Suresinde geçen 26. ve 27. ayetleri hakkında nüzul yani iniş nedeni olarak iki rivayet aktarılmıştır. Bunlardan birinci rivayet olan; Sahabelerden İbni Abbas (ra) ve Enes b.Malik (ra)’dan yapılan sahih rivayete göre, 26. Ayet Nüzul (iniş) Sebebi
Alibin Ebi Talip (Arapça: علي بن أبي طالب) (Hicretten önce 23, Hicrî Kameri 40), Şiaların birinci imamı, sahabe, rivayet eden, vahiy katibi olan İmam Ali (a.s), Ehlisünnet nezdinde Hulefa-i Raşidin’in (dört büyük halife) dördüncüsüdür.Babası Ebutalib, ve annesi fatime binti Esed’dir. İslam Peygamberi Hz.Muhammed bin Abdullah’ın (s.a.a) amcasının oğlu
Kazanım öğrencilerin Kur’an-ı Kerim mealini kullanma, Kur’an-ı Kerim’i anlama ve yorumlama, ayetlerde geçen şahıs, yer, konu ve kavramları belirleme becerilerini geliştirici etkinliklerle desteklenir. Bu kapsamda ayetlerin (nüzul sebebi, ana konuları gibi) kısa açıklamalarına öğrenci seviyesine göre yer verilir. 10. Hafta:
Fakatbazı ayetlerinin nüzul sebepleri ile ilgili rivayetler mevcuttur, bu rivayetleri şöyle sıralamak mümkündür: 9. ayetin nüzul sebebi hakkında iki rivayet mevcuttur, ilk olarak, hicret sırasında Resûlullah (s.a.v.)’in evinin etrafını onu öldürmek için saran müşriklere görünmeden evinden çıkışı hakkında nazil
ALİİMRAN SURESİ 103. Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler
Tecdid İslam'ı, cahiliyenin tüm unsurlarından temizleyerek katıksız ve saf bir şekilde aslına irca etmektir. Müceddid, bir peygamberde bulunması gereken vasıfları taşıyan bir din âliminin, akıl, zeka, ilim, ehliyet ve mücadelesi ile, İslam'ı ilk devirlerdeki gibi anlatmasıyla, kendini ehl-i ilme kabul ettirmesidir.
PoaceD. Meal Ayet Arapça وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًاۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ Türkçe Okunuşu * Va’tesimû bihabliAllâhi cemî’an velâ teferrakûc veżkurû ni’metaAllâhi aleykum iż kuntum a’dâen feellefe beyne kulûbikum feasbahtum bini’metihi iḣvânen vekuntum alâ şefâhufratin mine-nnâri feenkażekum minhâc keżâlike yubeyyinuAllâhu lekum âyâtihi le’allekum tehtedûne 1. Ömer Çelik Meali Ey mü’minler! Hepiniz birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın size olan şu nimetini hatırlayın Hani siz birbirinize düşmandınız; derken Allah kalplerinizi kaynaştırdı da O’nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Ateşten bir çukurun tam kenarında idiniz, fakat Allah sizi oraya düşmekten kurtardı. Doğru yolu bulasınız diye, Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor. 2. Diyanet Vakfı Meali Hep birlikte Allah'ın ipine İslâm'a sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. 3. Diyanet İşleri Eski Meali Toptan Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah'ın size olan nimetini anın Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar. 4. Diyanet İşleri Yeni Meali Hep birlikte Allah’ın ipine Kur’an’a sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz. 5. Elmalılı Hamdi Yazır Meali Hep birlikte Allah'ın ipine kitabına, dinine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz. 6. Elmalılı Meali Orjinal Meali topunuz bir Allah ipine sım sıkı tutunun, biribirinizden ayrılmayın ve Allahın üzerinizdeki ni'metini düşünün, sizler birbirinize düşmanlar iken o sizin kalblerinizin arasında ülfet husule getirib yanaştırdı da ni'meti sayesinde uyanıb kardeş oldunuz, hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da o tuttu sizi ondan kurtardı, şimdi böyle size âyetlerini beyan ediyor ki Allaha doğru gidebilesiniz 7. Hasan Basri Çantay Meali Hepiniz, topdan sımsıkı Allah'ın ipine sarılın. Parçalanıb ayrılmayın. Allahın, üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinizin düşmanlar ı idiniz de O, kalblerinizi İslama ısındırıb birleşdirmişdi. İşte Onun bu nimeti sayesinde dîn kardeşler i olmuşdunuz ve yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmışdı. İşte Allah size âyetlerini böylece apaçık bildiriyor. Tâki doğru yola eresiniz. 8. Hayrat Neşriyat Meali O hâlde hep birlikte Allah'ın ipine Kur'ân'a sımsıkı sarılın ve parçalanmayın!Hem Allah'ın size olan ni'metini hatırlayın! Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de Allahkalblerinizin arasını İslâm ile birleştirdi; böylece O'nun ni'meti sâyesinde kardeşler oldunuz. Hem ateşten bir çukurun kenarında küfür içinde idiniz de sizi oradan kurtardı. Allah, size âyetlerini böyle açıklar, tâ ki hidâyete eresiniz. 9. Ali Fikri Yavuz Meali Elbirlik Allah'ın dinine şeriatına sımsıkı sarılın. Birbirinizden ayrılıp dağılmayın. Allah'ın üzerinizdeki İslâm nimetini düşünün ki, cahiliyet devrinde birbirinize düşmanlar iken o, sizin kalbleriniz arasında üflet yakınlık ve sıcaklık meydana getirdi de onun nimeti sayesinde din kardeşleri oldunuz. Hem siz ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da Allah, İslâmınız sebebiyle o ateşe cehenneme düşmekten sizi kurtardı. İşte Allah size âyetlerini böylece açıklıyor ki, doğru yola eresiniz. 10. Ömer Nasuhi Bilmen Meali Ve hepiniz Allah Teâlâ'nın ipine sımsıkı sarılınız ve birbirinizden ayrılmayınız. Ve Allah Teâlâ'nın üzerinizde olan nîmetini de yâdediniz ki, siz birbirinize düşmanlar iken sonra Allah Teâlâ kalplerinizi birleştirdi de O'nun nîmeti sebebiyle kardeşler oluverdiniz de sizler ateşten bir çukur kenarında iken sizi ondan çekip kurtardı. İşte Allah Teâlâ âyetlerini sizlere açıklar, tâ ki hidâyete erebilesiniz. 11. Ümit Şimşek Meali Hep birden sımsıkı Allah'ın ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nimetini de hatırlayın ki, siz birbirinize düşman iken, kalplerinizi kaynaştırdı da Onun nimeti sayesinde kardeş oluverdiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız; O sizi oraya düşmekten kurtardı. Doğru yola erişmeniz için, Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor. 12. Yusuf Ali English Meali And hold fast, all together, by the rope which Allah stretches out for you, and be not divided among yourselves; and remember with gratitude favour on you; for ye were enemies and He joined your hearts in love, so that by His Grace, ye became brethren; and ye were on the brink of the pit of Fire, and He saved you from it. Thus doth Allah make His Signs clear to you That ye may be guided. Sadece meal okumak ile Kur'ân-ı Kerim'in bir çok âyetinin anlaşılması mümkün değildir. Mutlaka bir tefsire başvurulması gerekir. Âl-i İmrân Sûresi 103. ayetinin tefsiri için tıklayınız * Türkçe okunuşlarından Kur'an-ı Kerim okumak uygun görülmemektedir. Ayetler Türkçe olarak arandıkları için sitemize eklenmiştir.
Bayraktar Bayraklı Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur'an MealiTopluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız, ayrılığa düşmeyiniz, Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız; hani birbirinize düşmandınız da, O kalplerinizi kaynaştırdı ve O'nun lütfu ile kardeş oldunuz. Ateşli bir çukurun kenarındayken, ondan sizi O kurtardı. İşte Allah, ayetlerini size böyle açıklıyor ki doğru yolu Okuyan Kur’an Meal-TefsirHep birlikte Allah'ın ipine Kur'an'a sımsıkı sarılın;* ayrılmayın!* Allah'ın size olan nimetini hatırlayın Hani siz birbirinize düşmandınız da kalplerinizi birleştirmişti* ve O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Ateşten bir çukurun tam kenarındayken oradan da sizi kurtarmıştı. Allah doğru yolu bulasınız diye ayetlerini size işte böyle Yüksel Mesaj Kuran ÇevirisiALLAH'ın ipine topluca sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin. ALLAH'ın size olan nimetini anımsayın. Siz birbirinize düşmanlar idiniz de kalplerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi ondan kurtardı. Yola gelesiniz diye ALLAH ayetlerini böyle birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun ve ayrılığa düşmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani bir zamanlar, birbirinize düşmandınız da O'nun kalplerinizi kaynaştırması sayesinde kardeş oldunuz. Ve yine ateş çukurunun tam kıyısında bulunuyorken, sizi ona düşmekten O korudu. İşte Allah ayetlerini böyle açıklıyor ki belki doğru yolu Vakfı Süleymaniye Vakfı MealiAllah'ın ipine Kur'an'a* hep beraber sıkı sarılın, uzakta kalmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini aklınızdan çıkarmayın. Bir zamanlar aranızda düşmanlıklar vardı; Allah, kalplerinizi birbirine ısındırdı da O'nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarındaydınız, oradan sizi O kurtardı. Allah, ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu Rıza Safa Kur'an-ı Kerim GerçekVe hep birlikte Allah'ın güvencesine sımsıkı sarılın; ayrılığa sürüklenmeyin. Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Birbirinize düşmanlar olmuşken, yüreklerinizi birleştirdi. Böylece, O'nun nimetiyle kardeşler ol dunuz. Ve siz, bir ateş çukurunun kenarındayken, sizi oradan kurtardı. Allah, ayetlerini, işte böyle açıklıyor; belki doğru yola erişirsiniz İslamoğlu Hayat Kitabı Kur’anHep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O'nun lutfu sayesinde kardeşler oldunuz; ve siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da, sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu Nuri Öztürk Kur'an-ı Kerim MealiHep birlikte Allah'ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O'nun nimeti sayesinde kardeşler haline geldiniz. Ateşten bir çukurun kenarında idiniz; sizi oradan kurtardı. Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, doğruya ve güzele yol Bulaç Kur'an-ı Kerim ve Türkçe AnlamıAllah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah'ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle sadeleştirilmiş Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun, ayrılığa düşmeyin ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinizin düşmanları iken O, sizin kalplerinizde bir uzlaştırma meydana getirdi ve O'nun nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz. Bir de siz, bir ateş çukurunun tam kenarında bulunuyordunuz ve O, sizi tutup ondan kurtardı. Şimdi Allah'a doğru gidebilmeniz için size ayetlerini böyle Esed Kur'an MesajıHep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah'ın size verdiği nimetleri hatırlayın Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O'nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında iken sizi ondan nasıl korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız,Diyanet İşleri Kur'an-ı Kerim Türkçe MealiHep birlikte Allah'ın ipine Kur'an'a sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola Hamdi Yazır Kur'an-ı Kerim ve Yüce MealiTopunuz bir Allah ipine sım sıkı tutunun, biribirinizden ayrılmayın ve Allahın üzerinizdeki ni'metini düşünün, sizler birbirinize düşmanlar iken o sizin kalblerinizin arasında ülfet husule getirib yanaştırdı da ni'meti sayesinde uyanıb kardeş oldunuz, hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da o tuttu sizi ondan kurtardı, şimdi böyle size ayetlerini beyan ediyor ki Allaha doğru gidebilesinizSüleyman Ateş Kur'an-ı Kerim ve Yüce MealiVe topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın; Allah'ın size olan ni'metini hatırlayın Hani siz birbirinize düşman idiniz, Allah kalblerinizi uzlaştırdı. O'nun ni'metiyle kardeşler haline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, Allah sizi ondan kurtardı. Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, yola ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Tanrı'nın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O'nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye Tanrı, size ayetlerini böyle Basri Çantay Kur'an-ı Hakim ve Meal-i KerimHepiniz, topdan sımsıkı Allanın ipine sarılın. Parçalanıb ayrılmayın. Allahın, üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinizin düşmanlar ı idiniz de O, kalblerinizi İslama ısındırıb birleşdirmişdi. İşte Onun bu nimeti sayesinde din kardeşler i olmuşdunuz ve yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmışdı. İşte Allah size ayetlerini böylece apaçık bildiriyor. Taki doğru yola Allah'ın ipine sarılın, ayrılmayın. Ve Allah'ın üzerindeki nimetini hatırlayın. Hani, siz; düşman idiniz de O, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da, O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz; bir ateş uçurumunun tam kenarında iken, sizi oradan doğru yola eresiniz diye kurtardı. Alah ayetlerini size işte böylece Piriş Kur'an-ı Kerim Türkçe AnlamıTopluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün, hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi. O'nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında idiniz de sizi oradan kurtardı. Doğru yola çıkasınız diye, Allah size ayetlerini işte böyle Yıldırım Kuran-ı Kerim ve MealiHepiniz toptan, Allah'ın ipine dinine sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve onun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size ayetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola Hulusi Türkçe Kur'an ÇözümüHep birlikte varlığınızdaki Esma hakikatine uzanan Allah ipine sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Üstünüzdeki Allah nimetini hatırlayın. Hani sizler düşman idiniz de, şuurlarınızda aynı idrakı oluşturarak sizi bir araya getirdi; O'nun sizde açığa çıkan bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz ateşten bir çukurun tam kenarındaydınız; kurtardı sizi o ateşten. İşte böylece, hakikate eresiniz diye, Allah size işaretlerini Yüksel Eski Baskı Mesaj Kuran ÇevirisiALLAH'ın ipine topluca sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin. ALLAH'ın size olan nimetini anımsayın. Siz birbirinize düşmanlar idiniz de kalplerinizi birleştirdi ve O'nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi ondan kurtardı. Yola gelesiniz diye ALLAH ayetlerini böyle Aktaş Eski Baskı Kerim Kur'anHep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı tutunun ve ayrılığa düşmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani bir zamanlar, birbirinize düşmandınız da O'nun kalplerinizi kaynaştırması sayesinde kardeş oldunuz. Ve yine ateş çukurunun tam kıyısında bulunuyorken, sizi ona düşmekten O korudu. İşte Allah ayetlerini böyle açıklıyor ki belki doğru yolu Khalifa The Final TestamentYou shall hold fast to the rope of GOD, all of you, and do not be divided. Recall GOD's blessings upon you - you used to be enemies and He reconciled your hearts. By His grace, you became brethren. You were at the brink of a pit of fire, and He saved you therefrom. GOD thus explains His revelations for you, that you may be Monotheist Group The Quran A Monotheist TranslationAnd hold firmly to the rope of God, all of you, and do not be separated. And remember the blessing of God upon you when you were enemies and He united your hearts. Then you became, with His blessing, brothers; and you were on the edge of a pit of fire and He saved you from it; it is thus that God clarifies for you His signs that you may be Quran A Reformist TranslationHold firmly to the rope/covenant of God, all of you, and do not be disunited. Remember God's blessing upon you when you were enemies and He united your hearts, then you became, with His blessing, brothers; and you were on the verge of a pit of fire and He saved you from it. Thus, God clarifies for you His signs, so that you may be guided.
Error 522 Ray ID 7383d85848b5b84e • 2022-08-09 221503 UTC AmsterdamCloudflare Working Error What happened? The initial connection between Cloudflare's network and the origin web server timed out. As a result, the web page can not be displayed. What can I do? If you're a visitor of this website Please try again in a few minutes. If you're the owner of this website Contact your hosting provider letting them know your web server is not completing requests. An Error 522 means that the request was able to connect to your web server, but that the request didn't finish. The most likely cause is that something on your server is hogging resources. Additional troubleshooting information here. Cloudflare Ray ID 7383d85848b5b84e • Your IP • Performance & security by Cloudflare
Rivayetlere göre Ali İmran Suresinin nüzul sebebi, Medine'ye gelen Necran Hristiyanları ile Peygamber Efendimiz arasında vuku bulan Allah inancı tartışmalarıdır. Kur'an-ı Kerim'in uzun surelerinden biri olan Ali İmran Suresi, aynı zaman Uhud Savaşı ile ilgili hususlara da değinir. Ancak bu noktada Ali İmran Suresinin tam olarak ne zaman tamamlandığı hakkında farklı rivayetler olduğunu belirtmek gerekir. Dolayısıyla surede bahsedilen olaylar da aslında geniş bir zamana aralığına yayılmaktadır. İşte Ali İmran Suresi meali, Türkçe okunuşu ve Ali İmran faziletleri hakkında merak edilenler... Ali İmran Suresi Arapça Okunuşu Ali İmran Suresi okunuşu yazımızda Latin alfabesiyle aktarılmıştır. Arap alfabesini okumayı bilmeyenler Latin alfabesi üzerinden sureyi okuyarak kolaylıkla ezberleyebilir. Buna ek olarak kolaylıkla erişilebilecek okuma ya da tilavet örnekleri incelenerek telaffuz sorunlarının da önüne geçilebilir. lâm mîm. lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûmkayyûmu. aleykel kitâbe bil hakkı musaddikan limâ beyne yedeyhi ve enzelet tevrâte vel incîlincîle. kablu huden lin nâsi ve enzelel furkânfurkâne, innellezîne keferû bi âyâtillâhi lehum azâbun şedîdşedîdun, vallâhu azîzun zuntikâmzuntikâmin. lâ yahfâ aleyhi şey’un fîl ardı ve lâ fîs semâ’semâi. yusavvirukum fîl erhâmi keyfe yeşâ’yeşâu, lâ ilâhe illâ huvel azîzul hakîmhakîmu. enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihâtmuteşâbihâtun, fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâhillâllâhu, ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâbelbâbi. lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmehrahmeten, inneke entel vehhâbvehhâbu. inneke câmiun nâsi li yevmin lâ raybe fîhfîhî, innallâhe lâ yuhliful mîâdmîâde. keferû len tuğniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’âşey’en, ve ûlâike hum vekûdun nârnâri. de’bi âli fir’avne, vellezîne min kablihim kezzebû bi âyâtinâ, fe ehazehumullâhu bi zunûbihim vallâhu şedîdul ıkâbıkâbi. lillezîne keferû se tuglebûne ve tuhşerûne ilâ cehennemcehenneme, ve bi’sel mihâdmihâdu. kâne lekum âyetun fî fieteynil tekatâ fietun tukâtilu fî sebîlillâhi ve uhrâ kâfiratun yeravnehum misleyhim ra’yel aynayni, vallâhu yûeyyidu bi nasrihî men yeşâ’yeşâu inne fî zâlike le ibreten li ulîl ebsârebsâri. lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel harsharsi, zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂBmeâbi. e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâhminallâhi, vallâhu basîrun bil ıbâdıbâdi. yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nârnâri. sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne vel munfikîne vel mustagfirîne bil eshâreshâri. ennehû lâ ilâhe illâ huve, vel melâiketu ve ulûl ilmi kâimen bil kıstkıstı, lâ ilâhe illâ huvel azîzul hakîmhakîmu. dîne indâllâhil islâmislâmu, ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâbhısâbı. in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâgu, vallâhu basîrun bil ibâdibâdi. yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnen nebiyyîne bi gayri hakkın ve yaktulûnellezîne ye’murûne bil kıstı minen nâsi, fe beşşirhum bi azâbin elîmelîmin. habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirahâhirati, ve mâ lehum min nâsırînnâsırîne. lem tera ilellezîne ûtû nasîben minel kitâbi yud’avne ilâ kitâbillâhi li yahkume beynehum summe yetevellâ ferîkun minhum ve hum mu’ridûnmu’ridûne. bi ennehum kâlû len temessenen nâru illâ eyyâmen ma’dûdâtma’dûdâtin, ve garrahum fî dînihim mâ kânû yefterûnyefterûne. keyfe izâ cema’nâhum li yevmin lâ raybe fîhi ve vuffiyet kullu nefsin mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûnyuzlemûne. mâlikel mulki tû’til mulke men teşâu ve tenziul mulke mimmen teşâ’teşâu, ve tuizzu men teşâu ve tuzillu men teşâ’teşâu, bi yedikel hayrhayru, inneke alâ kulli şey’in kadîrkadîrun. leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîl leylleyli, ve tuhricul hayya minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel hayyhayyi, ve terzuku men teşâu bi gayri hısâbhısâbın. yettehizil mu’minûnel kâfirîne evliyâe min dûnil mu’minînmu’minîne, ve men yef’al zâlike fe leyse minallâhi fî şey’in illâ en tettekû minhum tukâtatukâten, ve yuhazzirukumullâhu nefsehnefsehu, ve ilallâhil masîrmasîru. in tuhfû mâ fî sudûrikum ev tubdûhu ya’lemhullâhya’lemhullâhu, ve ya’lemu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardardı, vallâhu alâ kulli şey’in kadîrkadîrun. tecidu kullu nefsin mâ amilet min hayrin muhdâran, ve mâ amilet min sû’sûin, teveddu lev enne beynehâ ve beynehû emeden baîdâbaîden, ve yuhazzirukumullâhu nefsehnefsehu, vallâhu raûfun bil ıbâdıbâdi. in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîmrahîmun. etîûllâhe ver resûlresûle, fe in tevellev fe innallâhe lâ yuhibbul kâfirînkâfirîne. âdeme ve nûhan ve âle ibrâhîme ve âle imrâne alel âlemînâlemîne. ba’duhâ min ba’dba’din, vallâhu semîun alîmalîmun. kâlet imraetu ımrâne rabbi innî nezertu leke mâ fî batnî muharraran fe tekabbel minnî, inneke entes semîul alîmalîmu. lemmâ vadaathâ kâlet rabbi innî vada’tuhâ unsâ vallâhu a’lemu bi mâ vadaat ve leysez zekeru kel unsâ, ve innî semmeytuhâ meryeme ve innî uîzuhâ bike ve zurriyyetehâ mineş şeytânir racîmracîmi. tekabbelehâ rabbuhâ bi kabûlin hasenin ve enbetehâ nebâten hasenen, ve keffelehâ zekeriyyâ kullemâ dehale aleyhâ zekeriyyal mihrâbe, vecede indehâ rızkârızkan, kâle yâ meryemu ennâ leki hâzâ kâlet huve min indillâhindillâhi, innallâhe yerzuku men yeşâu bi gayri hısâbhısâbın. deâ zekeriyyâ rabbehrabbehu, kâle rabbi heblî min ledunke zurriyyeten tayyibehtayyibeten, inneke semîud duâ’duâi. nâdethul melâiketu ve huve kâimun yusallî fîl mihrâbi, ennallâhe yubeşşiruke bi yahyâ musaddikan bi kelimetin minallâhi ve seyyiden ve hasûran ve nebiyyen mines sâlihînsâlihîne. rabbi ennâ yekûnu lî gulâmun ve kad beleganiyel kiberu vemraetî âkirâkirun, kâle kezâlikellâhu yef’alu mâ yeşâ’yeşâu. rabbic’al lî âyehâyeten, kâle âyetuke ellâ tukellimen nâse selâsete eyyâmin illâ remzâremzan, vezkur rabbeke kesîran ve sebbih bil aşiyyi vel ibkâribkâri. iz kâletil melâiketu yâ meryemu innallâhastafâki ve tahhareki vestafâki alâ nisâil âlemînâlemîne. meryemuknutî li rabbiki vescudî verkai mear râkiînrâkiîne. min enbâil gaybi nûhîhi ileykileyke, ve mâ kunte ledeyhim iz yulkûne eklâmehum eyyuhum yekfulu meryeme, ve mâ kunte ledeyhim iz yahtesımûnyahtesımûne. kâletil melâiketu yâ meryemu innallâhe yubeşşiruki bi kelimetin minhu, ismuhul mesîhu îsebnu meryeme vecîhan fîd dunyâ vel âhırati ve minel mukarrabînmukarrabîne. yukellimun nâse fîl mehdi ve kehlen ve mines sâlihînsâlihîne. rabbi ennâ yekûnu lî veledun ve lem yemsesnî beşerbeşerun, kâle kezâlikillâhu yahluku mâ yeşâ’yeşâu izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûnyekûnu. yuallimuhul kitâbe vel hikmete vet tevrâte vel incîlincîle. resûlen ilâ benî isrâîle ennî kad ci’tukum bi âyetin min rabbikum, ennî ehluku lekum minet tîni ke heyetit tayri fe enfuhu fîhi fe yekûnu tayran bi iznillâhiznillâhi, ve ubriul ekmehe vel ebrasa ve uhyîl mevtâ bi iznillâhiznillâhi, ve unebbiukum bi mâ te’kulûne ve mâ teddehırûne, fî buyûtikum inne fî zâlike le âyeten lekum in kuntum mu’minînmu’minîne. musaddikan limâ beyne yedeyye minet tevrâti ve li uhılle lekum ba’dallezî hurrime aleykum ve ci’tukum bi âyetin min rabbikum fettekûllâhe ve etîûnetîûni. rabbî ve rabbikum fa’budûhfa’budûhu, hâzâ sırâtun mustakîmmustakîmun. lemmâ ehassa îsâ min humul kufre kâle men ensârî ilâllâhilâllâhi, kâlel havâriyyûne nahnu ensârullâhensârullâhi, âmennâ billâhbillâhi, veşhed bi ennâ muslimûnmuslimûne. âmennâ bi mâ enzelte vetteba’nâr resûle fektubnâ meaş şâhidînşâhidîne. mekerû ve mekarallâhmekarallâhu, vallâhu hayrul mâkirînmâkirîne. kâlellâhu yâ îsâ innî muteveffîke ve râfiuke ileyye ve mutahhiruke minellezîne keferû ve câilullezînettebeûke fevkallezîne keferû ilâ yevmil kıyâmehkıyâmeti, summe ileyye merciukum fe ahkumu beynekum fîmâ kuntum fîhi tahtelifûntahtelifûne. emmellezîne keferû fe uazzibuhum azâben şedîden fîd dunyâ vel âhıreti, ve mâ lehum min nâsirînnâsirîne. emmellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe yuveffîhim ucûrehum vallâhu lâ yuhibbuz zâlimînzâlimîne. netlûhu aleyke minel âyâti vez zikril hakîm hakîmi. mesele îsâ indallâhi ke meseli âdemâdeme, halakahu min turâbin summe kâle lehu kun fe yekûnyekûnu. hakku min rabbike fe lâ tekun minel mumterînmumterîne. men hâcceke fîhi min ba’di mâ câeke minel ilmi fe kul teâlev ned’u ebnâenâ ve ebnâekum ve nisâenâ ve nisâekum ve enfusenâ ve enfusekum summe nebtehil fe nec’al la’netallâhi alel kâzibînkâzibîne. hâzâ le huvel kasasul hakkhakku, ve mâ min ilâhin illâllâhillâllâhu, ve innellâhe le huvel azîzul hakîmhakîmu. in tevellev fe innallâhe alîmun bil mufsidînmufsidîne. yâ ehlel kitâbi teâlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beynekum ellâ na’bude illâllâhe ve lâ nuşrike bihî şey’en ve lâ yettehize ba’dunâ ba’den erbâben min dûnillâhdûnillâhi, fe in tevellev fe kûlûşhedû bi ennâ muslimûnmuslimûne. ehlel kitâbi lime tuhâccûne fî ibrâhîme ve mâ unziletit tevrâtu vel incîlu illâ min ba’dihba’dihî, e fe lâ ta’kılûnta’kılûne. entum hâulâi hâcectum fî mâ lekum bihî ilmun fe lime tuhâccûne fî mâ leyse lekum bihî ilmilmun, vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûnta’lemûne. kâne ibrâhîmu yahûdiyyen ve lâ nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen muslimâmuslimen, ve mâ kâne minel muşrikînmuşrikîne. evlen nâsi bi ibrâhîme lellezînettebeûhu ve hâzan nebiyyu vellezîne âmenû vallâhu veliyyul mu’minînmu’minîne. tâifetun min ehlil kitâbi lev yudillûnekum ve mâ yudıllûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûnyeş’urûne. ehlel kitâbi lime tekfurûne bi âyâtillâhi ve entum teşhedûnteşhedûne. ehlel kitâbi lime telbisûnel hakka bil bâtılı ve tektumûnel hakka ve entum ta’lemûnta’lemûne. kâlet tâifetun min ehlil kitâbi âminû billezî unzile alellezîne âmenû vechen nehâri vekfurû âhirahu leallehum yerciûnyerciûne. lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâhyedillâhi, yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîmalîmun. bi rahmetihî men yeşâ’yeşâu, vallâhu zul fadlil azîmazîmi. min ehlil kitâbi men in te’menhu bi kıntârin yueddihî ileykileyke, ve minhum men in te’menhu bi dînârin lâ yueddihî ileyke illâ mâ dumte aleyhi kâimâkâimen, zâlike bi ennehum kâlû leyse aleynâ fîl ummiyyîne sebîlsebîlun, ve yekûlûne alâllâhil kezibe ve hum ya’lemûnya’lemûne. men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekînmuttekîne. yeşterûne bi ahdillâhi ve eymânihim semenen kalîlen ulâike lâ halaka lehum fîl âhırati ve lâ yukellimuhumullâhu ve lâ yenzuru ileyhim yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim ve lehum azâbun elîmelîmun. inne minhum le ferîkan yelvûne elsinetehum bil kitâbi li tahsebûhu minel kitâbi ve mâ huve minel kitâbkitâbi, ve yekûlûne huve min indillâhi ve mâ huve min indillâhindillâhi, ve yekûlûne alâllâhil kezibe ve hum ya’lemûnya’lemûne. kâne li beşerin en yu’tiyehullâhul kitâbe vel hukme ven nubuvvete summe yekûle lin nâsi kûnû ıbâden lî min dûnillâhi ve lâkin kûnû rabbâniyyîne bi mâ kuntum tuallimûnel kitâbe ve bimâ kuntum tedrusûntedrusûne. lâ ye’murekum en tettehizûl melâikete ven nebiyyîne erbâbâerbâben, e ye’murukum bil kufri ba’de iz entum muslimûnmuslimûne. iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tansurunnehu, kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidînşâhidîne. men tevellâ ba’de zâlike fe ulâike humul fâsikûnfâsikûne. fe gayre dînillâhi yebgûne ve lehû esleme men fîs semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve ileyhi yurceûnyurceûne. âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum, ve nahnu lehu muslimûnmuslimûne. men yebtegi gayral islâmi dînen fe len yukbele minhu, ve huve fîl âhirati minel hâsirînhâsirîne. yehdillâhu kavmen keferû ba’de îmânihim ve şehidû enner resûle hakkun ve câehumul beyyinâtbeyyinâtu vallâhu lâ yehdil kavmez zâlimînzâlimîne. cezâuhum enne aleyhim la’netallâhi vel melâiketi ven nâsi ecmaînecmaîne. fîhâ, lâ yuhaffefu anhumul azâbu ve lâ hum yunzarûnyunzarûne. tâbû min ba’di zâlike ve aslehû fe innallâhe gafûrun rahîmrahîmun. keferû ba’de îmânihim summezdâdû kufran len tukbele tevbetuhum, ve ulâike humud dâllûndâllûne. keferû ve mâtû ve hum kuffârun fe len yukbele min ehadihim mil’ul ardı zeheben ve leviftedâ bihbihî, ulâike lehum azâbun elîmun ve mâ lehum min nâsırînnâsırîne. tenâlûl birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûntuhibbûne, ve mâ tunfikû min şey’in fe innallâhe bihî alîmalîmun. taâmi kâne hillen li benî isrâile illâ mâ harrame isrâîlu alâ nefsihî min kabli en tunezzelet tevrâttevrâtu, kul fe’tû bit tevrâti fetlûhâ in kuntum sâdıkînsâdıkîne. menifterâ alâllâhil kezibe min ba’di zâlike fe ulâike humuz zâlimûnzâlimûne. sadakallâhu fettebiû millete ibrâhîme hanîfâhanîfen, ve mâ kâne minel muşrikînmuşrikîne. evvele beytin vudia lin nâsi lellezî bi bekkete mubâreken ve huden lil âlemînâlemîne. âyâtun beyyinâtun makâmu ibrâhîmibrâhîme, ve men dahalehu kâne âminââminen, ve lillâhi alen nâsi hiccul beyti menistetâa ileyhi sebîlâsebîlen, ve men kefere fe innallâhe ganiyyun anil âlemînâlemîne. yâ ehlel kitâbi lime tekfurûne bi âyâtillâhi, vallâhu şehîdun alâ mâ ta’melûnta’melûne. yâ ehlel kitâbi lime tesuddûne an sebîlillâhi men âmene tebgûnehâ ivecen ve entum şuhedâu ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûnta’melûne. eyyuhâllezîne âmenû in tutîû ferîkan minellezîne ûtûl kitâbe yeruddûkum ba’de îmânikum kâfirînkâfirîne. keyfe tekfurûne ve entum tutlâ aleykum âyâtullâhi ve fîkum resûluhresûluhu, ve men ya’tesim billâhi fe kad hudiye ilâ sırâtın mustakîmmustakîmin. eyyuhâllezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûnmuslimûne. bihablillâhi cemîân ve lâ teferrakû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâihvânen, ve kuntum alâ şefâ hufratin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûntehtedûne. minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkermunkeri, ve ulâike humul muflihûnmuflihûne. lâ tekûnû kellezîne teferrakû vahtelefû min ba’di mâ câehumul beyyinâtbeyyinâtu, ve ulâike lehum azâbun azîmazîmun. tebyaddu vucûhun ve tesveddu vucûhvucûhun, fe emmellezînesveddet vucûhuhum e kefertum ba’de îmânikum fe zûkûl azâbe bimâ kuntum tekfurûntekfurûne. emmellezînebyaddat vucûhuhum fe fî rahmetillâhrahmetillâhi, hum fîhâ hâlidûnhâlidûne. âyâtullâhi netlûhâ aleyke bil hakkhakkı, ve mâllâhu yurîdu zulmen lil âlemînâlemîne. lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardardı, ve ilâllâhi turceul umûrumûru. hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâhbillâhi, ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûnfâsikûne. yedurrûkum illâ ezâezen, ve in yukâtilûkum yuvellûkumul edbâredbâre, summe lâ yunsarûnyunsarûne. aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskenehmeskenetu, zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakkhakkın, zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûnya’tedûne. sevâen, min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûnyescudûne. billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrâthayrâti, ve ulâike mines sâlihînsâlihîne. mâ yef’alû min hayrin fe len yukferûhyukferûhu, vallâhu alîmun bil muttekînmuttekîne. keferû len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’âşey’en, ve ulâike ashâbun nârnâri, hum fîhâ hâlidûnhâlidûne. mâ yunfikûne fî hâzihil hayâtid dunyâ ke meseli rîhin fîhâ sırrun esâbet harse kavmin zalemû enfusehum fe ehlekethu ve mâ zalemehumullâhu ve lâkin enfusehum yazlımûnyazlımûne. eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızû bitâneten min dûnikum lâ ye’lûnekum habâlâhabâlen, veddû mâ anittum, kad bedetil bagdâu min efvâhihim, ve mâ tuhfî sudûruhum ekberekberu, kad beyyennâ lekumul âyâti in kuntum ta’kılûnta’kılûne. entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tu’minûne bil kitâbi kullihi, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayzgayzi, kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûrsudûri. temseskum hasenetun tesû’hum, ve in tusibkum seyyietun yefrahû bihâ ve in tasbirû ve tettekû lâ yadurrukum keyduhum şey’aşey’en, innallâhe bi mâ ya’melûne muhîtmuhîtun. iz gadavte min ehlike tubevviul mu’minîne makâide lil kıtâlkıtâli, vallâhu semîun alîmalîmun. hemmet tâifetâni minkum en tefşelâ vallâhu veliyyuhumâ ve alâllâhi fel yetevekkelil mu’minûnmu’minûne. lekad nasarakumullâhu bi bedrin ve entum ezillehezilletun, fettekûllâhe leallekum teşkurûnteşkurûne. tekûlu lil mu’minîne e len yekfiyekum en yumiddekum rabbukum bi selâseti âlâfin minel melâiketi munzelînmunzelîne. in tasbirû ve tettekû ve ye’tûkum min fevrihim hâzâ yumdidkum rabbukum bi hamseti âlâfin minel melâiketi musevvimînmusevvimîne. mâ cealehullâhu illâ buşrâ lekum ve li tatmeinne kulûbukum bihbihî, ve men nasru illâ min indillâhil azîzil hakîmhakîmi. yaktaa tarafen minellezîne keferû ev yekbitehum fe yenkalibû hâibînhâibîne. leke minel emri şey’un ev yetûbe aleyhim ev yuazzibehum fe innehum zâlimûnzâlimûne. lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardardı, yagfiru li men yeşâu ve yuazzibu men yeşâu, vallâhu gafûrun rahîmrahîmun. eyyuhâllezîne âmenû lâ te’kulur ribâ ad’âfen mudâafehmudâafeten, vettekûllâhe leallekum tuflihûntuflihûne. nârelletî uiddet lil kâfirînkâfirîne. atîûllâhe ver resûle leallekum turhamûnturhamûne. sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu, uiddet lil muttekînmuttekîne. yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâsnâsi, vallâhu yuhibbul muhsinînmuhsinîne. izâ fealû fâhişeten ev zalemû enfusehum zekerûllâhe festagferû li zunûbihim, ve men yagfiruz zunûbe illâllâhu ve lem yusırrû alâ mâ fealû ve hum ya’lemûn ya’lemûne. cezâuhum magfiretun min rabbihim ve cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, ve ni’me ecrul âmilînâmilîne. halet min kablikum sunenun, fe sîrû fîl ardı fenzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibînmukezzibîne. beyânun lin nâsi ve huden ve mev’ızatun lil muttekînmuttekîne. lâ tehinû ve lâ tahzenû ve entumul a’levne in kuntum mu’minînmu’minîne. yemseskum karhun fe kad messel kavme karhun misluhmisluhu, ve tilkel eyyâmu nudâviluhâ beynen nâsnâsi, ve li ya’lemallâhullezîne âmenû ve yettehize minkum şuhedâe vallâhu lâ yuhibbuz zâlimînzâlimîne. liyumahhisallâhullezîne âmenû ve yemhakal kâfirînkâfirîne. hasibtum en tedhulûl cennete ve lemmâ ya’lemillâhullezîne câhedû minkum ve ya’lemes sâbirînsâbirîne. lekad kuntum temennevnel mevte min kabli en telkavhu, fe kad raeytumûhu ve entum tenzurûntenzurûne. mâ muhammedun illâ resûlresûlun, kad halet min kablihir rusûlrusûlu, e fein mâte ev kutilenkalebtum alâ a’kâbikum, ve men yenkalib alâ akıbeyhi fe len yadurrallâhe şey’âşey’en, ve se yeczîllâhuş şâkirînşâkirîne.” mâ kâne li nefsin en temûte illâ bi iznillâhi kitâben mueccelâmueccelen, ve men yurid sevâbed dunyâ nu’tihî minhâ, ve men yurid sevâbel âhirati nu’tihî minhâ, ve se neczîş şâkirînşâkirîne. keeyyin min nebiyyin kâtele, meahu rıbbiyyûne kesîrkesîrun, fe mâ vehenû li mâ asâbehum fî sebîlillâhi ve mâ daufû ve mestekânû vallâhu yuhibbus sâbirînsâbirîne. mâ kâne kavlehum illâ en kâlû rabbenagfir lenâ zunûbenâ ve isrâfenâ fî emrinâ ve sebbit akdâmenâ vensurnâ alel kavmil kâfirînkâfirîne. âtâhumullâhu sevâbed dunyâ ve husne sevâbil âhirehâhireti, vallâhu yuhibbul muhsinînmuhsinîne. eyyuhâllezîne âmenû in tutîûllezîne keferû yeruddûkum alâ a’kâbikum fe tenkalibû hâsirînhâsirîne. mevlâkum, ve huve hayrun nâsırînnâsırîne. nulkî fî kulûbillezîne keferûr ru’be bimâ eşrakû billâhi mâ lem yunezzil bihî sultânâsultânen, ve me’vâhumun nârnâru, ve bi’se mesvez zâlimînzâlimîne. lekad sadakakumullâhu va’dehû iz tehussûnehum bi iznihiznihî, hattâ izâ feşiltum ve tenâza’tum fîl emri ve asaytum min ba’di mâ erâkum mâ tuhıbbûntuhıbbûne, minkum men yurîdud dunyâ ve minkum men yurîdul âhirehâhirete, summe sarafekum anhum li yebteliyekum, ve lekad afâ ankum, vallâhu zû fadlin alel mu’minînmu’minîne. tus’idûne ve lâ telvûne alâ ehadin ver resûlu yed’ûkum fî uhrâkum fe esâbekum gammen bi gammin li keylâ tahzenû alâ mâ fâtekum ve lâ mâ asâbekum, vallâhu habîrun bimâ ta’melûnta’melûne. enzele aleykum min ba’dil gammi emeneten nuâsen yagşâ tâifeten minkum, ve tâifetun kad ehemmethum enfusuhum yezunnûne billâhi gayral hakkı zannel câhiliyyehcâhiliyyeti, yekûlûne hel lenâ minel emri min şey’şey’in, kul innel emre kullehu lillâhlillâhi, yuhfûne fî enfusihim mâ lâ yubdûne lekleke, yekûlûne lev kâne lenâ minel emri şey’un mâ kutilnâ hâhunâ, kul lev kuntum fî buyûtikum le berezellezîne kutibe aleyhimul katlu ilâ medâciihim, ve li yebteliyallâhu mâ fî sudûrikum ve li yumahhısa mâ fî kulûbikum, vallâhu alîmun bi zâtis sudûrsudûri. tevellev minkum yevmel tekal cem’âni, inne mestezellehumuş şeytânu bi ba’di mâ kesebû, ve lekad afâllâhu anhum innallâhe gafûrun halîmhalîmun. eyyuhâllezîne âmenû lâ tekûnû kellezîne keferû ve kâlû li ıhvânihim izâ darabû fîl ardı ev kânû guzzen lev kânû indenâ mâ mâtû ve mâ kutilû, li yec’alallâhu zâlike hasreten fî kulûbihim vallâhu yuhyî ve yumîtyumîtu, vallâhu bi mâ ta’melûne basîrbasîrun. lein kutiltum fî sebîlillâhi ev muttum le magfiretun minallâhi ve rahmetun hayrun mimmâ yecmeûnyecmeûne. lein muttum ev kutiltum le ilâllâhi tuhşerûntuhşerûne. bimâ rahmetin minallâhi linte lehum, ve lev kunte fazzan galîzal kalbi lenfaddû min havlike, fa’fu anhum vestagfir lehum ve şâvirhum fîl emremri, fe izâ azamte fe tevekkel alâllâhalâllâhi, innallâhe yuhibbul mutevekkilînmutevekkilîne. yansurkumullâhu fe lâ gâlibe lekum, ve in yahzulkum fe men zellezî yansurukum min ba’dihi, ve alâllâhi felyetevekkelil mu’minûnmu’minûne. mâ kâne li nebiyyin en yagullyagulle, ve men yaglul ye’ti bimâ galle yevmel kıyâmehkıyâmeti, summe tuveffâ kullu nefsin mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûnyuzlemûne. femenittebea rıdvânallâhi ke men bâe bi sehatin minallâhi ve me’vâhu cehennemcehennemu, ve bi’sel masîrmasîru. derecâtun indallâhindallâhi, vallâhu basîrun bi mâ ya’melûnya’melûne. mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubînmubînin. ve lemmâ asâbetkum musîbetun kad asabtum misleyhâ, kultum ennâ hâzâ, kul huve min indi enfusikum innallâhe alâ kulli şey’in kadîrkadîrun. mâ asâbekum yevmel tekal cem’âni fe bi iznillâhi ve li ya’lemel mu’minînmu’minîne. li ya’lemellezîne nâfekû, ve kîle lehum teâlev kâtilû fî sebîlillâhi evidfeû kâlû lev na’lemu kıtâlen letteba’nâkum, hum lil kufri yevmeizin akrabu minhum lil îmânîmâni, yekûlûne bi efvâhihim mâ leyse fî kulûbihim, vallâhu a’lemu bi mâ yektumûnyektumûne. kâlû li ihvânihim ve kaadû lev atâûnâ mâ kutilkutilû, kul fedreû an enfusikumul mevte in kuntum sâdıkînsâdıkîne. lâ tahsebennellezîne kutilû fî sebîlillâhi emvâtâemvâten, bel ahyâun inde rabbihim yurzekûnyurzekûne. bi mâ âtâhumullâhu min fadlıhî, ve yestebşirûne billezîne lem yelhakû bihim min halfihim, ellâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûnyahzenûne. bi ni’metin minallâhi ve fadlin, ve ennallâhe lâ yudîu ecrel mu’minînmu’minîne. lillâhi ver resûli min ba’di mâ asâbehumul karhkarhu, lillezîne ahsenû minhum vettekav ecrun azîmazîmun. kâle lehumun nâsu innen nâse kad cemeû lekum fahşevhum fe zâdehum îmânâîmânen, ve kâlû hasbunâllâhu ve ni’mel vekîlvekîlu. bi ni’metin minallâhi ve fadlin lem yemseshum sûun, vettebeû rıdvânallâhrıdvânallâhi, vallâhu zû fadlin azîmazîmin. zâlikumuş şeytânu yuhavvifu evliyâehu, fe lâ tehâfûhum ve hâfûni in kuntum mu’minînmu’minîne. lâ yahzunkellezîne yusâriûne fîl kufrkufri, innehum len yadurrûllâhe şey’âşey’an, yurîdullâhu ellâ yec’ale lehum hazzan fîl âhirehâhireti, ve lehum azâbun azîmazîmun. kufra bil îmâni len yedurrûllâhe şey’âşey’en, ve lehum azâbun elîmelîmun. lâ yahsebennellezîne keferû ennemâ numlî lehum hayrun li enfusihim, innemâ numlî lehum li yezdâdû ismâismen, ve lehum azâbun muhînmuhînun. kânallâhu li yezerel mu’minîne alâ mâ entum aleyhi hattâ yemîzel habîse minet tayyibtayyibi, ve mâ kânallâhu li yutliakum alâl gaybi ve lâkinnallâhe yectebî min rusulihî men yeşâu fe âminû billâhi ve rusulihî, ve in tu’minû ve tettekû fe lekum ecrun azîmazîmun. lâ yahsebennellezîne yebhalûne bi mâ âtâhumullâhu min fadlıhî huve hayran lehum, bel huve şerrun lehum se yutavvekûne mâ bahilû bihî yevmel kıyâmehkıyâmeti, ve lillâhi mîrâsus semâvâti vel ardardı, vallâhu bi mâ ta’melûne habîrhabîrun. semiallâhu kavlellezîne kâlû innallâhe fakîrun ve nahnu agniyâu se nektubu mâ kâlû ve katlehumul enbiyâe bi gayri hakkın, ve nekûlu zûkû azâbel harîkharîki. bimâ kaddemet eydîkum ve ennallâhe leyse bi zallâmin lil abîdabîdi. kâlû innallâhe ahide ileynâ ellâ nu’mine li resûlin hattâ ye’tiyenâ bi kurbânin te’kuluhun nârnâru, kul kad câekum rusulun min kablî bil beyyinâti ve billezî kultum fe lime kateltumûhum in kuntum sâdıkînsâdıkîne. in kezzebûke fe kad kuzzibe rusulun min kablike câu bil beyyinâti vez zuburi vel kitâbil munîrmunîri. nefsin zâikatul mevtmevti, ve innemâ tuveffevne ucûrekum yevmel kıyâmehkıyâmeti, fe men zuhziha anin nâri ve udhılel cennete fe kad fâzfâze, ve mâl hâyâtud dunyâ illâ metâul gurûrgurûri. tublevunne fî emvâlikum ve enfusikum ve le tesmeunne minellezîne ûtûl kitâbe min kablikum ve minellezîne eşrakû ezen kesîrâkesîran, ve in tasbirû ve tettekû fe inne zâlike min azmil umûrumûri. iz ehazallâhu mîsâkallezîne ûtûl kitâbe le tubeyyinunnehu lin nâsi ve lâ tektumûnehtektumûnehu, fe nebezûhu verâe zuhûrihim veşterav bihî semenen kalîlâkalîlen, fe bi’se mâ yeşterûnyeşterûne. tahsebennellezîne yefrahûne bi mâ etev ve yuhıbbûne en yuhmedû bi mâ lem yef’alû fe lâ tahsebennehum bi mefâzetin minel azâbazâbi, ve lehum azâbun elîmelîmun. lillâhi mulkus semâvâti vel ardardı, vallâhu alâ kulli şey’in kadîrkadîrun. fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâbulîl elbâbı. yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ardardı, rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâbâtılan, subhâneke fekınâ azâben nârnârı. inneke men tudhılin nâre fe kad ahzeytehahzeytehu, ve mâ liz zâlimîne min ensârensârin. innenâ semi’nâ munâdiyen yunâdî lil îmâni en âminû bi rabbikum fe âmennâ, rabbenâ fagfir lenâ zunûbenâ ve keffir annâ seyyiâtinâ ve teveffenâ meal ebrârebrâri. ve âtinâ mâ vaadtenâ alâ rusulike ve lâ tuhzinâ yevmel kıyâmehkıyâmeti, inneke lâ tuhliful mîâdmîâde. lehum rabbuhum ennî lâ udîu amele âmilin minkum min zekerin ev unsâ, ba’dukum min ba’dba’dın, fellezîne hâcerû ve uhricû min diyârihim ve uzû fî sebîlî ve kâtelû ve kutilû le ukeffirenne anhum seyyiâtihim ve le udhılennehum cennâtin tecrî min tahtihâl enhârenhâru, sevâben min indillâhindillâhi vallâhu indehû husnus sevâbsevâbi. yegurranneke tekallubelluzîne keferû fîl bilâdbilâdi. kalîlun summe me’vâhum cehennemcehennemu, ve bi’sel mihâdmihâdu. rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâhindillâhi, ve mâ indallâhi hayrun lil ebrârebrâri. inne min ehlil kitâbi le men yu’minu billâhi ve mâ unzile ileykum ve mâ unzile ileyhim hâşiîne lillâhi, lâ yeşterûne bi âyâtillâhi semenen kalîlâkalîlen, ulâike lehum ecruhum inde rabbihim innallâhe serîul hısâbhısâbi. eyyuhâllezîne âmenusbirû ve sâbirû ve râbitû vettekûllâhe leallekum tuflihûntuflihûne. Ali İmran Suresi Anlamı Ali İmran Suresi, uzun bir sure olması dolayısıyla pek çok konuya değinir. Nitekim sure geniş bir zaman aralığında nazil olmuştur. İslam alimleri surenin ilk 120 ayetinin hicretin ilk dönemlerinde indiğini düşünmektedir. Ali İmran Suresinin genel konusunu; Allah indinde kabul görecek dinin İslam olduğunu vurgulamak olarak kabul edebiliriz. Temel ahlaki kavramları öne çıkaran sure, Kabe ve hac gibi kavramların da üstünde durulmaktadır. Ayrıca surede Hristiyanların Hz. İsa'yı ilahlaştırmaları, Yahudilerin ise Hz. İsa'ya iftira etmeleri konu edilmiştir. Kur'an-ı Kerim'deki sıralama açısından bir önceki sure olan Bakara Suresinde daha çok Yahudilerin üzerinde durulmuştu. Ali İmran Suresinde ise çoğunlukla Hristiyanlar hakkında konuşulmaktadır. Ali İmran Suresi Müslümanlar için son derece geniş anlamlar ihtiva eden bir suredir. Ali İmran Suresi tefsiri okunarak surenin daha iyi kavranılması sağlanabilir. Elif. Lâm. Mîm. Hayy ve kayyûm olan Allah'tan başka ilâh yoktur. Resûlüm! O, sana Kitab'ı hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak indirdi, Tevrat ile İncil'i ve Furkan'ı indirmişti. Daha önce de, insanlara doğru yolu göstermek üzere Furkan'ı indirmiştir. Bilinmeli ki, Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için şiddetli bir azap vardır. Allah, suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir. Şüphesiz ki ne yerde ne de gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir. Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun Kur'an'ın bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek pâyeye erişenler ise Ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. Bu inceliği ancak aklıselim sahipleri düşünüp anlar. Onlar şöyle yakarırlar Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin. Rabbimiz! Gelmesinde şüphe edilmeyen bir günde, insanları mutlaka toplayacak olan sensin. Allah asla sözünden dönmez. Bilinmelidir ki inkâr edenlerin ne malları ne de evlâtları Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlayacaktır. İşte onlar cehennnemin yakıtıdır. Onların yolu Firavun hanedanının ve onlardan öncekilerin tuttuğu yola benzer. Onlar bizim âyetlerimizi yalanladılar, Allah da kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi. Allah'ın cezası çok şiddetlidir. Resûlüm! İnkâr edenlere de ki Yakında mağlup olacaksınız ve cehenneme sürüleceksiniz. Orası kalınacak ne kötü bir yerdir! Bedir'de karşı karşıya gelen şu iki gurubun halinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allah yolunda çarpışan bir gurup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir gurup. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır. Nefsanî arzulara, özellikle kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır. Resûlüm! De ki Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve hepsinin üstünde Allah'ın hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür. Bu nimetler "Ey Rabbimiz! İman ettik; bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru!" diyen; Sabreden, dürüst olan, huzurda boyun büken, hayra harcayan ve seher vaktinde Allah'tan bağış dileyenler içindir. Allah, adaleti ayakta tutarak delilleriyle şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de bunu ikrar etmişlerdir. Evet mutlak güç ve hikmet sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah nezdinde hak din İslâm'dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah'ın hesabı çok çabuktur. Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki "Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim." Ehl-i kitaba ve ümmîlere de "Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?" de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adaleti emreden insanları öldürenler yok mu, onlara acı bir azabı haber ver! İşte bunlar dünyada da ahirette de çabaları boşa giden kimselerdir. Onların hiçbir yardımcısı da yoktur. Resûlüm! Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri yahudileri görmez misin ki, aralarında hükmetmesi için Allah'ın Kitab'ına çağırılıyorlar da, sonra içlerinden bir gurup cayarak geri dönüyor. Onların bu tutumları Bize ateş, sadece sayılı günlerde dokunacaktır, demelerinin bir sonucudur. Onların vaktiyle uydurdukları şeyler de dinleri hakkında kendilerini yanıltmıştır. Fakat, onları gelmesinde şüphe edilmeyen bir gün için topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğramaksızın herkese kazandığı şeyler tastamam ödendiği zaman halleri nice olur? Resûlüm! De ki Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız rızık verirsin. Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı gelmekten sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız Allah'adır. De ki İçinizdekileri gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir. Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde insan isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı gelmekten sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir. Resûlüm! De ki Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. De ki Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez. Allah Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Bunlar birbirinden gelme bir nesillerdir. Allah işiten ve bilendir. İmrân'ın karısı şöyle demişti "Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz niyazımı hakkıyla işiten ve niyetimi bilen sensin." Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip dururken Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum, dedi. Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve "Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?" der; o da Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi. Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin, dedi. Zekeriyya mâbedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler Allah sana, kendisi tarafından gelen bir Kelime'yi tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler. Zekeriyya Rabbim! dedi, bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir? Allah şöyle buyurdu İşte böyledir; Allah dilediğini yapar. Zekeriyya Rabbim! Oğlum olacağına dair bana bir alâmet göster, dedi. Allah buyurdu ki Senin için alâmet, insanlara, üç gün, işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et. Hani melekler demişlerdi Ey Meryem! Allah seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti. Ey Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan, O'nun huzurunda eğilenlerle beraber sen de eğil. Resûlüm! Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin; onlar bu yüzden çekişirken de yanlarında değildin. Melekler demişlerdi ki Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa'dır. Mesîh'tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır. sâlihlerden olarak beşikte iken ve yetişkinlik halinde insanlara peygamber sözleri ile konuşacak. Meryem Rabbim! dedi, bana bir erkek eli değmediği halde nasıl çocuğum olur? Allah şöyle buyurdu İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece "Ol!" der; o da oluverir. Melekler, Meryem'e hitaben İsa hakkında sözlerine devam ettiler Allah ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğretecek. İsrailoğullarına bir elçi olacak ve onlara şöyle diyecek Size Rabbinizden bir mucize getirdim Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah'ın izni ile o kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yeyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır. Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. O halde Allah'tan korkun, bana da itaat edin. Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte bu doğru yoldur. İsa, onlardaki inkârcılığı sezince Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havârîler Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şahit ol ki bizler müslümanlarız, cevabını verdiler. Havârîler Rabbimiz! İndirdiğine inandık ve Peygamber'e uyduk. Şimdi bizi birliğini ve peygamberlerini tasdik eden şahitlerden yaz, dediler. Yahudiler tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır. Allah buyurmuştu ki Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim. İnkâr edenler var ya, onları dünya ve ahirette şiddetli bir azaba çarptıracağım; onların hiç yardımcıları da olmayacak. İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez. Resûlüm! Bu söylenenleri biz sana âyetlerden ve hikmet dolu Kur'an'dan okuyoruz. Allah nezdinde İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona "Ol!" dedi ve oluverdi. Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle ise şüphecilerden olma. Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lânet dileyelim. Şüphesiz bu İsa hakkında söylenenler, doğru haberlerdir. Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak güç ve hikmet sahibidir. Eğer yine yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah, bozguncuları hakkıyla bilendir. Resûlüm! de ki Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz Allah'tan başkasına tapmayalım. O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman Şahit olun ki biz müslümanlarız! deyiniz. Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin çekişirsiniz? Halbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz? İşte siz böyle kimselersiniz! Hadi hakkında bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız; fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysa ki Allah, her şeyi bilir, siz ise bilmezsiniz. İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyan idi; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslüman idi; müşriklerden de değildi. İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber Muhammed ve ona iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur. Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar sadece kendilerini saptırırlar da farkına bile varmazlar. Ey ehl-i kitap! Gerçeği görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın âyetlerini inkâr edersiniz? Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye karıştırıyor ve bile bile gerçeği gizliyorsunuz? Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi "Müminlere indirilmiş olana sabahleyin görünüşte inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar böylece dinlerinden dönerler. Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın. " Resûlüm! De ki Doğru yol ancak Allah'ın yoludur. Yine onlar, kendi aralarında şöyle dediler "Size verilenin benzerinin başka herhangi bir kimseye verildiğine, yahut Rabbinizin huzurunda onların size karşı deliller getireceklerine de inanmayın." De ki Lütuf ve ihsan Allah'ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir. Rahmetini dilediğine ayırır. Allah üstün lütuf sahibidir. Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan, tepesine dikilip durmazsan onu sana iade etmez. Bu da onların, "Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur" demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar. Hayır! Gerçek onların dediği değil. Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever. Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için acı bir azap vardır. Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını kitaptan sanasınız diye kitabı okurken dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah katından olmadığı halde Bu Allah katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a iftira ediyorlar. Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra kalkıp insanlara Allah'ı bırakıp bana kul olun! demesi mümkün değildir. Bilakis şöyle demesi gerekir Okutmakta ve öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz. Ve size Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin, diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra hiç size kâfirliği emreder mi? Hani Allah, peygamberlerden "Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz almış, "Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?" dediğinde, "Kabul ettik" cevabını vermişler, bunun üzerine Allah O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu. Artık bundan sonra her kim dönerse işte onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir. Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na teslim olduğu halde onlar ehl-i kitap, Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki O'na döndürüleceklerdir. De ki Biz, Allah a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve diğer peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz. Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden böyle bir din asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır. İman etmelerinden, Resûl'ün hak olduğuna şehadet getirmelerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. İşte onların cezası, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanlığın lânetine uğramalarıdır. Bu lânete ebedî gömülüp gidecekler. Onların azapları hafifletilmez; yüzlerine de bakılmaz. Ancak, bundan sonra tevbe edip yola gelenler başka. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir. İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendisidirler. Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak dünya dolusu altın verecek olsa dahi- kabul edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır; hiç yardımcıları da yoktur. Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça "iyi" ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir. Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in Ya'kub'un kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceğin her türlüsü İsrailoğullarına helâl idi. De ki Eğer doğru sözlü iseniz o zaman Tevrat'ı getirip onu okuyun. Artık bundan sonra her kim Allah'a karşı yalan uydurursa, işte bunlar, zalimlerin ta kendisidirler. De ki Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim'in dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi. Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev mâbet, Mekke'deki Kâbedir. Orada apaçık nişâneler, ayrıca İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir. De ki Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı görüp dururken niçin Allah'ın âyetlerini inkâr edersiniz? De ki Ey ehl-i kitap! Gerçeği görüp bildiğiniz halde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah yolundan çevirmeye kalkisiyorsunuz? Allah yaptiklarinizdan habersiz degildir". Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa sevkederler. Size Allah'ın âyetleri okunurken, üstelik Allah Resûlü de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız? Her kim Allah'a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir. Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah'ın ipine İslâm'a sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın Hani siz birbirinize düşman kişileridiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır. Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü düşünün. İmdi, yüzleri kararanlara İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! denilir. Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah'ın rahmeti içindedirler; orada ebedî kalacaklardır. İşte bunlar, Allah'ın, sana hak olarak okuduğumuz âyetleridir. Allah hiçbir kimseye haksızlık etmek istemez. Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İşler, dönüp dolaşıp Allah'a varır. Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. Gerçi içlerinde iman edenler var; fakat çoğu yoldan çıkmışlardır. Onlar ehl-i kitap size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez. Onlar yahudiler nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve insanların müminlerin himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet damgası vurulmuştur; Allah'ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır. Hepsi bir değildir; ehl-i kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar. Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır. Onların yaptıkları hiçbir hayır karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah, takvâ sahiplerini çok iyi bilir. İnkâr edenler var ya, onların malları da evlâtları da Allah'a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar, cehennemliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır. Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar. Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından dökülen sözlerinden belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları düşmanlıkları ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz. İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz, bütün kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle karşılaştıklarında "İnandık" derler; kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki Kininizden kahrolup ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir. Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır. Hani sen, sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. . .-Allah, hakkıyle işiten ve bilendir. O zaman içinizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. Müminler, yalnız Allah'a dayanıp güvensinler. Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir'de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah'tan sakının ki O'na şükretmiş olasınız. O zaman sen, müminlere şöyle diyordun İndirilen üç bin melekle Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için yeterli değil midir? Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız, onlar düşmanlarınız hemen şu anda üzerinize gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle sizi takviye eder. Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır. Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onları perişan etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp gitsinler diye, size yardım eder. Ki bu işte senin yapacağın bir şey yoktur yahut müslüman olsunlar da tevbelerini kabul etsin, ya da ısrar ederlerse onlara azap etsin diye Allah Bedir'de size yardım etti. Çünkü onlar zalimdirler. Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir. Ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan sakının ki kurtuluşa eresiniz. Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının! Allah'a ve Resûl'üne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız. Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler. İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir! Sizden önce nice milletler hakkında ilâhî kanunlar gelip geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin dolaşın da Allah'ın âyetlerini yalan sayanların âkıbeti ne olmuş, görün! Bu Kur'an, bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür. Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz. Eğer siz Uhud'da bir acıya uğradınızsa, Bedir'de de düşmanınız olan o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz. Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. Bir de böylece Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Andolsun ki siz, ölümle yüzyüze gelmezden önce onu temenni ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda gördünüz. Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye eski dininize mi döneceksiniz? Kim böyle geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır. Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah'ın iznine bağlı olmasın. Ölüm, belli bir süreye göre yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, ona da bundan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız. Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Onların sözleri, sadece şöyle demekten ibaretti Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı bağışla; ayaklarımızı yolunda sabit kıl; kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer kıl! Allah da onlara dünya nimetini ve daha da önemlisi, ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah, iyi davrananları sever. Ey iman edenler! Eğer kâfirlere uyarsanız, gerisin geriye eski dininize döndürürler de, hüsrana uğrayanların durumuna düşersiniz. Oysa sizin mevlânız Allah'tır ve O, yardımcıların en hayırlısıdır. Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaları sebebiyle, kâfirlerin kalplerine yakında korku salacağız. Gidecekleri yer de cehennemdir. Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür! Siz Allah'ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken, Allah, size olan vâdini yerine getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki, Allah arzuladığınızı galibiyeti size gösterdikten sonra zaafa düştünüz; Peygamberin verdiği emir konusunda tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz. Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı. Sonra Allah, denemek için sizi onlardan onları mağlup etmekten alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten Allah, müminlere karşı çok lütufkârdır. O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı halde siz, durmadan savaş alanından uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Allah size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Sonra o kederin arkasından Allah size bir güven indirdi ki, bu güvenin yol açtığı uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup da, Allah'a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar, "Bu işten bize ne!" diyorlardı. De ki İş zafer, yardım, herşeyin karar ve buyruğu tamamen Allah'a aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. "Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik" diyorlar. Şöyle de Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalplerinizdekileri temizlemek için böyle yaptı. Allah içinizde ne varsa hepsini bilir. Uhud'da iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan yerlerinden kaydırmıştı. Yine de Allah onları affetti. Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, halîmdir. Ey iman edenler! Sizler, inkâr edenler ve yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan kardeşleri hakkında "Eğer bizim yanımızda kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi" diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaatı onların kalplerine kaybettikleri yakınları için onulmaz bir hasret yarası olarak koydu. Canı veren de alan da Allah'tır. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür. Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah'ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız. O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar. Bir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz. Kim emanete devlet malına hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa uğratılmaksızın-kazandığı tastamam verilir. Allah'ın hoşnutluğunu gözetenle Allah'ın hışmına uğrayan bir olur mu hiç? Berikisinin yeri cehennemdir. Cehennem ise ne kötü bir varış noktasıdır. Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah onların yaptıklarını görmektedir. Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kötülüklerden ve inkârdan kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler. Bedir de iki katını düşmanınızın başına getirdiğiniz bir musibet, Uhud'da kendi başınıza geldiği için mi "Bu nasıl oluyor!" dediniz? De ki O, kendi kusurunuzdandır. Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter. 166-167. İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki, bu da, müminleri ayırdetmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara "Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya da savunma yapın" denildiği zaman, "Harbetmeyi bilseydik, elbette sizin peşinizden gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir. Evlerinde oturup da kardeşleri hakkında "Bize uysalardı öldürülmezlerdi" diyenlere, "Eğer doğru sözlü insanlar iseniz, canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!" de. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar, Allah'tan gelen nimet ve keremin; Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler. Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına uyanlar özellikle bunların içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Bir kısım insanlar, müminlere "Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!" dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!" dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun. Resûlüm İnkârda yarışanlar sana kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara, ahiretten yana bir nasip vermemek istiyor. Onlar için çok büyük bir azap vardır. Şurası muhakkak ki, imanı verip inkârı alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için elîm bir azap vardır. İnkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır. Allah, müminleri şu bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır. Bununla beraber Allah, size gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah, elçilerinden dilediğini ayırdeder. O halde Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder, takvâ sahibi olursanız sizin için de çok büyük bir ecir vardır. Allah'ın, kereminden kendilerine verdiklerini infakta cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik ettikleri şey de kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. "Gerçekten Allah fakir, biz ise zenginiz" diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların bu dediklerini, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki Tadın o yakıcı azabı! Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez. "Doğrusu Allah bize, gökten inen ateşin yiyeceği yakıp kor edeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti" diyenlere şöyle de Size, benden önce mucizelerle, özellikle dediğiniz mucize ile nice peygamberler geldi. Eğer doğru insanlar iseniz, ya onları niçin öldürdünüz? Resûlüm! Eğer seni yalancılıkla itham ettilerse yadırgama; gerçekten, senden önce apaçık mucizeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler de yalancılıkla itham edildi. Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günnü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir. Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, yapılacak işlerin en değerlisidir. Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü! Sanma ki ettiklerine sevinen, yapmadıkları ile övülmek isteyenler, evet, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır. Onlar için elem verici bir azap vardır. Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Allah'ın her şeye gücü yeter. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken her vakit Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler ve şöyle derler Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru ! Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi cehenneme koyarsan, artık onu rüsvay etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur. Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, "Rabbinize inanın!" diye imana çağıran bir davetçiyi Peygamberi, Kur'an'ı işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz! Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vâdettiklerini de ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil-rüsvay etme; şüphesiz sen vâdinden caymazsın! Bunun üzerine Rableri, onların dualarını kabul etti. Dedi ki Ben, erkek olsun kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz- içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah; karşılığın güzeli O'nun katındadır. İnkârcıların refah içinde diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın! Azıcık bir menfaattır o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir! Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah tarafından bir ikram olarak, altlarından ırmaklar akan, ebedî olarak kalacakları cennetler vardır. İyi kişiler için Allah katındaki nimetler daha hayırlıdır. Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, Allah'a, hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah'a boyun eğerek iman ederler. Allah'ın âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır. Ey iman edenler! Sabredin; düşman karşısında sebat göster. Ali İmran Suresi Faydaları İslami pek çok kaynak, Ali İmran Suresinin fazileti ve sırları hakkında geniş bilgilere yer verir. Ali İmran Suresi okuma; ayrıca rivayetlere göre birçok hususi fayda barındırmaktadır. Peygamber Efendimiz bir hadisinde, Bakara ve Al-i İmran surelerini iyi bir biçimde idrak edip bu surelere göre amel edenlere, bu surelerin ahiret günü şefaatçi olacağını ifade etmiştir. Bu sureler aynı hadiste Peygamber Efendimiz tarafından iki beyaz gül bahçesi olarak tanımlanmıştır. Başka bir hadiste ise Rasulullah, Müslümanlar açısından son derece önemli olan Allah'u Teala'nın ism-i azamının Bakara Suresinin 163. ayeti ile Ali İmran Suresinin başları arasında olduğunu buyurmuştur. Rasul-u Ekrem başka bir hadisinde ise cuma günü Ali İmran Suresi okuyanlara meleklerin güneş batıncaya dek istiğfar edeceğini belirtmiştir. Yine hadislerde belirtildiğine göre Ali İmran Suresini sıklıkla okuyan kimse Sırat Köprüsü üzerindeyken emniyette olur. Rasulullah ayrıca yoksul kimselerin gecenin sonunda uyanarak Ali İmran Suresini okumasını tavsiye etmiştir. Ali İmran zenginlik duası olarak da bilinen bu uygulama hakkında farklılık gösteren rivayetler vardır. Farz ve nafile namazlardan sonra Ali İmran Suresinin 26. ve 27. ayetlerini okuyan, buna ek olarak uyumadan önce bu ayetleri tekrar eden kimsenin kazancının bereketleneceği söylenmiştir. Ali İmran Ne Demek? Sureye ismini veren ve 33. ayette geçen "al-i İmran" tabiri, bir tamlamadır. "Al" kelimesi Türkçe'ye aile, sülale ya da hanedan gibi ifadelerle tercüme edilebilir. İmran ise özel isimdir. Dolayısıyla "al-i İmran" tabiri "İmran ailesi" anlamına gelir. İslam kaynaklarında iki ayrı İmran'dan bahsedilir. Bunlardan biri Hz. Musa ve Hz. Harun'un babası olan, diğeri ise Hz. Meryem'in babası olan İmran'dır. Dolayısıyla surede bahsedilen İmran ailesi bu peygamberlerin ailelerinden biridir. Ali İmran Suresi Kaç Ayet? Kur'an-ı Kerim'in uzun surelerinden biri olan Ali İmran Suresi 200 ayettir. Ali İmran Hangi Surede Bulunur? Ali İmran Suresi, Kur'an-ı Kerim'in müstakil surelerinden biridir ve Bakara Suresinin hemen ardından gelir. Dolayısıyla herhangi bir surenin içerisinde bulunmaz. Ali İmran Suresi Nerede İndirilmiştir? Ali İmran Suresinin Medine döneminde indiğine dair kesin rivayetler vardır. Ancak surenin nüzulü oldukça geniş bir zaman aralığına yayılmıştır. Hicri 3. yılda nazil olmaya başlayan sure, tahminlere göre yaklaşık 6 yılda tamamlanmıştır. Dolayısıyla bazı ayetlerin hangi olaylara karşılık geldiğine dair müfessirler farklılık gösteren görüşler beyan etmektedir. Öyle ki surenin 64. ayetinin Hudeybiye Antlaşması'ndan önce ve Mekke'nin fethinden sonra olacak şekilde iki defa vahyedildiğini düşünen alimler dahi vardır. Ali İmran Suresi Ne Zaman Okunur? Ali İmran Suresi okumak ile ilgili herhangi bir zaman ya da mekan kısıtlaması yoktur. Ancak özellikle hadislerde cuma günleri ve yatmadan önce okunması hakkında yapılan vurgulardan dolayı İslam alimleri, bu vakitlerde okunmasını faydalı bulmuştur. Ali İmran Suresi Ne İçin Okunur? Ali İmran Suresi, yoksulluktan kurtulmak için okunması tavsiye edilen surelerden biridir. Rasulullah Ali İmran ve Bakara surelerinin manasıyla amel etmenin önemini vurgulamıştır. Bir hadiste, özellikle Ali İmran Suresinin son on ayeti üzerinde tefekkür etmeyenlerin kendilerine yazık edecekleri belirtilmiştir. Ali İmran Suresi Abdestsiz Okunur Mu? Ali İmran Suresini ezberden olduğu sürece abdestsiz okumakta bir sakınca yoktur. Ancak mushaf üzerinden okumak için abdest almak gerekir. Ali İmran Suresi Nasıl Ezberlenir? Kur'an-ı Kerim'in uzun surelerinden biri olan Ali İmran Suresini ezberlemek için ciddi bir çaba ve çalışma gerekir. Bunun yanı sıra süreci daha verimli hale getiren çeşitli yöntem ve tekniklerden yararlanılabilir. Ayrıca İslam alimleri, zihnin daha berrak bir halde olduğu sabahın ilk saatlerinde Kur'an-ı Kerim ezberlerine çalışmayı tavsiye etmiştir. Ali İmran Suresi Yerine Ne Okunabilir? Ali İmran Suresini ezberlemek hususunda başarı gösteremeyenler Kur'an-ı Kerim'den başka bir sureyi okuyabilir. Söz konusu okuma beş vakit namaz gibi farz ibadetler için değil de, dua etme maksatlı ise Allah'u Teala'ya Türkçe ifadeler ile niyaz etmekte de bir sakınca yoktur.
Dilek Duası > DİNİMİZ İSLAM > Kur'an-ı Kerim > Kur'an-ı Kerim Tefsiri 03 Al'i İmran Suresi Nickiniz Beni hatırla Şifreniz Kayıt ol Yardım Ajanda Bugünki Mesajlar Arama Benzer Konular Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj 103 Asr Suresi doguasya Kur'an-ı Kerim Tefsiri 1 15-01-13 0042 13 Ra'd Suresi doguasya Kur'an-ı Kerim Tefsiri 0 26-11-11 2308 52 Tur Suresi doguasya Kur'an-ı Kerim Tefsiri 0 26-11-11 2206 Elmalılı 03 Al-i İmran Suresi Meali doguasya Kur'an-ı Kerim Meali 0 25-11-11 0019 3 Al'i İmran Suresi Arapça Okunuşu doguasya Sureler 0 24-11-11 0052 Birinci okunmamış Mesajı göster Seçenekler Stil 28-11-11, 0020 1 permalink doguasya ziyaretçi Mesajlar n/a Konular 6 03 Al'i İmran Suresi 03 Al'i İmran Suresi 3-ÂL-İ İMRAN SURESİ1. Elif, lâm, mim 1. Bu mübarek kelime için bakare sûresinin birinci âyeti olarak açıklama yapılmıştır. Âli İmran sûre—i celilesi Medine-i Münevvere d e nazil olmuştur, İki yüz âyeti kerimeyi kapsamaktadır. Bu Elif, lâm, mim de bunun birinci âyeti bulunmaktadır. "İmran, Musa Aleyhisselâm ile Hânin Aleyhisselâm'ın ve kız kardeşlerinin babasıdır. Bu muhterem zatlara ve onlara çocuk ve torunlarına Ali Imrân, bu mübarek süreye de Ali Imrân sûre—i denilmiştir. Çünkü bu sûre—i celilede onların durumlarına dair bilgiler verilmiştir. Kendilerini Âli İmrândan sayan, fakat onların yolunu bırakıp küfrü ve şirke sapan kimseleri ikaz ve irşat için bunların dikkat nazarları çekilmiştir. Evet.. Bu sûre—i celile, Cenâb-ı Hakkın birliğini, yüce vasıflarını bildirmektedir. Bütün insanlığı ve özellikle imran ailesine mensup olduklarını iddia ettikleri halde sonradan birbirine karşı pek inkarcı ve düşmanca tavır almış olan kavimleri bir birlik dairesine davet etmektedir. Bütün Peygamberlerin tasdik edilmesini emir eylemektedir. Onların da Allah'ın birer kulu olup Allah'ın birliğini ümmetlerine bildirmiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Onlardan bazılarını inkâr etmek veya bazılarını ilah kabul etmenin asla caiz olamayacağını da açık bir şekilde hatırlatmaktadır, İslâm milleti hakkında tecelli eden ilahi lütufları ve onların elde ettikleri maddî ve manevî fetihleri de hatırlatarak din yolunda sebat etmelerini, hikmet gereği vakit vakit uğrayacakları bazı zahmetlere, musibetlere karşı da tam bir olgunlukla sabır ve direnç göstermelerini kendilerine emir ve tavsiye buyurmaktadır. Sebebi nüzul Müfessirlerin rivayetlerine göre bu Âli İmran sûresinin evvelindeki seksenden fazla âyetin inmesine şu hâdise sebep olmuştur. Necran diyarındaki Hıristiyan gurubunun ileri galenlerinden, rahiplerinden altmış süvari Medine-i Münevvere'ye gelip birkaç gün kalmışlar ve Mescid-i Saadette peygamberin huzuruna kabul edilmişlerdi. Namaz vakti gelmişti, peygamberin müsaade etmesinden dolayı Mescid'i Saadet'te doğu tarafına yönelerek namazlarını kıldılar. Seyyid ve Akıp adındaki reisleri, Rasüli Ekrem Efendimizle sohbette bulundular. Peygamber Efendimiz İslâmiyeti kabul ediniz, diye buyurdu. Onlar da biz zaten senden evvel müslüman bulunmaktayız deyince Rasüli Ekrem Hazretleri, yok siz yalan söylediniz, sizi İslâmiyetten men eden üç şey vardır Birincisi, Allah Teâlâya oğul isnat etmenizdir. İkincisi Haça ibâdet etmenizdir. Üçüncüsü de domuz eti yemenizdir. Onlar da dediler ki Ta İsa, Allah'ın oğlu değilse onun babası kimdir? Bunun üzerine hepsi de İsa Aleyhisselâm hakkında söz söylemeye başladı. Bunlardan bazıları, İsa Allah'tır, diyordu, bazıları da İsa Allah'ın oğlu diyordu, bazıları da üçün üçüncüsü diyerek "teslise" inanıyordu. Bunun üzerine bu âyeti celile nazil olmuştur. Rasüli Ekrem, S al I al I ahu aleyhi vesellem efendimiz onlara dedi ki Siz bilmez misiniz ki, herhangi bir çocuk babasına benzer. Onlar da evet., dediler. Hz. Peygamber buyurdu ki Siz bilmez misiniz ki, bizim Rabbimiz şüphe yok ölmeyen diridir, İsa'ya yokluk ulaşacaktır. Onlar da Evet., dediler. Rasüli Ekrem buyurdu ki Siz bilmez misiniz ki, bizim Rabbimiz şüphe yok her şeyi idare eder, her şeyi korur, rızıklandırır.. Onlar da evet dediler. Yüce peygamberimiz buyurdu ki İsa bunlardan bir şeye sahip midir? Onlar da dediler ki Hayır.. Yine Yüce Peygamberimiz buyurdu ki Siz bilmez misiniz ki, Allah Teâlâ'ya şüphe yok yerde ve gökte hiç bir şey gizli kalmaz. Onlar da evet dediler. Allah'ın salât ve selâmı üzerine olsun peygamberimiz buyurdu ki Cenab'ı Hak bildirmedikçe İsa bunlardan bir şey bilebilir mi?.. Onlar da dediler ki Hayır bilemez. Yine Rasüli Ekrem Hazretleri buyurdu ki Siz bilmez misiniz ki, İsa'nın anası ona yüklü kaldı, sonra onu diğer analar gibi doğurdu, sonra da ona diğer çocuklar gibi süt verdi, yiyecek ve içecek verdi, İsa'da diğer çocuklar gibi, yer, içer, dışarıya çıkar oldu. Onlar da Evet., dediler. Artık Rasüli Ekrem Efendimiz buyurdu ki O halde İsa öyle sizin iddia ettiğiniz gibi nasıl olur da Allah'ın oğlu olabilir?.. Bunun üzerine o hey'et sukuta mecbur olmuştur. Mamafih içlerinden bir zat, Müslümanlığı kabul etmiş ise de, diğerleri yine mallarında ısrar etmişlerdi. Hattâ demişlerdi ki Ya Muhammed Aleyhisselâtı Vesselam Siz iddia etmiyor musunuz ki, İsa Allah'ın kelimesidir ve Allah'tan bir ruhtur? Resülüllah Efendimiz de Evet öyledir., deyince dediler ki İşte bu bize kifayet eder. Bunun üzerine= Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler... âyeti kerimesi de nazil olmuştur ki Onların böyle müteşabihattan olan âyetlere tâbi olup da açık olan, muhkemattan bulunan âyetlerden yüz çevirdiklerini bir kınama olarak bildirmektedir.. Bunlar peygamberin irşadını kabul etmeyip küfürlerinde sebat edince bunlar karşılıklı lanetleşmede bulunması için Resülüllah'a vahiy nazil olmuştu. Peygamber Efendimiz de bunları lanetleşmeye davet etti, fakat düşünüp taşındılar, lanetleşme neticesinde malıvü perişan olacaklarını anladıkları cihetle gelip lanetleşmede bulunmaktan vaz geçtiklerini söylediler ve bize bir zâtı hakem tâyin et, mallara dair aramızda ortaya çıkacak ihtilâflardan dolayı aramızda hükmetsin dedileı Ekrem Efendimiz de Ashabı kiramdan Ebu Übeyde Bini! Cerrahi hakem tâyin buyurdu.. "Necran" adında üç kasaba vardır. Biri Yemen'de, diğerleri de Havran ile Kûfede'dir.. Bu Hıristiyan grubu, Yemen'deki Necran halkındandı. Bunlar böyle İslâmiyeti kabul etmemişlerdi. Fakat anılaşma yaparak İslâm tebâsına girmeyi kabul etmiş, Ebû Übeyde Hazretlerini de bir hakem olarak yurtlarına alıp götürmüşlerdi. Sonra bu Necran bölgesi Resulüllah'ın hicretinin onuncu senesinde sulh yoluyla feth edilmiştir. Rasüli Ekrem'in Necran gurubuyla olan konuşması, bir tartışma mahiyetinde bulunmuştur. Bu gösteriyor ki Dini tebliğ etmek, şüpheleri gidermek için tartışmada bulunmak, büyük peygamberlerin sanatıdır, mesleğidir. Haşeviye gurubu böyle bir konuyu ve görüşü inkâr ederler ki, bu inkâr, katiyyen Allah T e âlâ ki, ondan başka ilah yoktur, hayy ve kayyımı olan odur. 2. Bu âyeti kerime Dinin esası olan Allah'ın birliği inancını beyan etmekte ve Cenab'ı Hak'tan başka yaratıcı ve mabud bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki Allah Teâlâ ki bir Yüce yaratıcıdır, eşi ve benzeri olmaktan uzaktır. Ondan başka ilah yoktur hiç bir şey, hakkıyla mabudluk ve. Yaratma ve yöneticisi sıfatiyle vasıf lanamaz. Bütün varlıkların Yaratıcısı terbiye edicisi ve yöneticisi O'dur ve hayy ve kayyımı olan odur. O Yüce yaratıcı daima diridir. Onun evveli ve ahîrî olamaz. Ezelîdir, ebedîdir. Ve bütün mahlûkatı üzerinde yönetici, idareci, ve selahiyet sahibi olan ancak odur. Bütün gökler, yerler onun kudreti ile sonradan meydana gelmiştir. İşte bu mükemmel şeyleri meydana getirmiş olan O Yüce Yaratıcısı, Hz. İsa gibi nice muhterem zatları da meydana getirmiştir. Artık O'nun Yaratma ve sıfatlarına ilahlık yaratılan, sonradan meydana getirilmiş bulunan şeyler nasıl ortak olabilir?.. Hallâkı müküvvenat birdir. Eltafına halkı müftekirdir. Etmiş şu bedia zari dehn. Hurşid! kemalinin sipehri Olmakta bu lâvha-i tabiat. Mîr'atı hikem nümayı vahdet Her hadisenin lisanı hali, tevhid ediyor o Zülcelâli Tezyin ediyor cihanı kudret. Yarab! Bu ne cilvei meşiyet3. O Yüce Allah, senin üzerine kitabı, kendisinden evvelki -kitapları- tasdik edici olarak hakkıyla indirdi, Tevrat ve İncil'i de indirmişti. 3. Bu mübarek âyetler, insanlara hidayet yolunu gösteren semavî kitapların varlığını, bunları inkâr ile küfür vadisine saplanmanın hiç bir şekilde doğru olamayacağını, bilâkis ilâhî azabı gerektireceğini bildirmektedir. Şöyle ki Ya Muhammedi Aleyhisselâm, senin Yüce Rabbin senin üzerine kitabı Kur'ânı Kerim'i kendisinden evvelki semavî kitapları tasdik edici olarak bihakkın hak ve hakikate tercüman olarak, kat'î delillerle indirdi. Azar azar, âyet âyet, süre süre indirdi, sana Cibriliemin vasıtasıyla vahiy buyurdu, bu kitaplar cümlesinden olmak üzere, Tevrat ile incil'i de indirdi. Tevrat'ı Hz. Musa'ya, İncil'i de Hz. İsa'ya birden indirdi. Bütün bu kutsî kitaplar, Allah Teâlânın birliğini, yaratıcılık ve diğer kutsî sıfatlarını beyan etmiştir. Artık bunlara muhalif harekette bulunmak, bunları bozmaya ve değiştirmeye çalışmak, ve bir kısmını tasdik edip, diğer bir kısmını inkâr eylemek nasıl doğru olur...4. Daha evvel, insanlara hidayet olarak ve furkânı da inzal buyurdu. O kimseler ki. Allah Teâlâ'nın âyetlerini inkâr ettiler, onlar için şüphe yok ki, şiddetli bir azap vardır. Ve Allah Teâlâ azizdir, intikam sahibidir. 4. Evet... Tevrat ile incil daha evvel Kur'ânı Kerim'in inişinden evvel inzâr buyrulmustur. Bu kitapların hepsi de insanlara hidayet olarak bütün insanlara doğru yolu, dinî hükümleri bildirmek üzere Allah tarafından insanlık için büyük bir lütuf olarak indirilmiş bulunmaktadır. Ve özellikle furkâni da o pek müstesna bir kitabî ilâhî olan Kur'ânı da veya Zeburu da veya genel anlamda herhangi bir semavî kitabı da veya hak ile bâtılın arasını ayıran mucizeleri de o Yüce Allah indirdi meydana getirdi ki, o sayede üzerinize düsen kulluk vazifelerini bilerek cehalet ve sapıklıktan kurullasınız. Buna rağmen o kimseler ki o nefislerinin, şeytânlarının aldatmalarına kapılıp imâna muhalif harekette bulunanlar ki Allah Teâlâ'nın âyetlerini onun mukaddes kitaplarını, onun meydana getirmiş olduğu parlak mucizeleri, hârikalar! inkâr ettiler. Bunların ilâhî mahiyetini kabul etmeyerek küfre düştüler. Onlar için şüphe yok ki şiddetli bir azap vardır. O küfürleri sebebiyle ebediyyen cehennemde azab görüp duracaklardır. Ve Allah Teâlâ azizdir her iradesini yerine getirmeye kadirdir. Bütün islere galiptir. Hiç bir sey onun tehdit ve müjdesinin yerine getirilmesine mâni olamaz. Ve Yüce Yaratıcı intikam sahibidir. Kutsal varlığını inkâr edip, emirlerine karsı isyan eden kimseleri en şiddetli cezalara, işkencelere uğratacaktır. O Yüce yaratıcının varlığına, birliğine, büyüklük ve kudretine şahadet eden bu kadar âyetler, durup dururken bunun aksine bir yol tutanlar elbette böyle muazzam azapları hak etmişlerdir. Artık daha fırsat elde ilen uyanmalı, dini hakkı kabul edip hidayet ve selâmet yolunu takip etmeli değil midir?..5. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ'ya ne yerde ve ne de gökte hiç bir sey gizli kalmaz. 5. Bu âyeti kerime; Cenab'ı Hakkın gayblan bildiğini ifade edere, insanları iki yüzlülükten, edep ve terbiyeye muhalif hareketlerden men etmek gibi bir hikmet taşımaktadır. Şöyle ki Ey insanlar!. Şüphe yok ki Allah Teâlâ sizlerin bütün hal ve hareketlerinizi bilir. Çünkü Allah Teâlâ'ya ne yerde ve ne de gökte bütün varlık âleminde hiç bir sey gizli kalmaz. Artık Allah'ın azabından kurtulmak, ve ilâhî yardıma kavuşmak için ona göre hareketiniz!, akîdenizi tanzim edin ve düzeltin. Böyle her şeyi tam olarak bilmek, Allah Teâlâya mahsustur. Böyle geniş kapsamlı bir ilme sahip olmayanlar hasa yaratıcılık ve mabudluk sıfatına sahip olamazlar. Evet... İnsanlardan bir kısmı, bazı şeyleri bilseler de bu, Allah'ın ilmi karsısında pek cüz'îdir. Mamafih bu da Cenab'ı Hakkın onlara vermiş olduğu bir kabiliyet sayesindedir. Cenâb-ı Hak dilerse o kabiliyeti kendilerinden derhal alabilir. İste Hz. İsa gibi pek muhterem zatların bazı harikalar göstermiş, ''azı gaybi bilgilere erişmiş olmaları da yine Cenâb-ı Hakk'ın onlara hikmeti gereği vermiş olduğu bir izin ve yetenek sayesindedir. Binaenaleyh onların ilimleri, kudretler! de sınırlıdır. Bütün varlıkları kuşatıcı değildir. Artık onlara yaratıcılık ve ilahlık sıfatı nasıl isnat edilebilir?..6. O, O Yüce Yaratıcıdır ki, sizleri döl yataklarında dilediği gibi tasvir eder. O aziz, hâkim olan Allah Teâlâ'dan başka hakkıyla mabud yoktur. 6. Bu âyeti celile de Cenab'ı Hakkın kudret ve hikmetini açıklamakta insan soyunu dilediği şekilci e yaratmaya kadir olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki Ey insanlar!. Uyanınız, güzelce biliniz ki O Yüce Allah bir Yüce Yaratıcıdır bütün sizleri bütün insanlığı ve nice hayat sahibi şeyleri döl yataklarında analarının rahminde dilediği gibi erkek, dişi, beyaz, siyah; güzel, çirkin, azalar tam noksan olarak yahut başka şekillerde tasvir eder varlık sahasına çıkarır. Artık o aziz mülkünde tasarrufa her şekilde kadir ve hakîm her eseri yaratması bir hikmete, bir faydaya dayanan Allah Teâlâ'dan başka hakkıyla ibâdet edilmeye layık kimse yoktur. Böyle muazzam bir kudret ve hikmete sahip olmayan bir kimse, nasıl ilahlıkla vasıflanmış olabilir?.. Hıristiyan taifesi Hz. İsa'nın, bazı ölüleri, diriltmesi ve hastaları şifaya kavuşturmasına bakarak, onun Allah olduğunu kabul etmişlerdi. Halbuki Hz. İsa'nın böyle bir kudrete kavuşması sadece bir mucize olmak üzere kendisine Allah tarafından verilmişti. Maamafih onun bu kudreti sınırlıdır. Yaratıcı olan zat ise bütün yaratıkları meydana getirmeye kadirdir. Bütün insan yavrularını analarının rahminde dilediği şekilde tasvire kadirdir. Çocukların analar, babalar vasıtasıyla dünyaya gelmeleri ilâhî bir âdet icabıdır. Yoksa Cenâb-ı Hak, dilediği kimseleri anasız, babasız olarak da yaratabilir. Nitekim Hz. Adem'i bu suretle yaratmıştır. Artık Hz. İsa'yı anası olduğu halde babasız yaratmış olması, onun I ah lığa sahip, Allah'ın oğlu olmakla vasıflanmış olmasını asla icabetmez. Artık, Hıristiyanların bu yaratma mes'elesini de bir senet kabul etmeleri asla doğru O Yüce Mabud ki, senin üzerine Kur'ânı indirdi. Ondan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki, onlar o kitabın aslıdır. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Artık kalblerinde eğrilik bulunan kimseler fitne aramak ve onu tevil arzusunda bulunmak için o kitaptan müteşabih olanına tâbi olurlar. Halbuki, onun tevilini Allah Teâlâ'dan başkası bilemez. İlimde rüsuh sahibi olanlar ise "Biz ona îman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır derler. -Bunları- tam akıllı zatlardan başkası düşünemez... 7. Bu âyeti celile, Kur'an'ı Kerim'den hakkıyla istifade eden zatlar ile onu kendi yanlış itikatlarına bir senet kabul ederek bâtıl görüşlerde yorumlarda bulunan kimselerin tavırlarını, ruhî durumlarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki Ya Muhammedi.. - Aleyhisselâm- O Yüce Mabuddur ki Senin üzerine kitabı Kur'ân-ı Kerim'i âyet âyet, süre süre indirdi, ondan o ilahi kitaptan bir kısmı muhkem âyetlerdir. Mânâlarına delâletleri açık, ibareleri ihtimal ve benzerlikler! uzaktır ki, onlar ümmül-kitaptır yani Kur'ân âyetlerinin aslıdır. Dini hükümler hakkında bunlara itimat edilir dayanılır. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Bunlar ile Allah'ın Muradının ne olduğu açıkça bildirilmemiştir... Çeşitli mânalarda ihtimalleri vardır. Muhkem âyetler ile sabit olanlara muhalif gibi görülür. Artık kalblerinde eğrilik bulunan kimseler bir takım bid'at sahipleri gibi ve bir takım haktan meyleden gayri müslimler gibi şahıslar fitne aramak insanları şek ve şüpheye düşürüp dinlerinden ayırmak için ve onu tevil arzusunda bulunmak onu kendi arzularına göre tevil etmek yorumlamak için o kitaptan Kur'ân'ın hikmetli beyanından müteşabih olanına tabî olurlar, onların dış anlamlarına takılırlar. Veya onları bâtıl surette tevil ederler halbuki, onun o müteşabihierden olan herhangi bir âyetin tevilini ondan muradın ne olduğunu, onu ne gibi bir mânaya yorumlamanın icabettiğini Allah Teâlâ'dan başkası bilmez. Onu bilmek, Yüce Allah'a mahsustur. Onu hikmeti gereği o suretle inzal buyurmuştur. Bizim vazifemiz ise onun ilahi, kelâm olduğunu tasdik etmekle mânasını Allah'ın ilmine ısmarlamaktadır. İlimde rüsuh hakkıyla bilen ve sağlam itikat sahibi olanlar ise müteşabihatın da birer ilâhî kelâm olduğunu bilir, takdis eder ve bîz ona İman ettik, hepsi de muhkemlerde, müteşabihler de Rabbimizin katındandır derler. Öyle güzel bir itikat sahibi olduklarını gösterirler. Bunları Kur'an'ı Kerim'deki hükümleri tam akıllı zatlardan başkası düşünemez. Bunları güzelce takdir ve tevil ederek bunlardan istifade etmek ve öğüt alabilmek için tam akıl sahibi olmak lâzımdır. Yoksa arzu ve heveslerine tâbi olan, yanlış anlayışları kabul eden, güzelce nazar ve tefekkürden mahrum olanlar, bu gibi Kur'ânî izahlardan istifade edemez ve uyanmış olamazlar. § "Mühkemât"; muhkemin cem'idir. Bundan maksat, lafzı ve mânası kesin olarak bilinen, nesih ihtimalinden uzak olan âyetlerdir. Bunlar başlıca iki nevidir. Biri Liaynihi muhkemdir ki onun neshe ihtimali olmadığı İlk iniş tarihinden itibaren anlaşılmıştır. Meselâ Cenâb-ı Hakkın birliğine her şeyi bildiğine ve kıyametin vuku bulacağına dair olan âyetler bu nevi muhkemattandırlar. Diğeri de ligayrihi muhkemattır ki, ilahi vahyin kesilmesine, Rasûli Ekrem Efendimizin âhirete irtihaline binaen kendilerinde nesih ihtimali kalmayan âyetlerdir. Namaza, oruca, zekâta, mirasa ait âyetler gibi. § Müteşabihata gelince, bu da kendilerinden Allah'ın muradının ne olduğunu bilmek ümidi, ümmet hakkında kesilmiş olan âyetlerdir. Bunlar ile ne irade buyurulmuş olduğu bizim için kapalı bulunmuş olur. Müteşâbihât ta iki nevidir. Biri, kendisinden lügat itibarıyla hiç bir şey anlaşılmayan lâfızlardır. Bazı sürelerin evvelindeki harfler gibi. Diğeri de lüğavî mânasını kasd edildiğine aklın veya diğer muhkem delillerin müsait olmadığı bazı tâbirlerdir. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir. Fetih 48/10 âyeti kerimesindeki "Yed = el" tabiri gibi ki, bunun lügat itibariyle mânası malûm ise de Cenâb-ı Hak, azadan uzak olduğundan el tabirini ona bu mâna itibariyle Isnad etmek caiz değildir, o halde bu da m üt e ş ab i ht ir. İşte Hz. Isa hakkındaki Mesih.... ancak Meryem'e ulaştırdığı kelimesi ve ondan bir ruhtur. Nisa 4/171. âyeti kerimesi, böyle m üt e sabi hattan d ir. Artık bunlara istinaden kat'î bir hüküm vermek, caiz olamaz. § "Müteşabihatın hükmü"; Bunların hak olduğuna, birer ilâhî kelâm olduğuna inanmakla beraber bunların mânalarının kat'î surette tâyinini Allah'ın ilmine bırakmaktır. Selef alimleri, bu gibi m üt e ş ab i h atı tevilden kaçınmışlardır. Ashabı kiramdan Malik İbni En e s, radiallahü anhden = Rahman Arşa istiva etmiştir. Taha 20/53 âyeti kerimesi sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir İstiva malumdur, keyfiyeti ise bizce meşhüldür. Buna İman vaciptir. Bu konuda soru sormak ise bid'attır. Maamafih bazı zatlar, bu gibi müteşabihlerin şeriata aykırı olmayacak bir tarzda yorumlanabilecekleri görüşündedir. Meselâ Cenâb-ı Hakk'a isnat edilen yedden murat, Allah'ın kudretidir, kâinat'ı idare etmesidir, denilmektedir. Böyle bir yorum, yanlış anlamalara meydan verilmemesi faydasından dolayı kabul edilmiştir. Zaten bazı lâfızlar vardır ki, onların lüğavî mânaları kasdedilmez, onlar lisan bakımından bir takım kinayelerden ibaret bulunur. Nitekim "Filân zat, bir milleti veya bir orduyu bir eliyle idare ediyor" denilir ki, bununla onun iktidarı iyi idaresi kastedilir. § "Müteşabihattan olan âyetlerin inişi, birer hikmete dayalıdır. Ve bunlar, insanlık için birer deneme ve imtihan vesilesidir. Tâ ki, onların mânâlarını kat'î surette anlamadıkları halde, onların hakkıyyetine İman ederek sevaba kavuşsunlar. Bunları şeriata muhalif, cahilce bir surette tevile cüret edenler de azaba uğrasınlar. Maamafih istikbale ait bir çok hâdiselerin de zamanı insanlara hikmet gereği bildirilmemiştir. Nitekim kıyametin ne zaman kopacağını, güneşin ne zaman mağriptan doğacağını, deccalın ne zaman çıkacağını, Hz. İsa'nın da ne zaman yere ineceğini Cenâb-ı Hak, kullarına bildirmemiştir... Bu suretle insanların daima uyanık bulunmaları, kendi bilgilerine güvenip bilgiçlikten sakınmaları ve daha nice şeyleri bilmediklerini anlayarak acizliklerini itiraf etmeleri gayesi de düşünülmüştü. § "Diğer bir bakımdan Kur'ân'ı Kerim'in bütün âyetleri muhkemdir. Şöyle ki Bütün âyetler, mana bozukluğundan, lafız kusurlarından korunmuştur. Hepsi de tevatür yoluyla sabittir. Hepsi de Allah'ın sözüdür. Hepsinin de hakkiyetine inanmak lâzımdır. Diğer bir bakımdan da hepsi müteşabihdir. Yâni bütün âyetler, mânalarının sıhhati, lâfızlarının düzgünlüğü, fesahat ve belâgatin birer mükemmel numunesi olmaları ve hepsi de birer Allah'ın sözü bulunması cihetiyle birbirine benzemektedir, hepsi de aynı yüceliğe sahip bulunmaktadır. § Tefsir ile tevilin mahiyetleri Tefsir -lügatte keşif etmek ortaya çıkarmak ve açıklamak demektir. Nitekim bir şeyin beyan ve izah edilmesini istemeye de "istifsar" denir. Istılahta ise tefsir. Kuranı Kerimdeki kelimelerin mânâlarını âyetlerin içeriklerini, hükümlerini, kıssalarını muhkem ve müteşabih olanlarını nasih ve mensulı bulunanlarını ve inişlerini, sebeplerini kendilerine açıkça delâlet eden lâfızlar ile, tabirler ile izah etmektir. Tevil ise lügatte rücu mânasına gelen evi kelimesinden türemiştir. Nitekim bir şeyin özetine, özüne, ve neticesine "meal" denilmektedir. Istılahta ise tevil, Kur'an-ı Kerimin âyetlerini muhtemel olduğu çeşitli mânalardan birine çevirmektir ki, iki nevidir. Birisi, sahih tevildir ki, bu bir kapalı lâfzı haklı bir sebebe dayanıp, bir sebep ve delile bağlı olup muhkem âyetlere ters düşmeyen bir mânaya sevketmektir. Bu halde bazen gizli olan bir mâna, açık görülen bir mânaya ve mecaz, hakikata tercih olunuru. Nitekim Yed tabiri, Cenâb-ı Hakka isnat edilince bu luğavi manasına değil, mecazi mânası olan kudret ve idare manasına yorumlanmıştır. İkincisi Fasit tevilidir ki Bir'lâfza hiç ihtimali olmayan bir mânayı vermektir veya ihtimali olan mânâlar içinde muteber! varken muteber olmayan mânayı seçmektir. Resulda" sebat, metanet, sağlamlık, bir fen ve sanatın hakikatini bilmek demektir. Böyle bir vasfı taşıyana "rasih" denir. Cem'i "rasih undurUn den murat ise ilimleri, imanları rüsuh bulmuş, hafızaları ilmî mes'elelerle süslenmiş olan zatlardır. Bazı zatlara göre rasihundan olan zat, o kimsedir ki, onun ilmi, kendisinde şu dört özelliğin bulunmasına vesile olur. Kendisiyle Allah Teâlâ arasında korku, kendisiyle halk arasında alçak gönüllülük, kendisiyle dünya arasında ibâdet aşkı ve kendisiyle nefsi arasında Ey Rabbimiz!. Bizlere hidâyet buyurduktan sonra kalplerimizi -haktan- saptırma ve kendi Yüce katından bizlere bir rahmet bağışla. Şüphe yok ki çok bağış yapan ancak sensin. 8. Bu mübarek âyetler ilimde rüsuh sahibi olan zatların Cenab'ı Haktan hidayet ve ihsan talebinde bulunup ne suretle dua ve niyaza devam ettiklerini göstermektedir. Şöyle ki Ey Rabbimiz! Bizlere hidâyet buyurduktan bizleri İslâm dinîni kabule, muhkem ve müteşabih olan âyetlere imana muvaffak kıldıktan sonra kalplerimizi saptırma. Bizleri hak yoldan ayırma, rızana aykırı yorumlarla müteşabihata uymaktan koru. Ve kendi Yüce katından bizlere bir rahmet bağışla bizlere lütfet, bizleri imanımızda, kavuştuğumuz hidayette sabit kıl veya kusurlarımızdan dolayı bizlere mağfiret buyur. Şüphe yok ki bağış yapan istirham ettiğimiz şeyleri, lütuf ve merhametle ihsan buyuran ancak sensin. Ya ilâhî!. Bu dualarımızı kabul buyur, bizleri hidayetten, rahmetinden mahrum bırakma. Bu âyeti kerime göstermiş oluyor ki İnsanlar dâima korku ile ümitten ayrılmamalıdırlar. Hiç bir kimse kendi ibâdet ve itaatına güvenmemelidir. Ve yine hiç bir kimse, ümitsizliğe düşüp hidayetten, Allah'ın merhametinden ümidini kesmemelidir. Nice kimseler vaktiyle âlim, tadil, âbit, zahit iken bilahara nefislerinin arzularına tabi olmuşlar, dünyevi menfaatlar arkasında koşmuşlar, bir takım bozgunculara bağlanarak hidayet caddesinden ayrılmışlardır. Bilâkis nice kimselerde vaktiyle kötülüğü emreden nefislerine uyup günahkâr bir halde yaşarken, daha sonra bir ilâhî rahmet eseri olarak kendilerinde bir uyanma meydana gelmiş, yaptıkları kötülüklerden tevbe etmişler ve affedilmelerini istemişler, dini ve dünyevî vazifelerini güzelce ifaya başlamışlar, ve son nefeslerini imanla noktalama şerefine Rasûli Ekrem Efendimiz Ey kainleri, ve gözleri çeviren Allah'ım!.. Bizim kalplerimizi senin dinin üzerinde sabit kıl. Ne mühim bir dua!. İşte bu, bizim için bir uyanma dersidir. Varlığımıza güvenmeyelim, dâima Cenâb-ı Hakka sığınalım. Hidayette ve diyanette sebat etmemizi onun merhametinden, sonsuz lütuf ve ihsanından niyazda bulunalım. § Hidâyet = Hûda Hak yolu, hak yolu beyan etmek, doğru yola gitmek, ulaşılmak istenilen şeye yol göstermek, Hak yola fiilen ulaştırmak böyle bir yola girmek manasınadır. Mübarek Peygamberlerin lisaniyla ve kitapların inmesiyle insanları Hak yola davet ve teşvik de bir hidâyet demektir. § Rahmet Acımak, esirgemek, tabiatın eğilim ve inceliği, hayra ulaştırmayı istemek, Cenâb-ı Hakkın kullarına ölümden sonraki lütuf ve ihsanı demektir. "Bu kadar cürmü seyylatımla" "Rahmet ü m midimin budur sebebi" "Ki buyurmuş hüdayi azze vecel" "Sebekat rahmeti alâ gazabî"9. Ey Rabbimiz!. Şüphe yok ki insanları kendisinde şüphe olmayan bir gün için toplayan ancak sensin, şüphe yok ki. Allah T e âlâ sözünden dönmez. 9. Cenâb-ı Haktan hidâyet ve rahmet niyazında bulunan rasih âlimler, dualarına şöylece devam etmektedirler Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki insanları bütün insanları kendisinde şüphe olmayan meydana çıkacağı kat'î bulunan bir gün için toplayan onları o günde hesaba çeken, mükâfat ve cezaya uğratan ancak sensin bizleri o günde rahmet ve yardımına kavuştur. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sözünden dönmez mü'minler hakkındaki ilahi müjde o günde tam manasıyla ortaya çıkacaktır. Artık Ey Rabbimiz! Bizleri İman ile yaşat, İman ile öldür. O yüce müjdene kavuştur. Kötülük yapanlar hakkındaki ilâhî, tehdit ve korkutma ise onlara af edilmedikleri takdirde tatbik edilecektir. Küfür üzere ölenler ise asla Allah'ın affına kavuşmayacakları bakımından onların hakkındaki ilâhî, tehdit ve uhrevî azab ise herhalde devam edip duracaktır. Artık böyle bir felâkete düşmekten bizleri Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun diye dua edip O kimseler ki kâfir oldular, onların malları ve evlâtları onlar için Allah Teâlâ katında hiç bir fayda vermez ve onlar işte ateşin çırasıdırlar. 10. Bu mübarek âyetler, dinsizlere ellerinde bulunan dünyevî varlıkların fâide vermeyeceğini, bilâkis onların ebedî felâketlere maruz kalacaklarını bu hususa dâir tarihî bir olayı misal göstererek söyleyece beyan buyurmaktadır. O kimseler ki, kâfir oldular Allah'ın birliğini, yüce peygamberleri, semavî kitapları tamamen veya kısmen inkâr ederek küfür ve şirke düştüler. Onların güvendikleri malları ve evlâtları onlar için yarın âhiret günü Allah Teâlâ'nın katında onun mahkemei kübrasında bir fâide vermez. Onları ilâhî azaptan kurtaramaz. Ve onlar böyle küfür ve isyanda devam ettiler mi işte ateşin çırasıdır cehennemin ebedî olarak yakacağı nesnelerdir. Nitekim nice servet ve ihtişama sahip olan dinsiz kavimler, bilahara mahvı perişan olup lâyık oldukları cezalara Onların bu gidişi, tıpkı âli firavn'un ve ondan evvelki kimselerin gidişi gibidir ki bizim âyetlerimizi yalanladılar. Allah Teâlâ da onları günahları sebebiyle yakaladı. Ve Allah Teâlâ azabı şiddetli olandır. 11. Onların bu gidişi o Necran elçilerinin, veya yahudilerin, veya Arap müşriklerinin hâl ve durumu Firavn'un hanedanının ve ondan evvelki kimselerin Ad ve Semud gibi daha eski kavimlerin gidişi gibidir ki onların da malları, çoluk çocukları pek çok olmakla beraber, kendilerine fâide vermemiş onları azaptan kurtaramamıştır. Onlar da bizim âyetlerimizi yalanladılar. Küfür ve isyanda devam edip imân nimetinden mahrum kaldılar. Allah Teâlâ da onları bu günahları bu küfür ve isyanları sebebiyle yakaladı hepsini de helak etti, hepsini de cezalandırdı. Ve Şüphe yok ki böyle kâfir kimseler hakkında Allah'ın cezası çok şiddetlidir. Bunlara cehennemde ebediyyen azap çektirecektir. Artık daha hayatta iken biraz düşünüp küfür ve isyana son vermeli değil midir? Cenâb-ı Hakkın azabı inkarcılar hakkında daha dünyada iken de yüz Kâfir olanlara de ki Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sevk olunacaksınızdır. -O- ne fena bir yataktır? 12. Bu âyeti kerime, müslümanların düşmanlarına galip geleceklerin! bildirmiş ve bu galibiyet tahakkuk etmiştir. Binaenaleyh bu bir Kur'ân mucizesidir. Müslümanlar hakkında müjdeyi, düşmanları hakkında da tehdidi içerir. Şöyle ki Rasûli Ekrem sallallahü aleyhi vesellem Bedir gazvesinde Kureyş müşriklerin! mağlûp ettikten sonra yelıûd! taif eşini çağırmış, Kureyşe isabet eden mağlûbiyet ve yenilginin Yahudilere de isabet edeceğini ihtar ederek onları İslâmiyete, itaate davet buyurmuştu. Onlar ise bencillikte bulunmuş, sen bizi Kureyş gibi harp etmesini bilmez, batacak bir kavim mi sanıyorsun? Eğer bizimle savaşta bulunur isen karşında asıl kahraman insanları görürsün, demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Yüce Meali şöyledir Habibim kâfir olanlara O Yahudilere de ki Siz de yakında mağlûp olacaksınızdır. kuvvetinize, çokluğunuza güvenmeyiniz, dünyada mağlûbiyetiniz yakında gerçekleşecektir. Ve bununla kalmayacaksınızdır. Cehenneme de sevk olunacaksınızdır. Artık ona göre hareket ediniz. Gerçekten bu ilâhî tehdid Yahudiler hakkında tahakkuk etmiştir. Şöyle ki Yahudilerden Kureyza oğulları öldürülmüştür. Nadir oğulları sürgün olunmuştur. Hayli er fethedilip başkaları üzerine de cizye = vergi Şüphe yok ki sizin için iki grupta bir alâmet vardır. Bir grup Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfir idi. Onları göz göre kendilerinin iki misli görüyorlardı... Allah Teâlâ ise dilediğini yardımıyla güçlendirir. Şüphe yok ki bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır. 13. Bu âyeti kerimede kendi kuvvetlerine güvenen düşmanlara bir tarihi örnek göstererek onları uyanmaya şöylece davet etmektedir. Ey mü'minler! Veya ey Yahudiler! Şüphe yok ki, sizin için Bedir savaşını yapmış olan iki fırkada iki cemiyete ait tarihi bir olay da bir alâmet vardır. Rasûli Ekrem'in beyanlarının doğruluğuna açık bir dalâlet vardır. Onlardan bir fırka İslâm cemaati Allah yolunda savaşıyordu şahsi bir menfaat, bir kırgınlık için değil, Allah'ın dinini yüceltmek için cihatta bulunuyordu. Diğeri ise kâfir idi Arap müşriklerinden bulunuyor, şeytan yolunda cenk ediyorlardı. Onları göz göre İlk bakışta kendilerinin iki misli görüyorlardı Şöyle ki Bu Bedir gazvesinde müslümanlar fırkasının sayısı içyüz on üç idi, müşriklerin sayısı de bine yakın idi. Cenâb-ı Hak, o müşriklerin kalplerine korku ve hasiyet düşürmek için İslâm ordusunu o müşriklere kendi ordularının iki misli imiş gibi göstermiştir. Diğer bir yoruma göre de müslümanlar, o düşmanlarını kendi kuvvetlerinin nihayet iki misli kadar görüyorlardı, daha fazla görüp endişeye düşmüyorlardı. Halbuki o düşmanlar, kendilerinden üç misli fazla idi. Diğer bir yoruma göre da m il s I il m an I ar, kendi kuvvetlerini düşman kuvvetlerinin iki misli görüyorlardı. Cenâb-ı Hak onlara düşmanlarını böyle az gösteriyordu. Ta ki müslümanlar, sakin bir şekilde, güçlü bir kalbe mazhar olarak düşman üzerine tam bir cesaretle atîlıversinler. Başka bir yoruma göre de Yahudiler, o savaşçı müşrikleri, müslümanların iki misli görmüşler, o müşriklerin galibiyetine kani olmuşlardı. Halbuki, galibiyet o çoklukta değil, o bir ilâhî iradenin netîcesidir. Evet. Allah T e âlâ ise dilediğini yardımıyla güçlendirir Bu sayede nice az kuvvetler, çok kuvvetlere galip gelir. Şüphe yok ki bunda bu tarihi olayda böyle az bir cemaatin, büyük bir cemaate galip olmasında basiret sahipleri için kalp gözleri açık, hakikatları görüp düşünmeye muktedir zatlar için bir ibret vardır artık bunu düşünüp uyanmalıdır. Kendi kuvvetine güvenip hakkı kabulden kaçınmamalıdır. Yoksa ey Yahudiler! Sizler de öyle mağlûp olursunuz. Nitekim de olmuşlardır, İşte mucize olan Kur'an'ı Kerim'in meydana geleceğini haber verdiği şeyler bütün böyle meydana gelmiş ve gelecektir. Buna inanmışızdır...14. İnsanlara, kadınlardan, oğullardan, kantarlarca altın ve gümüşten, alâmetli atlardan, hayvanlardan, ekinlerden -ileri gelen- şehvetler sevgisi tezyin edilmiştir. Bu, dünya hayatının menfaatidir. Halbuki güzel dönüp gidilecek yer. Allah Teâlâ'nın katındadır. 14. Bu âyeti kerime, insanların fâni varlıklara bağlanarak âhiret saadetini temin edecek şeylere karşı kayıtsız kalmamalarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki İnsanlara bir imtihan olmak üzere dünyevî şeylerden bir çoklan pek cazip bir halde bulunmuştur. Bu cümleden olarak onlara kadınlardan, oğullardan, kantarlarca altın ve gümüşten alâmetli güzel, nişanlı atlardan ve deve, sığır koyun gibi hayvanlardan tarlalarda, bahçelerde yetişen buğday, arpa, sebze, meyve gibi çeşitli ekinlerden -İleri gelen- şehvetler sevgisi bu gibi iştah kabartıcısı olan şeylerin muhabbeti, Allah tarafından bir hikmet gereği tezyin edilmiştir. insanlar bunlara karşı pek meyilli bulunurlar. Maamafih bu zikredilen şeyler dünya hayatının menfaatidir bunlar birer dünya metaldir, bunların fa-ideleri geçicidir bunlara fazla düşkünlük göstermek uygun değildir. Asıl aranacak gaye bunlar değildir. Birçok insanlar ise bütün bunlara düşkündürler. Halbuki, asıl dönüp gidilecek fazlaca muhabbet edilecek yer Allah Teâlâ'nın katındadır ki, o da cennettir. Orada ilâhî tecellilere mazhar olmaktır. İşte ebedî saadet buradadır. Evet! Dünyevî olan çoluk çocuk, servet ve varlık da meşru şekilde elde edildiği takdirde verilmiş değildir. Bunlar da birer ilâhi I üt uf t ur. İnsanlar için dünyada yaşadıkça lâzım, fâideli şeylerdir. Bunların haklarına riâyet edilirse, bunlar ile dinî, vatanî vazifeler ifa olunursa, bunlar da şayani şükran birer nîmettir. Maamafih bunlar ne de olsa fânidir, fâideleri sınırlıdır, geçicidir, İnsan bunlar ile yetinmemelidir, ebedî hayatını temin edecek şeyleri elde etmeye daha ziyade çalışmalıdır. Yoksa dünyevî nimetler çok kere insanı gaflete, isyana sevkeder. Hele bunlar gayrı meşru surette elde edilirse veya şerre sarf olunursa sahibi için birer felâket sebebi olur. Binaenaleyh insan uyanık olmalıdır. Fanî bir varlık uğrunda ebedî hayatını feda etmemelidir. Sonra pişmanlık fayda vermez. Butun elvahi rengârengi dünya çeşmi ibrette. Dünyanın bütün rengarenk levhaları, ibret alan göz için Hayâlı mahzdır, bir tayfi zailden ibarettir. Sırf hayal ve yok olan bir hayaletten ibarettir. § Kanatir, kıntarın çoğuludur. Kıntâr ise yüz yirmi rıtldır. Her rıtl ise yüz otuz dirhemdir. Bir görüşe göre de bir kıntâr bin iki yüz okkadır. Diğer bir görüşe göre de yüz bin dinardır veya seksen bin miskaldır. Mukantara da, muhkem, birbiri üzerine yığılmış, toplanarak define haline getirilmiş mal demektir. Ayeti kerimedeki elkanatirul' mukantara dan maksat, biriktirilmiş olan çokça mallardır, insanlarda böyle mal biriktirmek için yaratılıştan aşın bir istek vardır. Nitekim Bir hadisi şerifte Adem oğlu için iki dere dolusu altın olsa bunlar için bir üçüncüsünü de temenni eder. Adem oğlunun içerisini topraktan başkası dolduramaz. Artık insan güzel bir dini terbiye bir ruhi temizliğe sahip olmalıdır ki, böyle bir ihtirastan kurtulabilsin, elindeki meşru serveti de takdir ederek suistimâlden kaçınsın. Bunun şükrünü ifâ için muhtaç olanlara yardımdan da geri kalmasın, ve bu servetini ebedî selâmet ve saadeti temine bir vesîle kılsın. Başarı Cenab'ıHaktan d ır = Malın en hayırlısı Allah yolunda harcanandır.15 De ki Size onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için Rablerinin yanında altlarından ırmaklar akar cennetler vardır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve kusurlardan tertemiz eşler vardır. Ve Allah Teâlâ'nın büyük bir rızâsı vardır. Ve Allah Teâlâ kullarını hakkıyle görücüdür. 15. Bu mübarek âyetler, dünyevî varlıklardan daha üstün olan ebedî varlıkları, nîmetleri göstermekte ve bu ebedî varlıklara, nîmetlere nail olacak zatların vasıflarını bildirmektedir. Bu sebeple de bütün insanlığı uyanmaya ve o zatlara uymayı teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki Ya Muhammedi Aleyhissalâtü vesselam, kavmine de ki, onlardan o dünyevî iştah çekici olan şeylerden, çoluk çocuktan daha hayırlısını haber vereyim mî! o daha, hayırlı ve ebedî olan şeyler takva sahibi olanlar için Allah Teâlâ'dan korkup dini vazifelerini güzelce yerine getirenler için. Rablerinin yanında âhiret âleminde ağaçlarının altlarından ırmaklar akar cennetler bağlar, bahçeler pek hoş, ebedî ikametgâhlar vardır. O takva sahipleri orada o cennetlerde ebedî olarak devamlı olarak kalacaklardı Ve o takva sahipleri için orada kusurlardan hayz gibi ve diğer pis görülen şeylerden, arızalardan tertemiz eşler vardır ve bununla beraber hepsinin üstünde Allah Teâlâ'nın büyük bir rızâsı vardır işte en büyük saadet, bu ilâhi uzaya nail olmaktır. Ve Allah Teâlâ kullarını hakkıyle görücüdür. Bütün kullarının yaptıklarını bilir, görür, ona göre mükâfat veya ceza verir. İşte takva sahibi kullarının o güzel hallerini de bilir olduğu için onlar için cennetlerin! hazırlamış, ve onları en mukaddes bir gaye olan kendi ilâhî rızâsına mazhar buyurmuştur. Ne mutlu bu saadete nail olanlara. Bir hadisi şerif şu mealdedir. Allah Teâlâ, âhirete cennet ehline hitaben buyuracaktır ki Ey cennet ehli! Benden razı oldunuz mu? Onlar da diyecekler ki Ey Rabbimiz! Biz senin itaatinde devamlıyız, saadet, yardım sendendir, hayır senin kudret elindedir. Biz nasıl razı olmayız, kimseye vermediğin nîmetleri bizlere verdin, Cenâb-ı Hak da buyuracak ki Ondan, daha üstününü sizlere vereyim mi? Onlar da diyecekler ki Ey Rabbimiz! Ondan daha üstün hangi şey vardır? Hak Teâlâ hazretleri de tekrar buyuracak, yani kendilerine mukaddes katından ilham kılacaktır ki Ben size rızamı helâl ve ihsan kıldım ki, artık bundan sonra sizlere ebediyen hışım ve gazapta bulunmayacağım. Ne muazzam bir müjde, ne sonsuz bir nîmet ve saadet! Cenab'ı Hak cümlemizi böyle bir ilâhî iltifata mazhar buyursun. Amin... ki. Ey Rabbimiz! Biz muhakkak îman ettik, artık bizim için günahlarımızı bağışla ve bizleri o ateş azabından koru, derler. 16. Onlardır ki o takva sahihi zatlar veya Allah'ın muhterem kulları o kimselerdir ki Ey Rabbimiz! Sen âlimsin, bilirsin ki, bîz muhakkak İman ettik senin birliğini, yaratıcılığını, bütün ilâhî hükümlerini tasdik ve tazimde bulunduk. Artık bizim için lütfet, insanlık icâbı işlediğimiz günahlarımızı mağfiret buyur onları af et ve gizle ve bizleri o ateş azabından cehennemin o dayanılmaz ateşinden koru derler. Böyle dua ve niyazda bulunurlar. İşte mü'minlere lâyık olan da böyle ibâdet ve taatlarına güvenmeyip dâima Cenabı Hak'kın af ve keremine Onlar, sabır edicilerdir, sadıktırlar, ibâdetlere devam edenlerdir, infak edenlerdir, seher vakitlerinde de istiğfarda bulunanlardır. 17. Onlar yani o takva sahibi zatlar sabır edicilerdir. Kendilerine gelen sıkıntılara tehammül edicidirler ve sadıktırlar. Sözleri, özleri doğrudur, gizli ve acil; olarak sadakat sahibidirler. İbadetlere devam edenlerdir Kanıt, yani İlâhî emirlere karşı itaatkârdırlar. İnfak edenlerdir mallarından fakir ve zayıflara sadaka verir ve yardımda bulunurlar. Seher vakitlerinde de istiğfarda namazda, niyazda ilâhî affı istirhamda bulunanlardır. İşte takva sahibi olan zatlar, bu seçkin vasıflara sahip bulunurlar. Ne güzel bir hayat tarzı! § Sabır Acıya katlanmak, hoşa gitmeyen hallerde telâş göstermeyip sızlanmadan tahammül etmektir. Akıl ve şeriatın uygun görmediği hususlarda nefsi tutmak ve men ederek onları işlemekten kaçınmaktır. Günahlardan kaçınarak nefsin bu konudaki temayüllerine karşı direnmeye sabır anil maaşi denir. Gelen musibetlere, kederlere tahammül etmeye de sabr alel' mesaib denilir ki karşıtı ce'zadır. Maamafih sabır genel manalı bir kelimedir. Yerine göre şecaat, kanaat, sır saklama, gönül genişliği mânasında da kullanılır. Sabrın sonu zaferdir. Müdafaası mümkün, din ve ahlâka aykırı olan şeylere karşı tahammül etmek ise sabır değil, bir meskenettir. 'Sensin eden imdat ile memnun zuefayı" "Dîl katre'i simab şud ey sabr gücai" § Seher Fecrin doğusundan biraz evvelki vakittir ki, güneş tekrar doğmaya, insanlık âlemine yeni bir hayati faaliyeti gelmeye yüz tutmuş olur. Bu, bir feyizli andır, temiz ruhların neşelenecekleri bir zamandır. Kalplere bir ilâhi zevk ve ferahlığın tesir edeceği ruhanî bir demdir. Binaenaleyh böyle bir zamanda gaflet uykusundan uyanarak namaz kılmak, zikir ve teşbihle bulunmak, Cenâb-ı Hakka kullukta bulunarak dua ve niyaza devam etmek ne güzide bir harekettir. Nasıl, güzide olmasın ki, bu anda yapılan ibâdetlere, istiğfarlara Kur'an lisânı ile büyük bir kıymet veriliyor. Artık bu pek kıymetli bir zamanın feyizlerinden nasip almaya çalışmalı değil miyiz? "Ref eder did ar ve çilinden nikahın vakti s'u' "Anı seyreyler o kim bidâr olur vakti seher" Sabah vakti, yüzünden peçesini kaldırır. Seher vaktinde uyanık olan kimse onu Allah Teâlâ, kendisinden başka bir ilâh bulunmadığına adaletle kaim olarak şahitlik etmiştir. Melekler de, İlim sahipleri de - şahitlikte O aziz, hakîmden başka asla bir ilâh yoktur. 18. Bu âyeti kerime, Hz. İsa gibi bazı zatlara ilahlık isnat edenleri reddetmekte, Allah'ın birliğinin en kuvvetli delillerle sabit ve tasdik edilmiş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki Allah Teâlâ kendisinden başka bir ilâh bir mabut, bir kâinatı yaratan bulunmadığına adaletle kaim olarak bütün evreni bir adalet, bir intizam üzere yaratmış, her irâdesi ve takdiri birer hikmet ve menfaate dayanmış olarak şahitlik etmiştir yâni Allah'ın birliğini dış alemde ve insanlardaki sonsuz yaratış delilleriyle ve indirmiş olduğu mucize âyetleriyle beyan ve isbat buyurmuştur. Meleklerde ikrar ve imân suretiyle bu şahitlikle bulunmuşlardır. İlim sahipleri de Cenab'ı Hakkın varlığını, birliğini, yaratıcılığını bilip bunu isbat için bir nice yaratma ile ilgili, şer'î deliller irad etmişlerdir. Bu İlim sahiplerinden maksat, ya bütün yüce peygamberlerdir, veya bütün mü'minlerin âlimleridir, veyahut muhacirler ile ensarı kiramdır. Evet! Bütün bu yüce zatlar, Allah'ın birliğini bilip itirafta, şahadette bulunmuşlardır. Çünkü, açıktır ki O aziz, hakîmden o kudret ve hikmet başka ibâdet ve itaate lâyık yaratıcılık ve mâbudluk sıfatına sahip asla bir ilâh yoktur. Artık bu açıklık meydanda iken bunun tersi nasıl kabul edilebilir. Bir kısım m ah I u kat a ilahlık isnat edilerek Cenâb-ı Hakkın insanlığa ihsan buyurmuş olduğu İslâm dinin yüce beyanlarına nasıl muhalefet edilebilir?19. Şüphe yok ki Allah katında din, İslâm'dan ibarettir. O kendilerine kitap verilmiş olanların ihtilâfta bulunmaları ise kedilerine İlim geldikten sonra sırf aralarındaki hasetten dolayıdır. İmdi her kim Allah'ın âyetlerine küfür ederse, şüphe yok ki Allah Teâlâ hesabı süratli olandır. 19. Bu âyeti kerime de Cenab'ı Allah'ın birliğini söylemekle hakkaniyet üzere kurulmuş olan dinin, yalnız İslâm dininden ibaret olduğu şöylece bildirilmektedir. Şüphe yok ki. Allah katında makbul, rızayı ilâhîsine uygun olan dîn, İslâm'dan ibarettir. Peygamberler vâsıtasiyle bütün insanlığa tebliğ buyurulmuş olan din yolundan ve yüce şeriattan başka değildir. O kendilerine kitap verilmiş olanların Yahudilerin, Hıristiyanların ve kendilerine kitap verilmiş olan daha evvelki kavimlerin ihtilafta bulunmaları bunlardan bâzıları, İslâm dininin hak olduğunu kabul ettikleri halde bâzılarının bunu tamamen inkâr etmeleri, ve bazılarının Allah'ın birliği hususunda ihtilâfa düşüp teslis görüşünü benimsemeleri veya Hz. İsa'ya, Hz. Uzeyre Allah'ın oğlu demeleri, bâzıları risaleti Muhammediyyeyi kabul ettikleri halde bir kısmının da onu inkâra cüret göstermeleri ise kendilerine İlim geldikten sonra Allah Teâlâ'nın birliğine, yaratıcılığına dâir âyetler, mucizeler zuhura geldiği halde, ve son peygamberin peygamberlik ve risaleti isbatına muvaffak olduğu harikalar vasıtasıyla görüldüğü halde o ihtilâf o kavimlerin aralarındaki sırf hasetten kıskançlıktan, riyaset hırsından dolayıdır. Bu ne kadar cahilce, ihtiraslıca bir hareket! İmdi her kim Allah'ın âyetlerine küfrederse onun birliğini, peygamberlerinin peygamberlik ve risâletini isbat eden âyetleri mucizeleri inkâr eylerse mutlaka lâyık olduğu cezalara yakında kavuşacaktır. Evet. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hesabı suratlı olanlar Onların muhasebelerini pek çabuk görerek kendilerine lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Artık kendileri düşünsünler! § İmân Lügatta bir şeye inanmaktır, bir kimseyi veya bir haberi tasdik etmektir, onun doğru olduğunu itiraf ta bulunmaktır. Şeriat dilinde ise peygamberlerin Allah tarafından tebliğ buyurmuş oldukları şeyleri kesin olarak tasdik eylemektir. Bu gibi hakikatlara kalben, vicdanen kat'î surette inanmak bir imandır. Bunları lisânen söyleyip itiraf etmek de ikrardır. Bir kimsenin imânı, başkalarınca, ikrariyle anlaşılmış olur. İmân sahibine "Mü'min" imân edilen şeye de "mü'nemün bili" denir, İmân zıddı "küfür" dür ki, bu da inkârdan ibarettir, İmân edilmesi lâzım gelen şeylerden herhangi birini inkâr etmek bir küfürdür. Meselâ Cenâb-ı Allah'ın varlığını inkâr, küfür olduğu gibi onun peygamberlerinden, kitaplarından herhangi birini inkâr etmek de bir küfürdür. Küfür lügatte örtmek, gizlemek demektir. Mukaddesattan herhangi birini inkâr adan da onu ört mü; va gizlemiş olacağından dolayı küfr ile vasıflanmış olur. Nitekim bir nîmetin kadrini bilmeyip örtbas etmeye de "küfranı nîmet" denir. Küfür sahibine "kâfir" denilir. Birisini küfre nisbet etmeye de "tekfir" denir. § İslâm Lügatte ihlâs teslim olmak, baş eğmek mânâlarına gelir. Şeriat lisanında Yüce Peygamberlerin tebligatını her şekliyle kabul edip beğenerek Cenâb-ı Hakka itaat ve inkiyat etmektir, İmân ile İslâm, lügat manaları İtîbariyle birbirinden ayrılırsa da şeriatına itibariyle birdirler. Her mümin, müslimdir, ve her müslim, mü'm i ini ir. Maamafih İslâm lâfzı din mânasına da gelir. Nitekim şeriat, millet lâfızlar! da din mânasında kullanılmıştır. İslâm lâfzı, imânın alâmeti, meyvesi olan namaz oruç, hac gibi salih amellere de itlak olunur. İslâm lâfzı, bir de kalben tasdik etmeyip zahiren kabul etmek manasında da kullanılır. Kalben inkar ettiği halde lisânen "ben müslümânım" diyen bir şahsın İslâmiyeti gibi ki, bu münafıkça bir hareket olacağından Allah katına makbul olmadığı gibi şer'an da İslâm'dan sayılmaz. § Din Allah Teâlâ tarafından konulmuş bir kanuni mübindir ki, insanlara Cenab'ı Hakkın varlığını, birliğini, azamet ve ulühiyyetini bildirir, insanları yaradılışlarındaki gayeden haberdar eder. insanlara vazifelerini, hidâyet ve saadet yollarını gösterir. Akıl sahiplerine kendi güzel istekleriyle bizatihi hayır olan işlere sevk eyler. Bu ilâhî kanunu Yüce Peygamberler Allah tarafından vahiy yoluyla olarak ümmetlerine tebliğ buyurmuşlardır. İnsanlar tarafından din adına tertip ve tanzim edilmiş veya ilâhi bir dinin adına bir takım uydurma hükümleri kapsayan şeylere din denilmesi, kendi mensuplarına göredir. Yoksa bunlar asla ilâhî dîni mahiyetine sahip, insanlar için birer kurtuluş rehberi olmak meziyetini içerir değildirler. Din tabiri lügat itîbariyle adet, siret, itaat, siyaset, rey, hüküm, ceza mânâlarında da kullanılmıştır. Cenab'ı Hakkın bizlere ihsan buyurmuş olduğu ilâhî, hakîkî dîne, tevhid dini, denildiği gibi, İslâm dini de denir ve yalnız din, yalnız İslâm da denilir. Bu dini mübin, insanlığın İlk ve son dinidir. Şöyle ki insanlığın babası olan Hz. Âdem aleyhisselâm nail olduğu ilâhî vahyi sayesinde kendi evlât ve torunlarına bu tevhid dînini tebliğ etmişti. Ancak bir müddet sonra insanlar arasında cehalet alâmetleri yüz göstermiş, gitgide bir takım batıl inançlar türemişti. Fakat vakit vakit peygamberler gönderilmiş, onlara semavî kitaplar verilmiş, onlar da ümmetlerini tevhid dinine, İslâm dinine davet etmiş, o peygamberlere bir takım zevat tabii olarak hidâyete ermiş, bir takım kimseler de şeytanlara uyarak din fikrinden mahrum kalmış, dalâlet içinde yaşayıp gitmişlerdir. Nihayet din ve İslâmiyet yıldızı sönmüş iken Cenab'ı Hak insanlığa en muazzam bir lütuf, en nuranî bir rehber olmak üzere Muhammed, aleyhisselâtı vesselam efendimizi son Peygamber olmak üzere bütün insanlık âlemine peygamber tayin buyurmuştur. O eşsiz Peygamber ise Allah'ın yardımına mazhar olarak tevhid dînini fevkalâde bir azim ve gayretle neşre başlamış, evvelâ kendi muhitini aydınlatmaya çalışmış, muhitinin etrafında bulunan ve kendilerine ehli kitap deniler Yahudiler ile Hiristiyanları da bu dinî mübine davet ederek bu hususta nice harikalar, mucizeler göstermiştir. İşte bu. Yüce Peygamberimizin bütün beşeriyete tebliğ ettiği; bir ilâhî dîndir, bir tevhit dînidir, bir İslâm dînidir. Allah katında makbul olan dinde bu İslâm dininden başkası değildir. İşte bu âyeti kerime de bunu anlatmaktadır. Bu, apaçık İslâm dinidir ki Bütün insanlığı hitap edip onlara hidayet, saadet yollarını göstermektedir. Bütün insanlar âlemi bu dinî mübine muhtaçtırlar, insanların hakikatlardan haberdar olabilmesi için, Cenâb-ı Hakkın rızâsına muvafık fiil ve hareketlerde bulunabilmesi için bu dîni mübinden daha mukaddes bir rehber bulunamaz. Bu mukaddes din, haddizatında bütün insanlık için en mühim bir ihtiyacı ruhi ve manevî ki, bu ihtiyaç tatmin edilmedikçe insan için kalp temizliğine, vicdan rahatlığına ruh yüceliğine nailiyet imkânı bulunamaz. Güzel ahlâkın esası, dayanışma ve muhabbet üzerine kurulma bir medeniyetin en birinci dayanağı bu dîni mübindir. Dinsiz bir milletin maddî varlığı geçicidir. Hakikat nazarında hiç bir kıymeti yoktur, sönmeğe mahkumdur. Binaenaleyh insanlar yalnız dünya varlığını, dünya zevkini bir gaye bilmemelidirler. Yanlış, uydurma düşüncelere tabi olmamalıdırlar. Kutsallığı güneşlerden daha parlak olan dîni İslâm'ın yüce gölgesine iltica etmelidirler ki o sayede birer temiz ruha, güzel içtimaî birer terbiyeye, umum insanlık hakkında pek hayırlıca bir vicdana nail olabilsinler. İtisam eylemeyen habli metini şer'e Evci balayı kemelâtâ su üt eyleyemez. Şeriatın sağlam ipine sarılmayan Olgunlukların zirvesine Artık seninle mücadelede bulunurlarsa de ki Ben nefsimi Allah Teâlâ'ya teslim ettim, bana tabi olanlar da. Ve kendilerine kitap verilmiş olanlar ile iiminilere de de ki İslâmiyeti kabul ettiniz mi? Eğer İslâmiyeti kabul etmişler ise şüphesiz hidayete ermişlerdir Ve eğer kaçınırlarsa senin üzerine lâzım gelen ancak tebliğdir. Allah T e âlâ ise kulları büsbütün görücüdür. 20. Bu âyeti kerime; İslâmiyeti kabul edenlerin hidayete erdiklerini, doğru olduğu delil ile ortaya çıkmış olan İslâm dinini kabul etmeyenler ile de tartışmaya hacet bulunmadığını, yalnız bu hakikati tebliğ ile irşad vazifesinin yapılmış olacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki Hz. Peygamber, Necran müşrikleri gibi inkarcıları İslâm dînine davet etmiş, bu dinin doğruluğunu, yüceliğini gösterir âyetleri, delilleri de getirmişti, buna rağmen yine küfürlerinde ısrar edip dururlarsa cezalarını bulacaklarını kendilerine ihtar buyuruyor. Artık seninle ey Rasûli Ekrem mücadelede din hakkında münakaşada bulunurlarsa onlara karşı tekrar münazaraya, deliller getirmeye hacet yok, onlara de ki Ben nefsimi Allah Teâlâ'ya teslim ettim. Onun birliğini tasdik, onun ortak ve benzerden uzak olduğunu bilip onun tevhid dînini sizlere tebliğ ve o dinin hak olduğunu delil ile isbat eyledim, artık mücadeleye lüzum yok bana tâbi olanlarda o apaçık dîni kabul edip hakka nefislerini teslim eylemişlerdir. Ve kendilerine kitap verilmiş olanlar ile ehli kitap denilen Yahudiler ve Hıristiyanlar ile ümmîlere Arap müşriklerine de ki İslâmiyeti kabul ettiniz mi? Benim gibi nefsi hakka teslim ederek İslâm şerefine nail oldunuz mu? Sizleri İslâmiyeti kabul etmeye sevk edecek deliller gelmiştir. Eğer onlar İslâmiyeti kabul etmişler dalâletten kurtularak İslâm dairesine girmişler ise şüphesiz hidayete ermişlerdir. Nefislerine fâide sağlamış karanlıktan kurtularak aydınlığa kavuşmuş olurlar. Ve eğer İslâmiyeti kabulden kaçınırlarsa Habibim!. Sana bir zarar vermiş olamazlar. Kendi nefislerine zulüm etmiş, kendilerini ebedî felâkete maruz bırakmış olurlar, senin üzerine lâzım gelen ancak tebliğdir. Dîni hükümleri bildirmektir, tavsiyedir, hidayet yolunu göstermektedir. Sen ise bu vazifeni yapmış bulunmaktasın. Onları fiilen hidayete kavuşturmak sana ait değildir. Allah T e âlâ ise kulları büsbütün görücüdür Onların İman edip etmeyenlerin! bilir, her birisi hakkında ameline, itikadına göre mükâfat ve ceza verir. Binaenaleyh insanlar selâmet ve hidayete nail olmak isterlerse hakkı kabul etmelidirler. Kendilerine tebliğ ve tavsiye edilen faziletleri ve olgunluklar! Maalmemnuniye kabul etmekten kaçınmalıdır. Sonra kendi hayatlarına suikast etmiş olurlar. Hakka karşı bile bile muhalefette bulunanlar ile tartışma ve mücadele ise O kimseler ki. Allah Teâlâ'nın âyetlerini inkâr ve peygamberleri haksız yere öldürürler ve insanlardan adaletle emredenleri de öldürürler, artık onları elem verici bir azap ile müjdele! 21. Bu mübarek iki âyet. Peygamberlerin tebligatını kabulden kaçınan inkarcıların üç türlü canice hallerini, ve onların maruz kalacakları felâketleri şöylece beyan buyurmaktadır O kimseler ki. Allah Teâlâ'nın âyetlerini Peygamberlerine vermiş olduğu kitapları, ve Yüce Allah'ın varlığına kudret ve azametine delâlet eden harikaları, mucizeleri inkâr ederler. Bunlardan bir kısmını, hattâ birini inkâr dahi umumunu inkâr demektir. Meselâ Kur'ân'ı Kerim bir ilâhî kitaptır, bir semavî mucizedir, buna dair geçmiş kitaplarda malûmat vardır. Artık Kur'ân'ı Kerim'i inkâr eden bir kimse, veya bir kavim, bütün bu kitapları inkâr etmiş olur. ve Peygamberleri haksız yere öldürürler vaktile Yahudiler bir çok Peygamberleri öldürmüşlerdi, sonrakiler de buna razı bulunmuş ve hattâ ellerinden gelseydi son peygamber Hz. Muhammed'in de hayatına kastedeceklerdi. Binaenaleyh bu itibarla bunların hepsi de peygamberler katili sayılmaktadırlar, ve insanlardan adaletle emredenleri de öldürürler Bir muhitin kalkınması, aydınlanması için içlerinden seçkin, dindar, bilgili bir zümrenin bulunmasına ihtiyaç vardır. Bu gibi zatların pek hayırlı olan öğütlerini, tavsiyelerini, iyiliği emretmelerini, kötülükten alıkoymalarını memnuniyetle telâkki etmek lâzımdır. Fakat güzel bir terbiyeden, akıllıca bir düşünceden mahrum olanlar, veya şahsî, ganî bir menfaat peşinde koşanlar, bu gibi pek hayırlı, âmme hakkında pek faideli olan tavsiyeleri, emirleri, yasakları hoş görmezler bunların sahiplerinin hayatına kastederler. Nitekim vaktiyle Yahudiler, Peygamberleri müdafaa eden zatlardan yüz on iki kişiyi bir günde şehit etmişlerdi, artık onları elim pek feci, pek ağırtıcı bir azap ile müjdele. Onların görecekleri şey böyle bir azaptan başka değildir. Bu azap ile sakındırma keyfiyeti, onlara karşı bir alay, bir küçümseme olmak üzere "müjde" diye beyan olunmuştur. Eshabı kiramdan Abdullah Ibni Cerrah radıyallahu teâlâ anh - diyor ki Ben Resulellahtan sordum ki; kıyamet gününde azabı en çok olan şahıs kimdir? Buyurdu ki Bir Peygamberi veya iyiliği emr eden, kötülükten alıkoyan bir zatı öldüren İşte onlar, amelleri dünyada da, âhirette de batıl olan kimselerdir. Ve onlar için yardımcılardan bir fert de yoktur. 22. işte onlar o âyetleri inkâr, peygamberleri ve iyiliği tavsiyede bulunanları öldürenler yok mu? İşte o caniler amelleri dünyada yapmış oldukları sadakaları, vücude getirdikleri maddî faideli şeyleri dünyada da âhirette de batıl kendileri için fâide teşkil etmekten uzak olan kimselerdir onlar ölünce bütün bunlardan mahrum kalacakları gibi, âhireti inkâr eden. Yüce Yaratıcının emirlerine muhalif oldukları için onun âhirette lûtfuna mazhar olmak şansını da daha dünyada iken elden çıkarmış bulunacaklardır. Bu ne felâket! ve onlar için yarın âhiret âleminde yardımcılardan bir fert de yoktur öyle küfür ve isyan ile hayatı terk edenler hakkında hiç bir kimsenin yardım etmesine, şefaatte bulunmasına imkân bulunmamaktadır. Elbette öyle inkarcı, inatçı kimselerin âkibetleri böyle bir felâketten, mahrumiyetten başka Görmedin mi kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanları ki, aralarında hüküm etmesi için Allah'ın kitabına davet olunurlarda sonra onlardan bir zümre yüz çevirir. Ve onlar kaçınan kimselerdir. 23. Bu âyeti kerime, ellerindeki kitapların bile ahkamına muhalefet eden yanlış ümitlere düşen, hakikati kabul etmeyen kimselerin maruz kalacakları uhrevî mesuliyetlere bir uyanma, vesilesi olmak üzere işaret buyurmaktadır. Şöyle ki Habibim! görmedin mi? ne şaşılacak hâl kendilerine kitaptan Tevrattan bir nasip bir bilgi ilimler ve hüh imlere dair ve bilhassa son peygamberin vasıflarına ait malûmat verilmiş olanları ki, aralarında hükmetmesi hakem mevkiinde bulunması, âhir zaman Peygamberinin vasıflarını kendilerine göstermesi için Allah'ın kitabına Tevrata müracaata davet olunurlar da bu müracaattan sonra onlardan bir zümre yüz çevirir. Tevratın o beyanlarına iltifat etmez, ve onlar o zümre veya onların mensub oldukları kavim, zaten Hakkı kabulden kaçınan batıl üzerine İsrar eden kimselerdir artık onlardan ne beklersin?24. Bu da onların "bize ateş sayılı günlerden başka asla dokun-mayacaktır" demelerinden meydana gelmektedir. Ve onları dinlerinden iftira ettikleri şeyler aldatmıştır. 24. Bu da böyle Hakkı kabulden yüz çevirmeleri de onların bize yaptığımız günahlardan dolayı ateş cehennem azabı sayılı günlerden yanî Sığır buzağısına tapmış olduğumuz günler miktarından başka asla dokunmayacaktır demelerinden ileri gelmektedir. Bu cahilce bir kanaattir, ve onları dinlerinde kendileri uydurup iftira ettikleri şeyler Meselâ Buzağı mes'elesi. Peygamber olan babalarının kendilerine şefaat edecekleri ve saire gibi kuruntular aldatmıştır böyle ümide Onları o vukuunda şüphe olmayan gün için topladığımız ve her şahısa kazanmış olduğu şey ödenecek olan zaman -onların hâli- ne olacaktır. Ve zulüm olunmuş olmayacaklardır. 25. Ne beyhude ümit! Bu nasıl olabilir? onları o İslâm dînini kabul etmeyen inkarcılar! o vukuunda şüphe olmayan meydana geleceği nice delilerle sabit bulunan gün için o kıyamet vakti, o mükâfat ve mücazat zamanı için topladığımız ve her şahsa dünyada iken kazanmış olduğu şey bütün amellerinin cezası, karşılığı ödenecek olan zaman -onların hâli- ne olacaktır, ne kadar acayip! Onlar hiç düşünmezler mi? Öyle iddiaları gibi geçici bir azap ile kurtulacaklarını nasıl iddia edebiliyorlar? Özellikle küfrün cezası ebedidir. Bunu bilmeler! icabetmez mi? onlar bütün insanlar zulüm olunmazlar herkese istihkakına göre muamele yapılır. Bir kimsenin haksız yere azabı arttırılmaz, sevabı da eksiltilmez, İlâhî Adalet buna müsait değildir. § Bu mübarek âyetlerin nüzul sebebi hakkında şöyle rivayetler vardır 1 - Rasüli Ekrem, sallâllahû aleyhi ve sellem efendimizin mübarek vasıfları Tevratta anlatılmıştır. Yahudilerin âlimleri bunu biliyorlardı. Bu hususa dair Tevrata müracaat etmeleri kendilerine emir olunmuştu. Onlar ise bile bile inkâra devap edip bu müracaattan kaçınmışlardı. İşte bu âyetler bunu bildirmektedir. 2 - Fahri kâinat hazretleri. Yahudilerin dershanelerine teşrif etmiş, onları İslâm'a davet buyurmuş; onlar da Sen hangi din üzeresin? Diye sormuşlar, Rasüli Ekrem de Ben İbrahim aleyhisselâmın dini üzereyim, yâni Benim dinim de onun dinidir, bütün ilâhî dinler esasen bir olup, müslümanlıktan ibarettir, diye buyurmuş. Onlar ise Hayır. İbrahim aleyhisselâm Yahudîdir, demişler. Peygamber efendimiz de buyurmuş ki, öyle ise Tevrat'i getirin bakalım, yâni buna dair tevratta ne vardır ki, ona dayanarak böyle iddia ediyorsunuz? Onlar ise bundan kaçınmışlar, Tevratta iddialarını isbat edecek bir şey bulunmadığını bildikleri için t evrat a müracaat edememişlerdir. İşte bu âyetler bu hâdise üzerine nazil olmuştur. 3 - Yahudîlerden şerefli bir aileye mensup bir erkek ile bir kadın zinada bulunmuşlardı. Tevratın hükmüne göre recmedilmeleri, yâni taşlanarak öldürülmeleri icab ediyordu. Bundan kurtulmak ümidi ile Rasûli Ekrem efendimize müracaat ettiler, o da bunların recmedilmelerine hükmetti fakat onlar buna razı olmadılar, böyle bir hükmü inkâr ettiler, peygamber efendimiz emr etti, haydi Tevrat'ı getiriniz, oradaki hüküm de böyledir, diye buyurdu. Tevrat'ı getirdiler, Yahudîlerden Abdullah İbni Surya, Tevrat'ı okumaya başladı, recim âyeti gelince üzerine elini koyup onu okumadan geçti. Orada bulunan Abdullah ibnî Selâm, bu keyfiyeti haber verince Abdullah elini çekti, recim âyeti görüldü. Rasûli Ekrem'in emriyle o iki şahıs recmedildi, Yahudîler ise bundan çok kızdılar, Tevrat'ta da mevcut olan bu hükmü bildikleri halde bundan kaçınmışlardı bunun hükmüne rıza göstermemişlerdi. İşte bu âyetler bunun üzerine indirilerek şeref verilmiştir. Maamafih bu âyetlerin hükmü, bu gibi hakikatları gizleyen ve inkâr edenlerin hepsine de De ki Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çeker alırsın ve dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil kılarsın. Hayır senin kudret elindedir. Şüphe yok ki, sen her şeye fazlasıyla kadirsin. 26. Bu iki âyeti kerime gösteriyor ki; Bütün kâinatta hakikaten hakim olan, ve tasarruf eden zat, Cenab'ı Haktan başka değildir. Bütün kâinatta meydana gelen değişikliklerin varlığı, bu ilâhî hakimiyetin birer parlak açık delilidir. Binaenaleyh, İslâmiyetin galibiyetine, bir çok yerlere yayılacağına dâir olan Hz. Peygamber'in beyanlarının imkânı da, tahakkuk edeceği de böyle hârikaları vücude getirmekte olan kerem sahibi yaratıcının irâde ve kudret bakımından asla uzak görülemez, nitekim tahakkuk da etmiştir. İşte buyunıluyor ki Yüce Resulüm! Senin gelecekte nice muvaffakiyetlere nail olacağını uzak görenler varsın öyle görsünler! Sen de ki. Ey Allah'ım! Ey mülkün sahibi! Sen mülkü malı, makamı, maddî ve manevi işlerde tasarrufu dilediğine verirsin buna kimse mâni olamaz. Ve mülkü dilediğinden irade buyurmuş olduğun şahıstan veya kavimden çeker alırsın buna da kimse engel olamaz. Ve dilediğini aziz edersin dilediğin kulunu dünyada da âhirette de yardım ve başarıya ulaştırarak kadrini yükseltirsin. Dilediğini de zelîl kılarsın nimetten, devletten mahrum bırakırsın. Hiç bir kimse bizzat bir şeye sahip değildir. Veren de alan da ancak Allah Teâlâ'dır. Ya Rabbi! hayır senin kudret elindedir. Bütün hayır, bütün izzet ve şeref senin irade ve kudretine bağlıdır. Artık hiçbir kimse nail olduğu bir nimetten, bir devletten dolayı mağrur olarak nîmete karşı nankörlükte bulunmamalıdır. Bunu Cenab'ı Hakkın bir lütuf ve keremi bilip karşılığında şükrünü ifaya çalışmalıdır. Şüphe yok ki, sen ey Yüce mabud, ey Yüce Yaratıcı herşeye fazlasıyla kadirsin senin kudretin sonsuzdur. Mülkünde dilediğin gibi tasarruf Ceceyi gündüz içine tıkarsın, gündüzü de gece içine tıkarsın, ve diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın ve dilediğine hesapsız olarak rızık verirsin. 27. Ey hikmet sahibi Yüce Yaratıcı! Sen geceyi gündüz içine tıkarsın geceleri kısaltır, gündüzleri uzatırsın gündüzü de gece içine tıkarsın vakit vakit zamanlarda değişiklikler vücude getirirsin. Gâlı gündüzler uzanır ve gâlı geceler uzanır, bütün bu tabiat olayları, birer hikmete dayanarak ilâhî irade yönünde cereyan eder durur. Ve Ey Rabbim! Sen diriyi ölüden çıkarırsın hayat sahiplerini maddelerden, nutfelerden vücude getirirsin, bir katreden bir hayvan, bir yumurtadan bir piliç meydana çıkarıverirsin, bunun aksine ölüyü da diriden çıkarırsın hayvanlardan nutfeleri Yumurtaları, hayata hizmet eden sütleri vücude getirir verirsin. Manevî bakımdan da cahillerden alîmleri, kâfirlerden müslümanları ve bunun .aksine alimlerden cahilleri, müslümanlardan da kâfirleri yaratırsın. Nitekim Azerin sulbünden İbrahim Aleyhisselâm, Nuh aleyhisselâm'ın sulbünden de Kenan vücude getirilmiştir. Bütün bunlar birer hikmet gereğidir. Binaenaleyh kötülüğü yaratan da Cenâb-ı Haktır. Fakat ona rızâsı yoktur. Kullar, kendi sahip oldukları kabiliyetlerini suistimal ederek irade ve seçimlerin! şer tarafına yöneltirlerse Cenâb-ı Hak da onların bu haleti ruhiyelerine, bu şahsî arzularına binaen şerri vücude getirir. Bu bir hikmet gereğidir. Teklifin ve mükellefiyyet kanununun bir neticesidir. Yoksa Cenab'ı Hak, daima kullarına hayırlı şeyleri emreder. Ey Rabbim! Sana şükür ederiz, sen merhametlilerin en merhametlisisin ve dilediğine hesapsız olarak lütuf hazinelerinden meşakkatsiz olarak rızık verirsin maddî ve manevî nice nîmetlere nail kılarsın. Artık Peygamber efendimizi de birçok galibiyetlere muzafferiyetlere fetihlere mazhar buyuracağını kim uzak görebilir? Nitekim bu sonsuz nîmetler, Hz. Peygamber hakkında tecelli etmiştir. § Bu âyetlerin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki Rasılli Ekrem hazretleri, Hendek savaşı sırasında Medine-i Münevvere'yi müdafaa için bir hendek kazılmasına lüzum görmüştü. Bu sırada bazı mucizeler vücude gelmişti. Bu cümleden olarak az bir yemek ile bir çok mücahitler dövüyorlardı. Bu esnada hendek kazılırken içinden bir büyük kaya çıktı, bunu külünkler kıramıyordu. Rasılli Ekrem efendimiz külüngü mübarek eline aldı, bismillah diyerek bir kere vurdu, o kayanın üçte biri kırıldı. Hemen Allahu ekber! Bana Şam'ın anahtarları verildi, vallahi Şam'ın kırmızı köşklerini görüyorum diye buyurdu. Sonra bismillah diyerek o kaya bir idilimi; daha vurdu, onun üçte biri de kırıldı. Hz. Peygamber Allahu ekber. Faris ikliminin anahtarları bana verildi, valahi ben şimdi Medain şehrinin beyaz köşklerini görüyorum diye buyurdu. Üçüncü bir defa daha bismillah diyerek o kayaya İdilimi; ile vurdu, kayanın tamamı parçalanmış oldu. Bu kere de Allahu ekber! Bana Yemenin anahtarları verildi. Vallahi ben şimdi San'anın kapılarını görüyorum" diye buyurdu. Ümmetinin oralara hakim olacağını eshabı kiramına müjdeledi. Bunu duyan bir takım münafıklar, bakınız, müslümalar kendilerini bir avuç Mekke müşriklerinden müdafaa için hendek kazmaya mecbur oluyorlarken buna rağmen nice büyük yerlere hakim olacaklarını ümit ediyorlar, diye söylenip durmuşlardı. İşte bu gibi cahilleri ikaz ve Yüce peygamberimizi tasdik ve teselli etmek bu mübarek âyetler nazil olmuş, filhakika biraz sonra da o büyük fetihler vücude gelmiştir. Artık öyle İslâmiyetin yüceliğini takdir etmeyen, müslümanların yükselmesine muvaffakiyetini arzu eylemeyen, din düşmalarına karşı uyanık bulunmak, onların dostluğuna aldanmamak lâzımdır. İşte hikmet dolu Kur'an'ı Kerim, bizleri bu hususta da ikaz buyurmaktadır. § Mülk Kudret, tasarruf, kendisinde istenildiği gibi tasarruf olunacak şey demektir. Meselâ Bir insanın kazandığı bir para kendisinin bir mülküdür. Bunu dilediği gibi sarf edebilir. Maamafih mülk maddî olduğu gibi manevî de olabilir. Meselâ Servet, makam, vücut sıhhati, güzellik, birer maddî mülk demektir. Akıl, zekâ, güzel ahlâk, ilim ve irfan da birer manevî mülktür. Bütün bunları bizlere ihsan eden Cenab'ı Haktır. % Hayır, iyilik, herkesin muhabbet ve rağbet ettiği faideli şey Allah rızâsını kazanmaya vesile olan güzel ameller demektir. Hayır iki kısımdır. Biri mutlak hayır ki, her durumda ve herkesçe istenilir. Cennet gibi. Diğeri de mukayyet hayırdır ki, bazı kimseler hakkında hayır olduğu halde diğer kimseler hakkında şer olur. Servet gibi, bunun içindir ki, Kur'an'ı Kerim'de mal, hem hayır hem de şer olmak üzere nitelenmiştir. Diğer bir itibar ile hayır şöylece iki kısımdır Biri mutlak hayırdır ki bu haddizatında iyi, faydalı olan şeydir. Servet, güzel geçim gibi. Diğeri de ahlâkî hayırdır ki, bu da ahlâkî kanununun teklif ve tasvib ettiği şeydir. Sırf bir ahlâkî vazife olmak üzere istikamet dairesinde hareket gibi. Mutlak Hayır ile ahlâkî hayır bazen birleşir, bazen de birleşmez. Meselâ Allah Rızası için fakirlere yardımda her iki hayır mevcuttur. Gösteri; için yapılan bir yardımda ise yalnız mutlak hayır vardır, ahlâkî hayır yoktur. Hayrın karşıtı serdir. § Şer Yaramazlık, kötülük, fenalık, hayra zıt, insan tabiatına uygun olmayan şey demektir. Şerri çok olan şahısa "şerir" denir. Çoğulu "eşirradır" şerefini, maddî ve manevî varlığını muhafaza etmek isteyen bir kimse için, şerir olan kimselerden kaçınmak en birinci bir vazifedir. En tehlikeli şerir ise insanların güzel ahlâkına, güzel diyanet ve hareketine engel olmak isteyen herhangi bir şahıstır. W. Mü'minler, mü'mînlerden başka kâfirleri dostlar edînmesinler. Her kim onu edinirse Allah Teâlâ'dan -yardıma kavuşma- ilgisi kalmamış olur. Meğer ki, onlardan bir korunma için çekinecek olasınız. Allah Teâlâ ise sizi zatı uluhiyyeti hakkında sakındırır. Ve nihayet gidişi de Allah Teâlâ'yadır. W. Bu âyeti kerime, müminleri yalnız Allah Teâlâya teslime ve ona güvenmeye davet ediyor, ilâhî dîni inkâr edenleri samimî bir şekilde dost tutmanın da mahzurlarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki mü'minler samimî şekilde İslâm dîni ile şereflenenler, kendileri gibi mü'minlerden başka olan kâfirleri Allah Teâlâ ile ve onun resulünü inkâr eden kimseleri dostlar edînmesinler. Onları aralarında akrabalıktan veya cahiliyye devrindeki münasebetlerinden dolayı birer sadık dost kabul eylemesinler, onlara ciddî şekilde dost olmak tehlikesine düşmesinler. Her kim onu edinirse öyle İslâmiyeti inkâr eden, ilâhî gazaba mâruz, ilâhî muhabbetten mahrum kimseleri kendisine birer sadık dost tanıyarak onlara bir dostça bir bağlılıkta bulunursa Allah Teâlâ'dan dostluk ve yardımı kazanma gibi bir ilgisi kalmamış olur Allah Teâlâ'nın düşmanlarıyle, onun kutsî varlığını, mukaddes dinini inkâr eden kimselerle dostlukta bulunan bir şahıs, artık Cenâb-ı Hakkın dostluğuna, yardımına lâik olabilir mi? Bir kimse ezelî dostunun haksız olan düşmanlarına dost olursa artık o ezelî dostu ile ciddî şekilde alâkası kalabilir mi? Meğer ki Ey mü'minler! onlardan o kâfirlerden bir korunma için çekinecek olasınız yâni Onların düşmanlıklarından, birer zarar vermelerinden korunmak için dostluk göstermek müstesna, o zaman onlarla zahiren dostane bir vaziyette bulunabilirsiniz. Elverir ki, böyle bir hareket, başka müslümanların zararına olmasın, hakiki bir menfaatin zayi olmasını sebebiyet vermesin. Böyle zahirî bir dostluk ise kâfirlerin galebesi zamanına aittir. Veya onların ülkesinde bulunmak takdirindedir. İslâmiyetin galibiyeti zamanında ise böyle bir harekete lüzum yoktur. Mamafih İslâmiyet, daima umum insanlık hakkında hayırlı hareketi emir ettiği için gayri müslimler hakkında da müslümanlar icabeden iyilikten geri durmazlar, onlara da sadaka verebilirler, onların da haklarına riayet ederler, dinî âyinlerinin icrasına mâni olmazlar. Onlar itaatkâr bulundukça onları himayeden çekinmezler. Hattâ onların haklarında en büyük hayır isteyen olmak üzere onların da hakikî bir dinden müstefit olmalarını vicdanen arzuda bulunurlar. Ve görülen bir lüzuma binaen müslümanlar, gayrı müslimler ile zahiren bir münasebet kurarlar, sözleşmeler yaparlar, siyasi münasebetler vücude getirirler, diğer gayri müslimlere karşı müttefik olarak bir cephe alabilirler. Elverir ki, hareketleri İslâm ruhunu incitmesin. Fakat herhangi mü'm in görülen bir şahıs, kendi dinini inkâr eden kendi varlığına saldıran bir din düşmanına samimî şekilde muhabbet gösterir, onun hareket tarzını doğru görür, takdir ederse elbette hak dîn ile alâkası kalmamış, mü'minlere karşı münafıkça bir durumda bulunmuş olur. Artık onun Allah dostluğundan, ilâhî yardımdan alâkası kesilmiş olmaz mı? Velhasıl Kat'î lüzum görülmedikçe yabancılar ile samimî şekilde dostça bir tarz almamalıdır. Ancak yabancı ülkesinde bulunan bir mü'm in İslâmiyetin aleyhinde olmamak il zere kendisini korumak için onlara karşı dostluk gösterir bir vaziyet alabilir. Nitekim = Onlar yurdunda olduğun müddetçe onlarla iyi geçin. denilmiştir. Yâni onlara dost görün, onların yurdunda bulundukça. Fakat şunu da unutmamalı "Var iken elde müdara cengü gavgadır abes" "Düşmen bed tıynete amma müdaradın abes" Elde dost görünme varken cenk ve kavga abestir. Fakat kötü yaratılışlı düşmana dost görünmek abestir. Şunu da düşünmelidir ki Dünya hayatı ne de olsa fânidir. Dünya nimetleri yok olmaya maruzdur, asıl ebedî kalacak olan şey, uhrevî nîmetlerdir. O âlemde Cenab'ı Hakkın lûtf ve ihsanına nailiyettir. Binaenaleyh her dindar olan zat, bunu düşünmelidir. Adî bir menfaat için din düşmanlarına dostluktan sakınmalıdır. Çünkü Cenab'ı Hak buyuruyor ki Allah Teâlâ ise sizi zatı ulûhiyet! hakkında sakındırır. Öyle dinsizlere dostluk takdirinde elim bir azaba giriftar olacağınızı haber veriyor. Ve nihayet gidiş te Allah Teâlâ'yadır o Yüce Yaratıcının manevî huzurunadır. Onun kıyamet günündeki mahkeme'i kübrasınadır. Artık onun kutsal hükümlerine muhalefetle kendimizi cezaya hedef kılmış olmayalım. Ne büyük bir ilâhî tehdit! § Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında çeştili rivayetler vardır. Özet olarak deniliyor ki Yahudîler bir kere müslümanlardan bir cemaatin yanına sokulmuşlar, onları İslâmiyetten uzaklaştırmak istemişler. Eshabı kiramdan birkaç zat ise o müslümanlara nasihat vermişler, ve o Yahudîlerden kaçının, sizleri dininiz hakkında fitneye düşürmesinler demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur ki, hükmü daimîdir, İslâmiyet aleyhindeki bütün ceryanlardan kaçınmamızı bize telkin etmektedir. Diğer bir rivayete göre de Hatip İbni Beltia gibi bazı kimseler, Mekke kâfirlerine karşı sevgi izhar ediyorlardı. Cenâb-ı Hak ise bu âyeti kerimesiyle onlara bunu yasaklamış oldu. Üçüncü bir rivayete göre de münafıklardan Abdullah ibni Übey ve arkadaşları, Yahudiler ile müşriklere karşı dostlukta bulunuyorlardı, müslümanlara ait şeyleri onlara haber veriyorlardı. O gayri müslimlerin Resülüllaha karşı muzaffer olacaklarını ümit ederek bu casusluk alçaklığında bulunmuş oluyorlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Bütün müslümanlar için bir uyanış dersidir. Tâ ki dostlarını, düşmanlarını bilsinler, ona göre hareketlerini tanzim etsinler. 'Mizana vur görüştüğün ahbabı elhazer!" "Rehber tasavvur eylediğin rehben olmasın" Görüştüğün dostları teraziye vur. sakın! Rehberdir diye düşündüğün kimse yol kesen olmasın!29. Da ki Göğüslerinizde olan şeyi gizleseniz de, açıklasanız da onu Allah Teâlâ bilir. Ve göklerdekini de, yerlerdekini de bilir. Ve Allah Teâlâ her şeye hakkıyla kadirdir. 29. Bu iki âyeti kerime, insanlığı güzel amellere teşvik ve ilâhî azabı getirecek, hareketlerden sakındırmaktadır. Şöyle ki Habibim! Onlara hitaben De ki siz göğüslerinizde kalplerinizde olan şeyi akidelerinizi, arzularınızı, kâfirlere olan dostluğunuzu gizleseniz de, açıklasanız da Cenâb-ı Hakka karşı eşittir. Onu Allah Teâlâ bilir ona göre hakkınızda mükâfat ve ceza verir. Ve Allah Teâlâ yalnız bunları değil, bütün göklerdeMni de, yerde kin i de bilir onun ilmi dairesinden hiç bir şey hariç değildir. Binaenaleyh kâfirlere meyil ve muhabbetiniz var mı, yok mu onu da bilir, ona göre hakkınızda muamele yapar. Ve Allah Teâlâ her şeye hakkıyla kadirdir artık sizin hakkınızda da lâzım gelen taltif veya tazibi yapmaya kudreti ilâhiyyesi fazlasıyla kâfidir. Artık ona göre düşününüz!.30. O günü ki, herkes hayırdan her ne yapmış ise onu hazırlanmış olarak bulacaktır. Kötülükten de ne yapmış ise onunla kendi arasında uzak bir mesafe bulunmasını temenni edecektir. Ve Allah Teâlâ sizi yüce zatından sakındırır. Ve Allah -azimuşsan- kullarını çok esirgeyicidir. 30. O günü hatırla ki, herkes hayırdan her ne yapmış ise onu o yaptığını amel defterinde yazılmış hazırlanmış olarak bulacaktır onun mükâfatına erecektir. Kötülükten de ne yapmış ise onu amel defterinde görecektir. Onunla kendi arasında uzak bir mesafe kendisiyle ameli arasında doğu ile batı kadar bir uzaklık bulunmasını temenni edecektir. Yanî Dünyada iken yapmış olduğu hayın da, şerri de az olsun, çok olsun amel defterinde yazılmış bulacaktır. Eğer ameli hayır ise sevinecek, onu memnuniyetle benimseyecektir, mükâfatına erecektir. Bilâkis ameli şer ise üzülüp duracaktır, kendisiyle ameli arasında pek uzaklık bulunmasını temenni edip duracaktır. Fakat bu mümkün mü? Ne boş bir temenni! Ve Allah Teâlâ sizi ey insanlar zatı u I û h I yy etinden elem azabından, azamet ve büyüklüğüne karşı günahkarca hareketlerden sakındırır korkutur, ta ki emri ilâhîsine muhalif hareket ederek azaba yakalanmış olmayasınız. Ve Yüce Allah kullarını çok esirgeyicidir O şefkatli ve merhametlidir. Kulları hakkındaki bu çok merhametinden dolayıdır ki, sizlere bu hususat! ihtar buyuruyor. Tâki ilâhî rızâsına muhalif hareketlerde bulunarak ilâhî azabına yakalanmayasınız. § Re'fet Şef kat ..esirgemek, ziyade rahmet demektir. Sahibine "raüf" denir ki, rahîm çok merhametli demektir. "Raılf" kelimesi Allah'ın De ki Eğer Allah Teâlâ'yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah T e âlâ'd a sizi sevsin ve sizin için günahlarınızı yarlıgasın. ve Allah Teâlâ gafurdur, rahimdir. 31. Bu âyeti kerime, Cenab'ı Hakka itaat ve muhabbetin ve onun rahmet ve mağfiretine nailiyetin ancak onun muhterem peygamberine uymak suretiyle tehakkuk ve tecelli edeceğini göstermektedir. Şöyle ki Habibim! Cemaati müslimine De ki Eğer Allah Teâlâ'yı tam bir ihlas ile seviyorsanız yüce birliğine itaat ederek manevî bir yakınlığa nail olmak istiyorsanız bana uyunuz çünkü ben onun resulüyüm, onun emirlerini, yasaklarını tebliğe memur benim, ona ciddî, ilâhî rızâsına uygun muhabbetin ne suretle meydana geleceğini sizlere bildirecek olan benim. Artık benim tebligatıma tabi olunuz ki Allah Teâlâ da sizi sevsin sizden razı olsun vesizin için günahlarınızı yarlıgasın çünkü ilâhî muhabbete nail olmak, günahların af ve örtülmesine vesiledir. Nitekim bir hadisi şerifte = Allah Teâlâ bir kulunu severse ona günahı zarar vermez" diye buyurulmuştur. Ve Allah Teâlâ gafurdur mağfireti çoktur, dilediği kullarının günahlarını af eder ve örter. Ve rehinidir rahmeti pek ziyadedir. Sizlere hu yoldaki ilâhî emri de yine onun hir rahmet eseri. Tâ ki bu yolda ilâhi emre uyarak onun mağfiretine, rahmetine mazhar olabileniniz. § Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi olarak rivayet olunuyor ki Yahudiler ve Hıristiyanlar taifesi, kendilerini Allah Teâlâ'nın evlât ve dostları olarak telâkki ediyor, böyle bir iddiada bulunuyorlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş ilâhi muhabbete nail olmanın ne suretle olacağı bütün insanlığa bildirilmiştir. Diğer bir rivayete göre Rasûli Ekrem hazretleri vaktiyle Mescidi Haram'a girmiş, orada Kureyş müşriklerinin bir takım putları süsleyerek onlara taptıklarını görmüş, onlara hitaben buyurmuş ki Siz babanız Hz. İbrahim'in ve İsmail'in dinine muhalefette bulunmaktasınız, nedir bu putlara tapmanız? O müşriklerde demişler ki Biz bu putlara Allah muhabbeti için ibâdet ediyoruz ki bizi Allah'a yaklaştırsınlar. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Evet Cansın, kıymetsiz, kendilerini bilip müdafaadan mahrum putlara, heykellere tapmakta ne fâide olabilir? Aklı başında olan bir insan biraz düşünmeli değil midir? Asıl birer kâmİ! insan olan, Allah tarafından dini tebliğe memur olduklarını göstermeye muvaffak oldukları mucizelerle isbat etmiş bulunan peygamberlere ve bu cümleden olarak peygamber ve resullerin sonuncusu olan Hz. Muhammed aleyhisselâm'a tabi olmalı, onun tebligatını da seve seve kabul etmelidir ki, Allah Teâlâ'ya muhabbet iddiası sahih, samimî olmuş bulunsun. Bir hükümdara muhabbet ve icaatta bulunan bir zat, onun elçisine, memuruna da itaat ve hörmette bulunur. Bunun aksine hareket, o hükümdara karşı da bir isyan değil midir? Artık bir insan nasıl olur da Allah'a muhabbet iddiasında bulunduğu halde ona isyan eder, onun peygamberine karşı cephe alır. Diyor ki Sen Allah Teâlâya âsi oluyorsun, halbuki onun muhabbetini de gösteriyor ve iddia eyliyorsun. Rabbime yemin ederim ki; bu, fiiller arasında pek acaiptir. Eğer senin muhabbetin sadıkane olsaydı elbette Cenab'ı Hakka itaat ederdin, çükü seven kimse sevdiği zata şüphe yok ki, itaatkâr olur. Velhasıl muhabbetin en parlak eseri, De ki Allah Teâlâ'ya ve peygambere itaat ediniz, eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirleri sevmez. 32. Bu âyeti kerimede Allah Teâlâ'ya ve Yüce Peygamber'e itaatin lüzumunu, itaatsizliğin ise küfri gerektirip ilâhî muhabbetten ebedî olarak mahrumiyeti gerektireceğini bildirmektedir. Şöyle ki Ey Resulüm! Onlara de ki Allah Teâlâ'ya ve resule Cenâb-ı Hakkın peygamberi olan hatemülenbiya'ya itaat ediniz o peygamberin sizlere emir ettiği Allah'ın birliği, inancını kabul ediniz, dinî vazifelerinizi sadıkane bir surette yapınız, onun mübarek sünneti seniyyelerine riayet eyleyiniz eğer yüz çevirirlerse Allah'a ve onun Resulüne itaatten kaçınırlarsa küfre düşmüş olurlar. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kâfirleri sevmez onların bu hareketlerine razı olmaz, onları asla mağfiret buyurmaz. § Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi olarak deniliyor ki Münafıklardan Abdullah ibni Ubey, kendi arkadaşlarına demiş ki Muhammed -Aleyhisselâm- kendisine itaati Allah'a itaat gibi gösteriyor, Hıristiyanların İsa'yı -aleyhisselâm- sevdiği gibi bizim da kendisine muhabbet etmemizi emrediyor, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Cahil münafık başkalarını saptırmak için hakikati saklıyor, Hz. Muhammed'in daima Allah'ın birliğini ümmetine tebliğ ettiğini, kendisinin diğer insanlar gibi bir insan olup Allah Teâlâ'ya kulluk arzında bulunduğunu görmemezlikten geliyor. Madem ki, Hz Muhammed, bir yüce peygamberdir, madem ki, onun bütün tebligatı Cenab'ı Hak adi-ıadır, madem ki O bütün insanlık hakkında hayırlı olup cümlesinin bir yüce mabuda ibâdet ve itaatte bulunmasını emir ve tavsiye buyuruyor, artık öyle ulu bir zat sevilmez mi? Artık ona itaat Allah Teâlâ'ya itaat olmaz mıPBundan insanlık nasıl müstağni olabilir. Böyle dindarlık alametinden insanlık âlemi nasıl mahrum bırakılmak istenir? Fakat bir münafıktan, başka ne beklenir. Varsın o gibi din düşmanları ihtirasları yüzünden gebersinler. Cenâb-ı Hak lûtf etmiş, insanlığa Hz. Adem'den itibaren birçok peygamberler göndermiş, sonra da bütün beşeriyete son ve en mükemmel bir peygamber olmak üzere Hz. Muhammed Aleyhisselâm'ı göndermiştir. Nitekim Kur'an'ı Kerim bunu Şüphe yok ki. Allah Teâlâ Adem'i, Nuh'u, İbrahim'in sülâlesini ve İmranın hanedanını alemler üzerine seçkin kıldı. 33. Bu mübarek âyetler, bir nice peygamberlerin dünyaya şeref vermiş olduklarını bildirmektedir. Hatemülenbiya efendimizin de o peygamberlerin sülâlesinden kadri yüce bir zat olduğuna işaret etmektedir, ve artık bu kadri yüce zatın da risalet ve peygamberliğini inkâra mahal bulunmadığını akıl sahiplerine anlatmaktadır. Şöyle ki Muhakkak Allah Teâlâ insanlığın babası olan Adem ve ikinci Âdem sayılan Nuhu ve Halilullah olan İbrahim'in âlini sülâlesini ve imranın âlini hanedanını hindilerinin bulundukları alemler üzerine peygamberlik ve risaletle, bir nice üstün hasletler ile seçkin kıldı hattâ bu muhterem peygamberler, peygamber olan meleklerden bile üstün, seçkin bulunmuşlardır. Nitekim bu mübarek peygamberlerin mümin, sal i h olan ümmetleri de peygamber olmayan meleklerden üstün bulunmuştur. Bu mübarek peygamberleri Cenâb-ı Hak, bir nice hasletler ile, mucizeler ile, harikulade muvaffakiyetler ile pek mümtaz, müstesna birer mevkide bulundurmuştur. Meselha Hz. Adem, ilâhî kudret ile müstakillen bir insanlık şahsiyetine sahip olarak yaradılmış, anaya, babaya, başka bir hayat sahibinden doğmaya muhtaç olmaksızın bir yaratılış harikası olarak meydana gelmiştir. Bütün melekler Cenâb-ı Hakkın emrine binaen kendisine karşı secdeye kapanmışlardır. Nuh Aleyhisselâm da fevkalâde ilâhî bir himayeye nail olmuş, kendisini inkâr edenlerin bir tufan azabı içinde helak olup gittiklerini görmüş, kedisini kemâli afiyetle selâmet sahiline çıkıp ikinci adem olmak şerefine sahip bulunmuştur, İbrahim Aleyhisselâm da Ülül'azm denilen pek büyük peygamberlerden biridir, İlâhî dîni yaymaya çalışmış, Babil hükümdarı Nemrudu tevhid dînine davet etmiş, o mel'unun yakmış olduğu büyük bir ateşe atıldığı halde o ateş Hz. İbrahim'e asla tesir etmemiş, bir letafet ve selâmet bahçesi kesilmiş, mübarek neslinden İsmail, İshak aleyhisselâm gibi peygamberler yetişmiş nihayet o yüce sülaleden bütün peygamberler ve resullerin en güzidesi olan Hz. Muhammed aleyhisselâm efendimiz dünyaya gelerek bütün kâinata mübarek vücudu ile şeref vermiştir. Ne büyük bir seçkinlik! Ali İmrân'a gelince bunlardan maksat, ya imran ibni Yasher'in sülâlesidir. Bunlar Musa ve Harun aleyhisselamdır. Veya imran ibni Masan'ın hanedanıdır ki, bunlar da İsa aleyhisselâm ile muhterem validesi Hz. Meryem'dir. Bu imran, Hz. İsa'nın validesi tarafından dedesidir. İşte bu iki sülâlenin iki hanedanının büyüklüğü, peygamberlik ve risalet sıfatını taşımaları pek ziyade seçkinlikleri de sabit bir hakikattir. Bu iki İmran arasında bin sekiz yüz sene Bazıları bazılarından bir zürriyet olarak neşet etmiştir. Ve Allah Teâlâ semidir, alimdir. 34. İşte bu mübarek İbrahim sülâlesi ile imran hanedanının bazıları bazılarından neş'et etmiş, varlık alanına gelmiş, insanlık âlemine şeref vermiş bir zürriyettir. Hepsinin dini bir, tevhit dini olan İslâmiyettir. Hepsi de ihlâs, ibâdet, itaat ve benzeri hususlarda birdir. Birer hususi İmtiyaza sahiptirler, cismanİ ve ruhanî satvet ve temizliği kendilerinde toplamışlardır. İşte Cenâb-ı Hak böyle harikaları vücude getirmiş, dilediğine peygamberlik ve risalet vermiştir. Artık peygamber efendimizin peygamberlik ve risalet sahibi olduğunu kim inkâr edebilir. Yüce Yaratıcının, ne harikalar vücude getirmiş olduğunu bir kere düşünmelidir. Ve Allah Teâlâ semidir Bütün insanların sözlerini işitir, alimdir her şeyi, herkesin hâl ve tavrını bilir, zahir ve batın hiç bir şey onun görüp işitmesinden, bilip takdir buyurmasından hariç değildir. Binaenaleyh sözünde ve fiilinde, doğru, yüksek bir kabiliyete sahip olan kullarını da her bakımdan seçkin kılar, yüksek makamlara nail buyurur. Bunu kim inkâr edebilir. İşte bir harika daha35. Hatırla ki, İmranın eşi Ey Rabbim! Ben karnımda olanı azadlı bir köle olarak sana adadım. İmdi bunu benden kabul buyur. Şüphe yok ki hakkiyle işidici sensin, kemâliyle bilici sensin, demişti. 35. Bu mübarek âyetlerde, Allah'ın kudreti ile ne kadar harikaların vücude geldiğini ve bir kısım muhterem simaların ne büyük imtiyazlara mazhar olduğunu gösteriyor, artık son bir yüce peygamberin de bir takım harikalara, imtiyazlara nail oluşunu inkâra mahal bulunmadığına şöylece işaret buyuruyor. Habibim! Hatırla ki Musa'nın oğlu İmranın eşi Hanne Yarabbi! Ben karnımda olanı hamile bulunduğum çocuğu azatlı köle dünya arkalarından azade, halisane ibâdete devam eden, beyti mukaddesin hizmeti ile meşgul olarak sana adadım senin bana bu çocuğu verdiğine teşekkür, senin rızanı kazanmak için bunu bir adak kıldım. Büyüyünce Beyti mukaddes hizmetine devam etsin. İmdi lütfet bunu bu adadığımı benden kabul buyur bunu ilâhi rızana yakın kıl şüphe yok ki bütün işitilen şeyleri ve bilhassa benim bu dua ve niyazımı hakkiyle işitici sensin ve bütün malûmatı ve o cümleden olan kalbimde olanları kemâliyle bilici de sensin Rabbim! demişti. Bu şekilde duada bulunmuştu. Rivayet olunur ki Hanne ihtiyarlanmıştı. Bir ağaç gölgesinde otururken bir kuşun yavrusuna bir şeyler yedirdiğin! görmüş, kendisinde de bir annelik hevesi uyanmıştı. Yarabbi- Eğer bana bir çocuk ihsan buyurursan adağım olsun onu beyti mukaddese hizmetçi olarak vereceğim, demişti. Böyle bir nezir, onlarca erkek çocuklar hakkında meşru bulunuyordu. Bu temennisini müteakip hâmile kalmış, sonra kocası İmran vefat etmiş, daha sonra da çocuğunu kız olarak dünyaya getirdiğinden müteessir bulunmuş Vaktaki çocuğunu dünyaya getirdi, dedi ki Ey Rabbim! Ben onu kız olarak doğurdum Allah Teâlâ ise onun ne doğurduğunu daha ziyade bilir. Halbuki erkek, dişi gibi değildir. Ve ona Meryem adını verdim. Ve ben onu ve onun zürriyetini koğulmuş olan şeytandan senin himayene ısmarladım. 36. Hanne, vaktaki çocuğunu dünyaya getirdi onun kız olduğunu görünce adağını ifa edemeyeceğini s an ip üzüldü Dedi ki Yarabbi! Ben onu dişi olarak doğurdum adağım yerine getirilemiyecek, çünkü kızların beyti mukaddese hizmetçi olması adanamaz Allah Teâlâ ise onun ne doğurduğunu daha ziyade bilir. Hanne de buna inanmıştır. O demek istemiştir ki Yarabbi! Kız doğurduğum için adağım ifa edilemiyecektir, ben bundan müteessirim, senden aflar temenni ederim. Halbuki erkek dişi gibi değildir erkeğin adanması makbuldür. Eğer erkek doğacak olsa idi adağım yerine getirilebilirdi. Bununla beraber erkekler, hayz ve nifas gibi hallerden uzak oldukları için ibâdet ve itaate daima zamanında devam edebilirler. Ve bir çok hadiselere karşı daha ziyade dayanaklı bulunurlar, ve çoğunluk itibariyle kadınlardan daha ziyade zeka ve kabiliyete sahiptirler. Kadınların erkekler ile karışması ise muvafık değildir Binaenaleyh Beyti mukaddes hizmetine onlar değil, erkekler kabul olunurlar. Ve maamafih ona o kızıma ibâdet eden, hizmetçi mânasına olan Meryem adını verdim beyti mukaddes için adadığım erkek çocuğuna bedel olmasını senin lûtfunda niyaz ederim. Ve ben onu onun. zürriy etini o kız çocuğumu ve onun evlât ve torunlarını recim olan taşlanmış, koğulmuş bulunan şeytandan o iblisin temasından, vesvesesinden korunmuş olmaları için senin himayene ısmarladım Meryem i de, onun zürriyetini de iyi hâlden, ilâhî himayedeh mahrum bırakma ya rabbi! Cenâb-ı Hak da o muhterem validenin bu dualarını kabul Artık onu Rabbisi bir güzel kabul ile kabul buyurdu ve onu bir güzel nebat olarak yetiştirdi. Zekeriya'yı da ona bakmaya memur etti. Z eke riya her ne zaman mahfilde onun yanına girse onun yanında bir rızık bulurdu. Ya Meryem! Bu sana nereden geldi, O da bu Allah tarafından der idi. Şüphe yok ki. Allah T e âlâ dilediğine hesapsız rızık verir. 37 Bu mübarek âyette, Hz. Meryem'in ne şekilde büyüyüp geliştiğini ve Cenâb-ı Hakkın dilediği kulunu nasıl hârikalara mazhar buyurduğunu bildirmektedir. Şöyle ki Hanne'nin kızı Meryem hakkındaki duası üzerine artık onu Meryem'i, Râbbisi sahibi ve lâik olduğu Kemâle kavuşturucusu olan Cenab'ı Hak, validesi Hanne'den bir güzel kabul ile kabul buyurdu onun adağını kendisine mahsus bir ayrıcalık olmak üzere rıza ile kabul etti. Halbuki, ondan başka kızların adak edilmesini kabul buyurmamıştır. Ve onu Meryem'i bir güzel nebat olarak yetiştirdi o bir çocukluk goncası idi. Pek güzel ahlâk sahibi idi. Başka çocukların bir aydaki büyümesini, Meryem bir günde buyuyordu. Cenâb-ı Hak Zekeriya'yı da ona bakmaya Meryem'in himayesine, korumasına ihtiyaçlarını sağlamaya memur etti bu vazifeyi deruhte etmiş olan Zekeriya aleyhisselâm her ne zaman Meryem için hazırladığı mahfilde hücrede onun Meryem'in yanına girse onun yanında kendisinin getirmemiş olduğu bir nevi rızık bulurdu. Yaz meyvesini kış mevsiminde, kış meyvesini de yaz mevsiminde hazır bir halde görürdü. Halbuki, hücrenin kapısını yalnız Zekeriya kilitler, açardı. Başkalarının oraya girmesi düşünülmezdi. Binaenaleyh Hz. Zekeriya Ey Meryem! Bu sana nerden derdi? böyle kapı kapalı olduğu halde bu nimetler böyle vaktinin haricinde olarak sana nereden geliyor diye sorardı. O da Meryem de bu nimetler Allah Tealâ tarafından derdi. Evet. Bu nimetler birer ilâhî lütuf olarak Meryem'e cennetten geliyordu. Bu hal, Meryem hakkında bir keramet idi, onun Allah katındaki büyüklüğüne bir alamet idi. Böyle bir kerametin vücudu nasıl inkâr olunabilir ve uzak görülebilir. Cenâb-ı Hak, her şeye kadirdir. Dilediği hârikayı, mucizeyi vücude getirir ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ dilediğine de hesapsız bir şekilde, bir meşakkat ve zahmet vermeksizin pek geniş bir rızık ile rızıklandırır. İşte Hz. Meryem'i rızıklandırması da bu cümledendir. Bu son cümle, ya Hz. Meryem'in bu husustaki ifadesine, güzel inancına işaret eder veyahut müstakil olarak sırf bir hakikat olmak üzere Allah tarafından beyan buyurulmuştur. Rivayet olunur ki Hanne vaktaki Meryem'i doğurdu, onu bir hırkaya sararak mescidi aksaya götürdü, oradaki Ahbarın = Din alîmleri olan yirmi dokuz zatın yanına bıraktı bu bir adaktır, bunu kabul ediniz dedi. Meryem, onların ilim ve dindarlık itibariyle en büyükleri ve reisleri bulunmuş olan imran'ın kızı olduğu için her biri istedi ki onu kendisi alıp himaye etsin. Bu yüzden aralarında münakaşa zuhur etti. Zekeriya aleyhisselâm, beyti mukaddesteki o zatların reisi idi ve Meryem'in tezyesinin kocası bulunuyordu. Bu sebeple Meryem'i kendi alıp himaye etmek istedi. Diğer zatlar ise dediler ki Meryem'e anası herkesten daha yakın iken onu kendi yanında bırakmıyor, artık senin yanında bırakılması neden lâzım gelsin? En iyisi kur'a atalım kime isabet ederse o alıp beslesin. Bunun üzerine kur'aya karar verdiler. Ürdün ırmağına gittiler, kalemlerini o suya atıverdiler, hangisinin kalemi sabit olup suyun yüzüne çıkarsa Meryem'in bakımını o üstlenecekti, bunlardan yalnız Hz. Zekeriya'nın kalemi öylece su üzerine çıkıp kaldı. Artık Meryem'i Hz. Zekeriya aldı, onu teyzesinin yanına götürdü, Meryem, genç bir kız haline gelince onun için mescidi aksada merdivenle çıkılır bir yüksek çardak yaptırdı. İşte mihraptan maksat budur, sonra Meryem'i buraya bıraktı, onun yiyip içeceğini yalnız kendisi götürür, ona verirdi, başkaları onun yanına çıkamazdı. Bu esnada idi ki, Hz. Meryem'e Allah tarafından ihsan buyurulan çeşit çeşit nimetleri görünce Ya Meryem! Bu nimetler sana nereden? diye sormuş, Hz. Meryem'in Allah katındaki yüksek mevkiini düşünerek kendisinin o ihtiyarlığı zamanında öyle kıymetli bir çocuğa sahip olmayı Cenâb-ı Haktan niyaz O vakit Zekeriya' Rabbine dua ederek dedi ki Ey Rabbim! Bana kendi tarafından pek temiz bir zürriyet bağışla. Şüphe yok ki, sen duayı hakkiyle işitîcisin. 38. Bu mübarek âyetlerde hayırlı, salih evlâdın birer nîmet olduğunu, bu gibi evlâdı temenninin caiz bulunduğunu göstermekte, ve halisane duaların kabul olacağına işaret etmektedir. Şöyle ki O vakit Hz Meryem'in o müstesna durumunu gören ve ihtiyar bir halde bulunan Zekeriya Aleyhisselâm Rabbine dua ederek dedi ki Yarabbi! Bana kendi tarafından normal sebeplere muhtaç olmaksızın sırf kendi kudretinle pek temiz bir zürriyet pek salih bir oğul bağışla ihsan ve lüft eyle. Hanne'ye ihtiyarlığı halinde öyle mübarek bir çocuk verdiğin gibi bana da vermek lütfunda bulun. Şüphe yok ki Yarabbi! sen duayı hakkiyle işîticisin duaları kabul buyurursun, benim bu duamı da lütfen kabul buyur -bu duamı-re d ile benim ümidimi boşa Zekeriya mihrapta durmuş namaz kılmakta iken ona melekler seslendi ki Muhakkak Allah Teâlâ sana Allah tarafından olan bir kelimeyi tasdik edici, efendi ve nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya'yı müjdeler. 39. Bunu müteakip Zekeriya aleyhisselâm mihrapta durmuş olarak namaz kılmakta iken ona melekler melekleri temsil eden Cibrîli Emîn seslendi ki Ey Zekeriya muhakkak Allah Teâlâ sana lütf edecektir, duanı kabul buyurmuştur. Sana evlât olmak üzere Allah tarafından olan bir kelimeyi İsa aleyhisselâmın peygamberliğini tasdik edici olarak ve efendi kavmine reis olarak ve nefsine hâkim nefsini şehevi şeylerden son derece korumaya muvaffak olacak ve salihlerden peygamberlerin sulbünden gelmiş bir peygamber olmak üzere Yahya'yı onun dünyaya gelip peygamberlik payesine sahip bulunacağını sana müjdeler. İşte bu zat, bu Yahya ismini taşıyan zat, o dünyaya gelmesi istirham olunan temiz zürriyetten ibarettir. Ne kadar müjdelemeye lâik bir nîmet!.40. Dedi ki Ey Rabbim! Bana bir oğul nasıl olabilir ki, bana hakikaten ihtiyarlık yetişti. Eşim ise kısırdır. Buyurdu ki, öyledir. - Fakat- Allah Teâlâ dilediğini yapar. 40. Bu mübarek âyetler Allah'ın Kudretinin her şeye yettiğini göstermektir. Kulluk vazifesinin de bu kudreti tasdik ve tazim ile Hak Teâlâ'nın birliğine inanmak, onu teşbih etmek ve ona daima ibâdet ve itaatta bulunmaktan ibaret olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki Zekeriya aleyhisselâm mazhar olduğu müjdenin görülmesi ricası ile dedi ki Yarabbi! cereyan etmekte olan tabii kanuna göre bana bir oğul nasıl olabilir ki, bana hakikaten ihtyarhk yetişti yaşım yükseldi, eşim ise kısırdır çocuk doğurmaz bir haldedir. Rivayete göre bu zaman Hz. Zekeriya yüz yirmi veya doksan dokuz yaşında idi. Eşi de doksan dokuz yaşında imiş. Hz. Zekeriya kudreti ilâhiyye ile böyle bir çocuğa nail olabileceğini bilirdi. Eğer bilmeseydi bir zürriyete kavuşma niyazında bulunur mu idi? Ancak cereyan etmekte olan tabii kanuna göre bu uzak görülebilirdi. Binaenaleyh bunun nasıl bir ilâhî lütuf eseri olarak dünyaya geleceğini anlamak maksadiyle böyle bir soru sormuştur. Cenab'ı Hak da vahiy yoluyla buyurdu ki, öyledir gerçekten de sizin gibi ihtiyarların çocuk babası, anası olmaları adete nazaran uzak görülebilir. Fakat Allah Teâlâ dilediğini yapar vücude getirir, onu hiç bir şey aciz bırakamaz. Buna inanmışızdır... 41. Dedi ki Ey Rabbim! Benim için bir alâmet kıl. Buyurdu ki Senin için alâmet, insanlar ile bir işaretten başka üç gün konuşamamandır. Maamafih rabbini çokça zikret ve akşam, sabah namaz kıl. 41. Zekeriya aleyhisselâm, bu büyük kudretin meydana gelmesine bir müjde olmak için dedi ki Yarabbi! Benim için bir alâmet kıl bir nişane göster, eşimin böyle bir çocuğa hâmile olduğunu bilip şükür secdesine kapanayım. Cenâb-ı Hak da buyurdu ki Hz. Zekeriya'ya vahyi eyledi ki Senin için alâmet sana bu hakikati gösterecek nişane, senin insanlar ile bir işaretten başka üç gün l d j* iy* hadisi şerifi de göstermektedir ki, biz m üs I im an I arı ayrılığa düşüren, bizden değildir, manasınadır. 9 - Kısacası Biz müslümanlar için tam bir din kardeşliği, vatan sevgisi dairesinde hareket ederek karşılıklı olarak iyiliği tavsiye amacıyla istişarede bulunmak bir dinî, ahlâki sosyal vazifedir. Şahsî menfaatler, düşünceler sebebiyle samimî şekilde istişarelerden ayrılmak, tamamen şahsî arzuların benimsenmesini İstemek elbette İslâmiyet in bizlere verdiği terbiyeye, onun bu yoldaki pek lüzumlu emirlerine, tavsiyelerine muhaliftir. Danışma heyetini teşkil eden zatların bütün gayeleri, hak ve hakikatin ortaya çıkmasını görmekten başka olmayacaktır. Bu gibi zatlar derler ki Bizim için istenen ve müşterek olan gaye meydana gelsin de bu hususta hangi arkadaşlarımızın reylerine uygun bulunmuş olursa olsun, bizim için her şekilde takdire, kabule lâyıktır... 10 -Şunu da arzedelim ki Müslümanlardan selâhiyet sahibi olan zatların bazı hususlarda bir istişare bir ilmî araştırma neticesi olarak çeşitli reylerde, görüşlerde bulunmaları, ve bu bakımdan gumplara, mezheplere ayrılmaları güzel bir niyete, usulü dairesinde bir içtihada dayanmış olduğu için dinî bakımdan güzeldir. Nitekim bir hadisi şerifte 4_*j>-j i_j-*^ *—' -^->* buyurulmuştur. Yâni Ümmetimin ihtilâfı, bir mesele hakkında bir i et i had neticesi olarak güzel bir niyetle muhtelif reylerd bulunmaları bir rahmettir, haklarında genişlik ve kolaylığa bir vesiledir. Bunun içindir hi Ehli sünnetten olan bütün müctehidlere İslâm milleti hürmet eder, hiç birinin içtihadını küçümsemez. Fakat dinin esaslarına muhalif, şahsî kuruntulara dayanan ihtilaflar ise bütün İslâm milleti için zararlıdır, bir felâkettir ve hak'kın rızâsına aykırı olduğu cihetle büyük bir günahtır. Binaenaleyh bunlardan da son derece kaçınmak lâzımdır. 11 - Bilindiği üzere "İslâmî ilimler" den biri de "münazara âdabına ait olan ve "Edeb ilmi" denilen mühim bir ilimdir. Bu ilim gösteriyor ki Vaktiyle İslâm âlimleri bir mesele hakkında tartışma ve münazarada bulununca hepsinin asıl maksadı hakikatin tecellisini görmekten ibaret bulunurdu. Bununla beraber her biri arzu ederdi ki Bu hakikat arkadaşı tarafından meydana çıkarılmış olsun. Tâki Kendi nefsine bir gurur gelmesin ve arkadaşı da -ben reyimde isabet edemedim- diye üzülmesin. Ne güzel bir ahlâk, ne fazilet geliştiren ilmî bir Eğer Allah Teâlâ size yardım ederse artık size galip olacak kimse yoktur. Ve eğer sizi bozguna uğratırsa artık ondan sonra size yardım edecek kimdir. Ve mü'minler ancak Allah Teâlâ'ya tevekkül etsinler. 160. Bu âyeti kerime, her hususta ancak Cenab'ı Hak'tan yardım ve başarı beklenilmesine ve ona tevekkül ve itimat edilmesine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki Ey müslümanlar!, eğer Allah Teâlâ size yardım eder de sizi Bedir gazvesinde olduğu gibi düşmanlarınızın üzerine galip kılar sa artık size galip olacak bir kuvvet, bir düşman yoktur hakkınızdaki ilâhî lütfa, ve Allah'ın iradesine muhalif bir hareketin meydana getirilmesi asla mümkün değildir. Fakat Cenab'ı Hak Uhud gazvesinde olduğu gibi sizi bozguna uğratırsa size çokça yardım etmezse artık ondan o Yüce Yaratıcının yardımını kesmesinden ısonra size yardım edecek kimdir? Elbette yardım edecek bir kimse yoktur. Binaenaleyh bütün mü'minler yardım ve başarıyı Cenab'ı Hak'tan niyaz etmelidirler. Ve mü'minler ancak Allah T eâlâ'ya tevekkül etsinler Kendi kuvvetlerine vesaireye güvenmeyip yalnız Allah T eâlâ'ya itimat ve sığınarak yardım ve başarıya ulaşmayı ancak o Yüce Yaratıcıdan beklesinler. Bundan başka selâmet yolu ve kurtuluş Bir Peygamber için emanete hiyanet etmek doğru olamaz. Her kim hiyanet ederse o hiyanet ettiği şey ile kıyamet gününde gelir. Sonra her şahsa kazanmış olduğu şey ödenir ve onlar zulm olunmazlar 161. Bu âyeti kerime de bütün Peygamberlerin hiyanetten. Peygamberlik vazifesine aykırı olan şeylerden uzak olduklarını bildirmekte ve herkesin kendi ameline göre mükâfat veya ceza göreceğini t enbih etmektedir. Şöyle ki Herhangi bir peygamber için emanete ganîm et mallarına vesai reye hiyan et etmek onları hak edenlere vermeyip benimsemek, hakikati gizlemek doğru adalete uygun, peygamberliğin şanına lâyık olmaz binaenaleyh Son Peygamber Hz. Muhammed'den de böyle h i eşeyin meydana gelmesi düşünülemez. Her kim hiyanet eder de kendisine ait olmayan bir şeyi gasb eder ve gizlerse, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmekten çekinir se o hiyanet ettiği şey ile beraber, onu veya onun günahını boynuna yüklenerek kıyamet gününde ceza mahkemesine gelir o kötü davranışı herkese duyurulur, onun cezasına kavuşmuş olur. Sonra o kıyamet gününde her şahsa dünyada iken kazanmış olduğu iyi veya kötü şey ne ise o şey ödenir kendisine ya mükâfat veya ceza verilir. İşte hiyanet sahiplerinde de bu hareketlerinin cezası verilecektir. Ve onlar öyle kıyamet sahasına sevi'edilecek kimseler zülmolunmazlar onlardan itaat etmiş olanların sevabı azaltılmaz, âsi olanların azapları da arttın I m az. Onlar hak ettikleri ceza ne ise ona kavuşmuş olurlar. Artık ona göre düşünmeli! § Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bir rivayete göre Bedir gazvesinde ganîm et malları arasında bulunan bir kırmızı kadife kaybolmuştu. Münafıkların bazıları Bunu Resülullah almış olmalıdır, demişler. Onları yalanlamak için bu âyeti kerime nazil olmuştur. Diğer bir rivayete göre bu âyeti kerime ilâhî vahiy hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki Cenâb-ı Hak'kın Yüce Peygamber'ine vahyetmiş olduğu şeyler onun yanında birer ilâhî emanettir. Artık Hz. Peygamberin o vahyedilen şeylerden her hangi birini bir korkudan veya bir dalkavukluktan veya bir şeye rağbetten dolayı saklaması, tebliğ etmemesi asla caiz değildir, ve peygamberliğin şanına yakışmaz. Halbuki, bazı müşrikler, Rasûli Ekreme müracaat ederek kendi dinlerinin, kendi tapındıkları putlarının aleyhindeki âyeti kerimeyi yaymamasını ve tebliğ buyurmamasını istemişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime inmiş, bir Peygamber için tebliğ etmekle görevli olduğu bir hakikati gizleyip tebliğ etmemek, Allah'ın dinine karşı bir hiyanet mahiyetinde bulunacağından onun caiz olmaması bu şekilde ifade Ya Allah Teâlâ'nın rızâsına tâbi olan kimse. Allah Teâlâ'dan müthiş bir gazapla dönen ve durağı cehennem bulunan kimseye benzer mi? Ne fena bir dönüş yeri. 162. Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'ka itaat edenler ile, etmeyenlerin meselâ, cihada iştirak etmiş olanlar ile olmayanların, emanete hiyanet etmiş bulunanlar ile bulunmayanların aralarındaki farka işaret etmektedir. Şöyle ki Ya Allah Teâlâ'nın dinine riayet eden ve onun azabından korkup rızâsına tabi onun emirlerine boyun eğen, onun yasakladığı şeylerden, meselâ ganîm et malına hiyanetten, ve diğer haklara tecavüzden uzaklaşmış olan kimse işlediği günahlar, hiyan et I er sebebiyle Allah Teâlâ'dan müthiş bir gazabla cezaya uğrayan zarar ve ziyan içinde lâyık olduğu ceza yurduna dönen âh i ret âlemine intikal eden ve orada durağı ikametgâhı cehennem bulunan kimseye benzer mî? elbette benzemez. O cehennem Ne fena bir dönüş yeri bulunmaktadır. Bu âyeti kerime de Rasûli Ekrem'in ganîm et malından herhangi birşeyi benimsemiyeceğine işaret ederek onun kadrinin yüceliğine işaret Onlar Allah Teâlâ'nın katında derece derecedirler. Ve Allah Teâlâ yaptıkları şeyleri hakkiyle görücüdür. 163. Onlar insanlar, kabiliyetleri, hareket tarzları, Hak'ki gözetici olup olmamaları itibariyle Allah Teâlâ'nın katında onun manevî katında, onun hüküm sahasında derece derecedirler farklı mertebelerde bulunmaktadırlar. Sevaba ulaşma ve cezaya uğrama itibariyle de dereceleri mertebeleri farklıdır. Ve Allah T eâlâ o insanların bütün yaptıktan şeyleri ezelî ilmiyle bilmektedir. Ve onları hakkiyle görücüdür. Binaenaleyh herkes Allah'ın yanında lâyık olduğu mükâfat ve cezaya kavuşacaktır. Artık daha fırsat elde iken hakikî istikbali temine çalışmalıdır. Bilginlerin de açıklamasına göre insanların ruhları çeşitlidir, farklı derecelere sahiptir. Bazıları zekidir, bazıları ahmaktır, bazıları parlak, nuranidir, bazıları da bulanık, karanlıktır, bazıları değerlidir, bazıları da değersizdir. Bütün bu ihtilaflar bedenî meydana getiren unsurlardan değil, ruhların mahiyetindeki farklılıktan doğmaktadır. Nitekim bir hadisi şerifte de Yâni İnsanlar altın ve gümüş mâdenleri gibi madenlerdi Kabiliyetleri, özellikleri farklıdır. Kısacası temiz bir ruha, güzel bir itikada, hayırlı amellere muvaffak olanların dereceleri Allah katında pek yücedir. Hilâfına hareket edenlerde cehennemin en alt tabakasına atılacak, lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Cenab'ı Hak cümlemize uyanıklıklar nasip buyursun. Âmin... 164. Andolsun ki, Allah Teâlâ mü'minlere I üt uf d a bulundu. Çünkü içlerinde kendilerinden bir peygamber gönderdi ki Onlara Hak Teâlâ'nın âyetlerini okuyor ve onları temizliyor ve onlara kitap ve hikmeti öğretiyor. Halbuki bundan evvel apaçık bir dalâlet içinde bulunmuş idiler. 164. Bu âyeti kerime, Rasûli Ekrem'in yaratılışının yüceliğini ve bütün insanlık için ne büyük bir hidayet rehberi olduğunu bildiriyor, kendisine tâbi olanların ahlâk ve hareketlerini düzeltme ve yüceltme de ne kadar gayret gösterdiğini ifade etmektedir. Artık o büyük fazilet ve olgunluklarla donatılmış olan Yüce Peygamber'in ganîm et malı benimsemeye tenezzülden ve diğer şahsî menfaatler takibinden uzak olduğuna da şöylece işaret etmektedir. Andolsun ki Allah Teâlâ mü'minlere I üt uf t a bulundu Yâni İmân şerefine ulaşan, Rasûli Ekrem'e uyan, onun kadrinin yüceliğini itiraf eden zatlara lütuf ve ihsanda bulunmuş oldu. Çünkü içlerinde kendilerinden kendi cinslerinden veya kendileriyle aynı soydan olan zatlardan bir peygamber gönderdi ki Yâni Hz. Muhammed'i yüce bir Rasûl olarak gönderdi ki, onun ne kadar ahlâkî olgunluklarla vasıflanmış olduğunu gördüler, onun ne büyük bir soy şerefine, şahsî üstünlüklere sahip olduğunu bilip anladılar. Ve öyle bir Yüce Peygamber ki onlara o gönderildiği zatlara Hak Teâlâ'nın âyetlerini Kur'ân'ı Kerim'i okuyor halbuki, onlar vaktiyle cahil iye ehlinden idiler, kulaklarına böyle ilâhî vahiyden birşey çarp mam işti. Ve onları temizliyor onları kötü özelliklerden, bozuk akidelerden temizliyor ve onlara kitap ve hikmeti öğretiyor onlara Kur'ân'ı Kerim'i ve peygamberin sünnetini öğretiyor. Telkin ediyor, onların nazarî kuvvetlerini, amelî kuvvetlerini artırmaya yardım ediyor. Bu sayededir ki, asırlardan beri cehalet, mahkûmiyet içinde kalmış olan arap kavminden, âlim, fazıl, her şekilde aydın âlemin, nizamını bilen, içtimaî, siyasî, idarî hikmet ve faydaları idrâk eden seçkin bir ümmet meydana geldi, en kuvvetli bulunan Fars ve Rum kavimlerine galebe çaldılar. Halbuki bu İslâmiyet i kabul edip imân nîmetine ulaşan zatlar bundan evvel Rasûli Ekrem'e imân etmeden ve tabi olmadan önce ap açık şüphe edilemiyecek bir şekilde dalâlet içinde bulunmuş idiler imândan, hidayetten mahrum, başka milletlerin zulüm ve hakimiyeti altında perişan, kalkınmadan ilim ve irfandan nasipsiz olarak yaşıyorlardı. Artık Yüce Peygamberimizin bu pek yüce ve eşsiz başarılarını güzelce düşünerek kendisine bağlılığımızı teşekkürlerimizi arttırmağa çalışmalıyız. S al I al I ahu Teâlâ aleyhi vesellem. § Hz. Peygamber'in gönderilmesinden evvel Arabistan'ın hâli Vaktiyle dünyanın her tarafı gibi Arabistan'da cehalet içinde kalmıştı, halk, hakikî dinden ahlâkî faziletlerden ayrılmış, parça parça olmuş, putlara, insanlara tapılmakta bulunulmuştu. Halk arasında içki, kumar, fuhşiyat gibi şeyler pek çoğalmıştı. Hele Arabistan pek acınacak bir halde idi. Araplar arasında bazı şairler, ve edip kimseler yetişmişti. Fakat bunlar sayılı olmakla beraber çeşitli ilim ve fen I eri e yetiştirilmiş değildirler, yazı yazmaktan bile acizdiler, aralarında şiddetli bir düşmanlık da vardı. Kabileler daima birbiriyle çarpışıp dururlardı. Allah'ın birliğini bırakmışlardı. Bütün hadiseleri çeşitli ilâhlara, putlara, isnat ederlerdi. Güneşe, aya, yıldızlara ve bazı meşhur şahıslara taparlardı, melekleri Allah Teâlâ'nın kızları diye tanırlardı. Kabe'i Muazzam a' d a 360 put bulunuyordu. İşte Yüce Peygamber'imiz Arabistan'ı bu halde bulmuştu. § Resulûllah'ın pek yüksek varlığı Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü vesselam efendimiz, milâdın 571 inci senesinde Mekke-i Mükerreme'de dünyaya gelmiştir. Kendisi Ku reysin kabilesinin Al i ha; im ailesindendir. Bu en soylu bir ailedir. Hz. Peygamber daha doğmadan iki ay önce muhterem pederî Abdullah vefat etmekle yetim kalmıştı, dünyaya gelişinden altı sene sonra da muhterem validesi Hz. Âmine vefat etmiş, Hz. Peygamber efendimiz amcası Ebü T al i b'in yanında kalmıştı. Rasüli Ekrem efendimizin bütün hayatı iffetle, sadakatle, ve temiz bir şekilde geçmişti, Cenâb-ı Hak kendisini korumuştu. Putlara ve diğer batıl şeylere daima muhalif bulunmuş, kendisinden asla yalan, hainlik hak'ka muhalefet görülmemiştir. Kırk yaşına kadar ne bir ilim meclisinde bulunmuş, ne de bir kimseden birşey okuyup yazmış, bu müddet içinde Ümmî bulunarak nübüvvet ve peygamberliğe dair mübarek ağzından bir söz çıkmamıştır. Onun bu hayat tarzı, hikmet gereği idi, hakkında şüphe edilmesine tamamen mâni bulunmuştur ve bütün çevresi onun bu sade, ve temiz hayatını biliyordu. İşte o mübarek, masum zat, böyle kırk yaşına girer girmez etrafında bir takım hârikalar parlamaya başlamış, kendisine Cibrili Emin denilen büyük bir melek gelmiş, kendisini nübüvvet ve ri s al et I e müjdelemiş ve kendisine azar azar Kur'ân'ı Kerim'in âyetlerini, sürelerini getirip bildirmiştir. Artık bu vasıta ile ilâhî vahye kavuşan Hz. Peygamber'in mübarek lisanından ilm ve hikmet yayılmaya başlamış, bütün çevresi tarafından bilinmeyen nice hakikatleri, Allah'ın dinine ait hükümleri, tarihî, ve ibretli olayları açıklayıp durmuştur. O tarihe kadar cehalet içinde kalmış olan Arabistan ve çevresi birden bire uyanmağa başlamış, birçok zatlar Allah'ın dinine ulaşarak cihad meydanlarına atılmış, bütün insanlık için uyulması gereken birer örnek olmuşlardır. Ve o zamana kadar birçok milletlerin esiri durumunda bulunan araplar kuvvetli bir hükümete kavuşmuşlar ve insanlık dünyasına ilâhî dinî yaymaya başlamışlardır. Rasüli Ekrem Hazretleri bu kadar nîmetlere, başarılara ulaşmışken yine tavır ve hareketini asla değiştirmemiş kendisine yönelmiş bulunan dünya varlığına asla tenezzül göstermemiş, fevkalâde bir sade hayat ile yetinmiş ve peygamberlik vazifesini yerine getirmeye devam ederek bu yolda nice sıkıntılara katlanmıştır. Bütün bunlar, o Yüce Peygamber'in tabiatındaki üstünlüğü ve mesleğindeki sebat ve büyüklüğü göstermektedir. O Rasüli Ekrem Hazretleri altmış üç yaşlarında olduğu halde hicretin on birinci senesi reblulevvelin on ikinci pazartesi günü ebediyet âlemine göç etmiş, mübarek cismi Medine'i Münevvere'd eki mescidi saadetine defnolunmuştur. S al I al I ahu tealâ aleyhi vesellem. Peygamberlik ve risalete olan ihtiyaç İnsanlara Allah'ın dinîni telkin ve hareketlerini tayin için Hz. Adem'den itibaren birçok Peygamberler gönderilmiştir ki onların sonuncusu ve en büyüğü de Hz. Muhammed aleyhisselâtü vesselam'd ir. Artık onun vasıtasıyla İslâm dini, bütün dünya âlemine ulaştırılmış benzerini getirmek mümkün olmayan Kur'ân'ı Kerim bütün insaniyet âleminde yayılmaya başlamış, İslâmiyet e ait kitaplar bütün doğu ve batı kütüphanlerini süslemiştir. Böyle insanlığa Peygamberlerin gönderilmiş olduğundaki faideler ve hikmetler ise sayısızdır. Başlıcaları şunlardır 1 - insanlar, bir Yüce Yaratıcının varlığına iyice düşünseler aklen kanaat getirebilirler. Fakat o Yüce Yaratıcıya ne şekilde kullukta bulunacaklarını kes d irip tayin edemezler. Ne gibi dinî vazifelerle yükümlü olduklarını da bilemezler, bu hususta muhtelif kanaat I ardan kurtulamazlar, bu yüzden aralarında birlik ve dayanışma meydana gelemez. Fakat Yüce bir Peygambere tabi olunca bu gibi hallerden, zararlı ihtilâflardan kurtulmuş olurlar. 2 - Peygamberler sayesinde birçok kimseler, bir nice hakikatleri öğrenmişler, kendi kendilerine düşünemedikleri şeylerden bu sayede haberdar olarak uyanmışlar, ruhlarında bir fazilet ve üstünlük nurları parlamış durmuştur. 3 - İnsanlar cemiyet halinde yaşamaya mecburdurlar. Aralarında bir sosyal, medenî bağ vardır. Aralarındaki birliği, sevgiyi dayanışmayı güzelce sağlamak ve korumak için kutsî bir esasa dayanmaları, güzel bir hayat nizamına sahip olmaları lâzımdır. Bu da ancak Yüce Peygamberlerin tebliğlerine uymakla mümkün olur. 4 - Bir takım hareketlerin, muamelelerin haddizatında güzelliği, çirkinliği, manevî mükâfatı kazandıracağı veya cezaya sebep olacağı akıl ile tayin edilemez, bu hususta muhtelif düşünceler meydana gelir, insanlar hayretler içinde kalırlar. İşte insanları bu gibi ruhî, medenî, üzüntülerden kurtaracak onları arındıracak ve temizleyecek olan şey, ancak Yüce Peygamberlerin açıklamalarıdır. 5 - Bir kısım yeyilecek, içilecek ve yapılacak şeylerin faydalan zararları, insanlarca kat'î surette bilinip tayin edilemez. Bunları güzelce kavramak için ilâhî vahye mazhar olan Yüce Peygamberlerin açıklamalarına; öğretilerine ihtiyaç vardır. İçki gibi, kumar gibi şeyler bu cümledendir. fi - İnsanlar tabiattan itibariyle gevşeklikten, tembellikten, gafletten ve günahlara düşmekten uzak olamazlar. Bu gibi hususlarda aydınlatılmaya, teşvik edilmeye ve korkutulmaya muhtaçtırlar. Bu hususlar ise Peygamberler vasıtasıyle yerine getirilmiş insanlığa lâzım gelen bilgiler verilmiştir. 7 - İnsanlar ne kadar zeki, ne kadar anlayışlı olsalar da yine bir rehbere, bir öğretmene muhtaçtırlar. Meselâ Gözlerde bir görme özelliği vardır. Fakat karşılarında bir güneş parlamadıkça bu gözler her tarafı göremezler, kendilerindeki görme Özelliği görmek için kâfi değildir. İşte insan aklı da ne kadar aydınlık bulunursa bulunsun karşısında bir nübüvvet ve risalet güneşinin ilâhî ışığı tecelli etmedikçe bir nice haki kat I arı görmeğe muvaffak olamaz. 8 - Peygamberler vasıtasıyla insanlık hakkında ilâhî deliller tamam olmuştur. İnsanlar o sayede vazifelerinden, s el âh iyet I erin d en haberdar olmuşlardır. Artık hiç bir insan, benim vazifem ne idi, ben yaratıcıma karşı ne ile mükelleftim, bilemedim, diye mazeret ileri süremez. Çünkü bütün Peygamberler ve özellikle nebilerin ve resullerin sonuncusu olan Hz. Mu ham m ed aleyhi ve aleyhimüsselâtü vesselam efendimiz bütün insanlık âlemine ilâhî dini yaymış, her mükellef insana vazifesini bildirmiştir. O sayede birçok zatlar, İman şerefine ulaşmış, insanlık âleminde bir fazilet ve irfan güneşi parlamaya başlamış, kabiliyetli olan ruhlar bundan istifade ederek hakkıyla aydınlanmışlardır. Evet... Nasıldı hâli âlem, bir düşün eyyamı fitrette? Nasıl kalmıştı her millet amansız bir cehalette? Üfül etmiş diyanet, şulei efkâr sönmüştü Bütün ebnayi âdem, heykeli bîruha dönmüştü. Cihan mehcur idi baştan baş miri hidayetten. Cihan mahrum idi herbir faziletten, nezahetten. Kesilmişdi ufuklar sert es er zulmet I i bir medfen. Karanlıktı muhiti ademiyyet. Haki medfen d en. Semaya yükselirken pek hazin feryad, vaveyla. Karanlıklar içinde matem eylerken bütün dünya. Tecelli etti bir miri diyanet evci vahdetten. Acildi gitti zulmetler semayı ademiyetten. Letafet buldu heryer, kâinata geldi bir revnak. fuuyı dine elvahı tabiat oldu mustağrak. Seni tebcil-ü takdîs eylerim ey neyyîrî âli! Diyanet! Ey bütün mü'minlerin aks ayı amali. Diyanet! Ey klubi ümmeti tevhît eden kuvvet. Diyanet! Ey veren mehtabı fikre nur ulvîyyet. Bütün halkın hayatı nazre'i lutfûnla kaimdir. Senin vechi lâtifin nüzhet efzayi avalimdir. Diyanet perver olmak en müebbet bir saadettir. Diyanettir bizi mesud eden ancak Vakta ki size bir musibet isabet etti, halbuki, siz onun iki katını düşmanlarınıza isabet ettirmiş idiniz, bu musibet nereden mi dediniz?. De ki O kendi nefisleriniz tarafındandır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ herseye kadirdir. 165. Bu mübarek âyetler, Uhud gazvesinde münafıkların söylemiş oldukları münafıkça sözlerini açığa çıkarıyor, onların hakikate aykırı iddialarını meydana koyuyor, müslümanlara isabet eden bazı belaların birer maslahat ve hikmet gereği olduğunu şöylece bildiriyor.. Ey İslâm ordusunu meydana getiren erler!. Vaktaki Uhud gazvesinde size bir musibet bir yenilgi usabet etti, yani peygamberin emrine muhalefet ederek merkezi terk ettiniz, bu yüzden bozulup el ağ ildiniz. Sonra da bu hadiseyi büyüttünüz, bu felâket bize nereden geldi derneğe başladınız. Hiç düşünmediniz mi ki Bu yenilgi, sizin emre muhalefetinizin bir neticesidir. Çünkî Cenâb-ı Hak'kın sizi zafer vaadi, sizin merkezde sebat etmeniz ve peygamberin emrine uymanız şartına bağlanmıştır. Halbuki siz onun o size isabet eden musibetin iki katını Bedir gazvesinde düşmanlarınıza isabet ettirmiştiniz Uhud'da yetmiş kadar şehit verdiniz, Bedir'de ise düşmanlarınızdan yetmiş şahsı öldürdünüz, yetmiş kadarını da esir almış idiniz. Artık bu da bilinir iken bize isabet eden bu musibet nereden mi dediniz?.. Ne için böyle fitne koparan düşüncelere düştünüz. Bu musibet, İslâmiyet yüzünden değildir. Peygamberin sözüne itaat edip savaşa atılma yüzünden değildir. Belki sizin peygamberin emrine muhalefet etmeniz yüzündendir, bulunduğunuz merkezi terkederek, ganimet malı sevdasına düşmeniz yüzündendir. Evet... Habibim!. Onlara de ki O musibet kendi nefisleriniz tarafındandır. Eğer siz emre aykırı hareket etmeseydiniz, böyle bir musibete uğramazdınız. Ve şüphe yok ki Allah Teâlâ herseye kadirdir. Binaenaleyh zafer vermeğe de, vermemeğe de her şekilde kudreti vardır, bazı guruplara zafer verir, bazı gurupları da mağlûp düşürür. Onun hikmeti neyi gerektirir ise o meydana gelir. İşte Uhud gazvesindeki hâdiseler de bu İki ordunun karşılaştığı gün size isabet eden. Allah Teâlâ'nın izni ile idi ve mü'minleri ayırd etmesi içindi.. 166. Uhud gazvesinde iki ordunun İslâm kuvvetleriyle düşman kuvvetlerinin toplaşıp karşılaştığı savaşa başladıkları gün size isabet eden yenilgi Allah Teâlâ'nın izni ile idi onun hikmeti gereği dileyip takdir buyurmuş olması ile idi. Ve mü'minler! ayırd etmesi içindi t tâ ki Cenab'ı Hak'kın ve Yüce Peygamber'inin emirlerine hakkiyle uyanlarla, uymayanlar anlaşılsınlar, seçilsinler Allah'ın takdirine razı olanlar ile olmayanlar meydana çıksınlar, Ve münafık olanları acıya çıkarmak içindi. Ve onlara Geliniz Allah yolunda savaşınız veya müdafaada bulununuz denildi. Dediler ki Biz savaşmayı bilseydik elbette size uyardık.. Onlar o gün imândan ziyade küfre yakın bulunmuşlardı. Onlar kalblerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. Ve Allah Teâlâ onların ne sakladıklarını tamamen bilicidir. 167. Ve o yenilginin hikmetlerinden biri de münafık İslâm ordusunun muvaffakiyetini arzu etmemiş olanları o gibi ikiyüzlüleri, İslâm düşmanlarını -açığa çıkarmak başkalarına tanıtmaktır. İşte bir de bunun İçinde ki, o yenilgi meydana getirilmişti. Ve onlar öyle münafık kimselerdi ki Onlara geliniz Allah Teâlâ yolunda savaşınız veya müdafaada bulununuz denildi yani Geliniz, cihada atılınız, dini, adaleti, hak ve hakikati kazanmaya çalışınız, veya kendinizi, ailenizi, yurdunuzu müdafaaya gayret ediniz, veya İslâm ordusunda bulunup müdafaa vaziyeti alınız, veya İslâm kuvvetinin çokluğunu düşmanlara karşı gösteriniz. Allah göstermesin müslümanların mağlûbiyeti, İslâm yurdu için bir felâkettir. Denilince o münafıklar dediler ki Biz savaşmayı bilseydik yani sizin savaşmak için gittiğinizi veya savaşa atılacağınızı bilmiş olsaydık, veyahut bir harb ve çarpışmayı bilen kimseler bu I un s aydık elbette size uyardık sizinle beraber sefere çıkar, muharebeye iştirak ederdik. Bunların bu gibi sözleri hakikate aykırıdır. Onlar o gün öyle söyleyip durdukları zaman imândan ziyade küfre yakın bulunmuşlardı. Çünkü kalplerinde gizledikleri şeyler anlaşılmış, müslümanlığa karşı lakayt bulundukları meydana çıkmıştı. Artık öyle Allah Teâlâ yolunda cihattan geri duran, İslâm yurdunu müdafaadan kaçınan kimselere mü'min sıfatı lâyık olamaz. Onlar o gibi münafık kimselere kalblerinde olmayan şeyi kendilerinin mü'min olduklarını dilleriyle söylerler o söyledikleri şeye kalben inanmış değildirler. İşte bu, münafıklık belirtisidir. Fakat onların bu hali gizli kalmaz. Ve Allah Teâlâ onların ne sakladıklarını kalblerinde ne gibi kuruntuları bulunduğunu tamamen bilicidir ona göre haklarında ilâhî cezası Onlar ki, kedileri oturdukları halde kardeşleri için eğer bize itaat etseydiler öldürülmezler idi, dediler. De ki Öyle ise kendi nefislerinizden ölümü def ediniz!. Eğer sâdık kimseler iseniz. 168. Bu âyeti kerime, Uhud gazvesine katılmamış olan münafıkların cahilce iddialarını re'd d et m ektedir. Şöyle ki Onlar O Uhud gazvesine katılmayan münafıklar ki, oturdukları savaşa iştirak etmedikleri halde din veya vatan veya soy itibariyle kardeşleri olan şehitler ve öldürülenler için eğer bize itaat edip te savaştan kaçınsa, evlerinde ikamet etse idiler yaşarlardı öldürülmezler idi dediler. Habibim! O gafillere ide ki Eğer öyle ise eğer savaştan kaçınmak insanı ölümden kurtaracak ise il>endi nefislerinizden ölümü defediniz, eğer bu iddiadızda sadık doğru sözlü kimseler iseniz bu iddianızı ispat ediniz bakalım. Heyhat!. Kısacası Öldürülmek de, ölmek de Allah Teâlâ'nın kaza ve kaderine bağlıdır, ıralarında fark yoktur. Zamanı gelince insan ölür, hayattan mahrum kalır. Buna hiç bir şey mâni olamaz. Ölüm için mutlaka belirlenmiş, takdir edilmiş bir zaman vardır. Bunun sebepleri çeşitli ise de zamanı bellidir. Harb de ölüm sebeplerinden biridir. Eceli gelmiş olan bir kimse bu sebeple veya başka bir sebeple hayattan mahrum kalır, daha eceli gelmemiş olan kimse de ne kadar harb I ere katılsa da yine yaşar durur. Binaenaleyh savaşa katılmamak mutlaka insanın yaşamasını icabet m ez. Rivayet olunuyor ki Bu münafıklar böyle bir iddiada bulundukları gün içlerinden yetmiş kişi ölmüş gitmiştir. Bu, Uhud şehidlerinin sayısı kadardır. Ne büyük bir ibret!..169. Ve Allah Teâlâ'nın yolunda öldürülmüş olanları ölmüşler sanma, hayır Pablerinin katında diridirler rızıklanırlar. 169. Bu mübarek âyetler, Allah Teâlâ'nın yolunda hayatını feda eden muhterem şehitlerin yüksek mertebelerini, onların ne kadar manevî bir neşe içinde ebedî bir hayat ile yaşamakta olduklarını ve diğer İslâm mücahitlerinin de korku ve üzüntüden emin bulunduklarım bildirmektedir. Şöyle ki Cenâb-ı Hak, Yüce Resulüne veya her bir müslümana hitaben şöyle buyuruyor Ve Allah Teâlâ'nın yolunda Cenab'ı Mevlâ'nın dini uğrunda, cihat meydanında öldürülmüş olanları şehit düşmüş bulunanları ölmüşler gitmişler sanma, hayır onlar ölmüş değildirler. Onlar Rablerinin katında Hak Teâlâ'nın manevî katında şeref ve mertebe itibariyle, ebedî bir hayata kavuşmak suretiyle diridirler Cennetlerin nimetlerinden, meyvelerinden rızıklanır durur Iar. Ne büyük bir mükâfat!..170. Onlar kendilerine Allah Teâlâ'nın lütfundan verdiği şey ile sevinmektedirler. Ve onlar arkalarından varıp kendilerine yetişmemiş olanlara bir korku olmadığı ile ve onların üzüntüye uğramayacakları ile de müjdelenmiş bulunurlar. 170. Onlar o şehit düşmüş olan zatlar, kendilerine Allah Teâlâ'nın sırf lütfundan kereminden olarak verdiği ihsan buyurduğu şey ile şehadet şerefiyle, ebedî bir hayata kavuşmakta Cenab'ı Hak'ka manevî olarak yaklaşmakla cennetlerin nimetlerinden istifade etmiş olmakla daima sevinmektedirler Bir ruhanî zevk ile, bir manevî neş'e ile yaşar dururlar. Ve onlar o şehit düşmüş zatlar kendi arkalarından varıp kendilerine henüz yetişmemiş olanlara kendileri gibi şehit düşmeyip bir müddet daha dünyada kalarak İslâmiyet yolunda sebat edip durmuş bulunanlara dahi uhrevî bir korku bir dehşet olmadığı için de sevinmektedirler. Bu din kardeşlerinin de güzel bir istikbale kavuşacaklarına muttali olarak bundan dolayı da sevine, ve huzur içindedirler. Ve onların o geriye kalan din kardeşlerinin gelecekte üzüntüye uğramayacaklarına dair müjdelenmişlerdir. O din kardeşleri de ilerde kendileri gibi Allah'ın yardımına kavuşacaklardır. Onlar da mutlu, uhrevî bir hayata kavuşacaklardır. Artık onların da üzüntü ve kedere düşmeyeceklerini bilmekle de muhterem şehitler müjdelenmiş bulunurlar. Bu da onların uhrevî ferahlıklarını arttırmış olur..171. Ve onlar Allah Teâlâ'dan bir nîmet ile ve bir lütuf ile ve mü'minlerin mükâfatını Allah Teâlâ'nın elbette zayi etmiyeceği ile de müjdelenip sevinçli bir halde bulunurlar. 171. Ve onlar o muhterem şehitler, geriye kalmış olan din kardeşlerinin öyle mutlu geleceklerini bilerek sevindikleri gibi kendilerinin Allah Teâlâ'dan bir nimet ile Allah tarafından kavuşacakları büyük bir sevab ile ve bir lütuf ile pek fazla bir mükâfat ile de müjdelenmiş olarak ziyadesiyle sevinirler. Ve mü'minlerin mükâfatını Allah Teâlâ'nın elbette zayi etmeyeceği ile de müjdelenip sevinçli bir halde bulunurlar. Din kardeşlerinin de böyle mükafatlara ulaşacaklarını bilmekle de manevî bir zevke, bir kalp neş'esine kavuşurlar. Ne güzel bir lütuf!... § Bu âyetler. Tefsiri Kebirde de bildirildiği üzere Bedir ve Uhud gazvelerinde şehit düşmüş olan değerli zatlar hakkında nazil olmuştur. Bedir'd e on dört zat şehit olmuştu ki Sekizi ensardan akısı da muhacirlerden idi. Uhud gazvesinde de yetmiş zat şehit düşmüştü ki Otuzu ensardan, kırkı da muhacirlerden bulunmuştu. § Bu âyeti kerime, bir kerre şehitlerin ne ebedî, ne mutlu bir hayata kavuştuklarını gösteriyor. Bununla beraber müslümanları kahramanlığa, din uğrunda her türlü fedakârlığı göze almaya sevk etmiş oluyor. Çünkü şehidlerin ulaştıktan nimetleri, yüce tecellileri bildiriyor, o mübarek zatları bütün mü s l umanlar için uyulması gereken bir örnek olarak gösteriyor. Sonra hu m Iharak ayetler din kardeşliğinin ne kadar mühim, ne kadar kıymetli olduğuna işaret ediyor. Çünki müslüman şehidi er, kendilerinin her türlü uhrevî nimetlere kavuştuklarını görerek sevinçli oldukları gibi kendilerinden geriye kalmış olan din kardeşlerinin de gelecekte öyle nîmetlere ulaşıp, üzüntü ve kederden korunmuş olacaklarını öğrenmekle sevinmiş ve ziyadesiyle mutlu olmuşlardır. İşte bu, din kardeşliğinin gereğidir. Müslümanlar daima birbirinin haliyle alâkadar olmalıdırlar, birbirinin sevinciyle sevinçli kederivle kederli bulunmalıdırlar. İşte bu hal, yüksek bir dinî terbiyenin icabıdır. S İstihsâr Müjde almak, şad olmak; bir haberden dolayı sevinmek müjde sebebiyle meydana gelen sürür, neş'e ve müjde istemek mânâlarını da ifade eder. Beşaret de; müjde, iyi haber vermek demektir. Tebşir de müjdelemek müjde vermek demektir. Mübeşşir Müjde verendir, mübeşşer de müjdelenen Onlar ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra Allah Teâlâ için ve Peygamberin için -davete- icabet eylediler. Onlardan iyilik edenler ve korunanlar için pek büyük bir mükâfat vardır. 172. Bu mübarek âyetler de ashabı kiramın muharebelerdeki fedakârlıklarını, onların kalplerinin sağlamlığını bildirmekte ve o muhterem zatların kavuştukları ilâhî I üt uf t an şöylece açıklamaktadır. Onlar ki o Uhud gazvesinde bulunmuş olan ashabı kiram ki kendilerine o Uhud savaşında vücutlarına yara isabet ettikten -mübarek vücutları düşmanlarını hücumları ile yaralandıktan sonra yine kendilerini düşünüp durmadılar. Allah Teâlâ için ve Peygamberi için canlarını feda etmeyi göze aldılar, onları davetine icabet eylediler tekrar savaş meydanına koşmaktan geri durmadılar. Onlardan o muhterem zatlardan ibaret olan o iyilik edenler bütün emrolundukları vazifeleri yapanlar ve korunanlar bütün yasaklardan kaçınan o zatlar için pek büyük bir mükâfat vardır. Onlar için cennet kapıları açıktır. Onlar Allah'ın nimetlerine kavuşacaklardır. Onlar için en nurlu bir gelecek mevcuttur. Ne büyük bir başarı!.. İşte İslâmiyet e hizmetin mükâfatı... § Bu âyeti kerime, "Hamraül' Esed" gazvesi hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki Uhud gazvesinde düşman ordusu, müslümanlardan ayrılmış "Revlıâ" denilen ve Mekke-i Mükerreme ile Medine'i Münevvere arasında bulunan bir mahalle dönmüştü. Sonra bu hareketlerinden pişman olmuşlar, neden müslümanlar mağlûp iken onları takip edip de tamamen imha etmeden geri döndük demişler, tekrar İslâm ordusu üzerine yürümek istemişlerdi. Rasûli Ekrem Hazretleri, düşmanlarının bu düşünce ve hareketlerinden haberdar olunca İslâm ordusunun kahramanlığını, tam manasıyla kuvvetli olduğunu göstermek için tekrar Medine'i Münevvere'd en ayrı I arak o mücahit ordusu ile beraber düşman üzerine yürümekte bulundu. Bu mübarek mücahitler ise Uhud gazvesinde yaralanmışlardı, zahmetler içinde yaşıyorlardı, birbirini tutunarak yola devam edebiliyorlardı. Bu hal ile beraber yine İslâm'ın kudretini göstermekten geri durmak istememişlerdi. Fakat Cenâb-ı Hak düşmanların içlerine bir korku düşürdü, İslâm ordusunun bu hareketinden haberdar olunca savaştan vazgeçtiler, kaçıp yurtlarına gittiler, İslâm ordusu da tam bir şeref ve şan ile Medine'i Münevvere'ye tehrar geri döndü. İşte İslâm ordusuna lâyık olan, böyle fedakârca hareket etmektir. Allah'ın ismini yüceltmeye çalışmaktır. Cenâb-ı Hak bu kutsi âyetlerini, bütün İslâm milletine ebedî bir ders, bir uyanma vesilesi ve yükseliş olmak üzere beyan Onlar ki, insanlar onlara Halk sizin için -kuvvet, topladılar, artık o düşmanlardan korkunuz dediler de bu onların imânını arttırdı ve Allah Teâlâ bizlere kâfidir ve ne güzel vekilidir, dediler. 173. Onlar ki o üstün vasıfları yukarıdaki âyeti kerime de zikredilmiş olan zatlar ki insanlar düşmanları adına söz söyleyen "Naim ibni Mesudil Eşcaî" onlara o muhterem İslâm mücahitlerine hitaben halk düşman kuvvetleri sizin için kuvvet topladılar sizi büsbütün mağlûp etmek istiyorlar artık. Ey müslümanlar!. Siz o düşmanlarınızdan korkunuz onlara karşı savaşa sıkmayınız dediler o mübarek mücahitlerin kalbi eri ne güya korku düşürmek istediler de bununla bir tesir yapamadılar. Bilâkis onların bu aldatıcı sözleri onların o İslâm kahramanlarının imânını arttırdı Cenab'ı Hak'kın emirlerine olan bağlılıklarını artırdı ve kuvvetlendirdi. Ve o zatlar Allah Teâlâ bizlere bizim işlerimize ve başarı sağlamamıza kâfidir, ve Yüce Yaratıcı ne güzel vekildir, bütün varlığımız, bütün işlerimiz ona havale olunmuştur, dediler bu suretle de kalplerinin sağlamlığını ve dine bağlılıklarını göstermeye muvaffak Sonra da kendilerine hiç bir fenalık d okun m aks izin Allah Teâlâ'nın bir nîmetiyle ve bir lütfü ile geri döndüler ve Yüce Allah'ın rızâsına tâbi oldular. Allah Teâlâ ise büyük bir lütuf sahibidir. 174. Bu kahramanca hareketten sonrada o muhterem mücahitler kendilerine bir eziyet, bir kötü hâdise hic bir fenalık dokunmaksızın o savaş için gitmiş oldukları meydandan Allah Teâlâ'nın bir nîmetîyle düşmanla karşı I aş m aks izin bir afiyetle ve Cenab'ı Hak'kın bir lütfü ile ihsan buyurduğu bir ticaret ile, bir kazanç ile geri döndüler Medine'i Münevvereye geri döndüler, ve böyle dindarca, fedakârca hareketleriyle Yüce Allah'ın rizasına tâbi oldular bu suretle dünya ve âh i ret selametine kavuştular. Ve Allah Teâlâ büyük bir lütuf sahibidir. O muhterem mücahitlerin kalblerine kuvvet verdi, onları harp meydanında sabit kıldı, onlardaki imân nurunu çok parlak kıldı, onları cihad meydanlarına atılmaya, düşmanlarına karşı kahramanlık göstermeğe muvaffak buyurdu. § Tefsirlerde, siyer kitaplarında, genişçe yazılı olduğu üzere Uluıd gazvesinde düşmanların reisi geri dönerken Hz. Peygambere nida ederek Ya Muhammedi. Aleyhisselâm -istersen gelecek Bedir mevsiminde seninle tekrar savaşta bulunalım, demiş. Peygamber Efendimiz de "inşaallah" diye cevap vermiş. Sonra o mevsim gelince düşman reisinin kalbine bir korku düşmüş, geri durmaya da gururu mâni olmaya başlamış. "Naim bin Mesut" adında bir şahıs ile görüşmüş, bu sene kıtlık var, savaşta bulunmak doğru değil; geri dönmemizden de müslümanlar cesaret alacaklardır. Sana on deve veririm, çık Medine'ye git, onları korkut, onlar savaştan vaz geçsinler, bu hususta verilen sözü onlar bozmuş olsunlar. Naim de Medine'i Münevvereye gelmiş, savaş için hazırlanmış bir guruba rastlamış, nereye hareket edeceklerini sormuş onlar da demişler ki Düşmanlarımız ile aramızda va' d edil en ikinci Bedir gazvesine yönelmiş bulunmaktayız. Bunun üzerine Naim, bir takım yalanlar uydurmuş, sizin bu hareketiniz, sizin için pek korkunç, çünkü düşmanlarınız fevkalâde bir kuvvetle donatılmış bulunuyorlar, sizden hiç biriniz onların ellerinden kurtulamaz diye m üs I umanların kalblerine korku düşürmek, onları savaştan geri çevirmek istemişti. Bazı zatlar bu sözlerden endişeye düşer gibi oldular. Fakat Rasüli Ekrem Hazretleri, ben yalnız da olsam Allah hakkı için bu savaşa gireceğim sözümden dönmem diye buyurdu. Ashabı kirâmından yetmiş kadar süvari ile Bedir tarafına yöneldiler. Hepsi de " kelimesi mükâfat ve cezaların t amam iyi e, büsbütün görüleceği yerin âh i ret âlemi olduğunu gösteriyor. Yoksa insan daha dünyada iken de veya kabire atılınca da bazı amellerinin bir kısım mükâfat ve cezasını görürse de bu tamam şekilde değildir. Evet... Bazı insanlar daha dünyada iken de bazı amellerinin mükâfat veya cezasını görürler. Fakat bunlar geçicidir, fanidir, yeterli değildir. Çok kere de insanlar, amellerinin karışlığını dünyada görmezler. Meselâ Bir şehit, hayatını feda eder, gider, dünyada kalıp bunun mükâfatını bizzat görmez. Bir katil de yakalanmayarak yaptığı cinayetin cezasını dünyada görmeyebilir. Fakat asıl mükâfat ve ceza sahası, âh i ret âlemidir ki, orada herkes lâyık olduğu mükâfat ve cezaya kavuşacaktır. Nitekim ölüp gidenler mezarlarında da bir nevi mükâfat veya ceza görecektir. Kabir kendileri için ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur kesilecektir. Fakat bunlar da geçicidir. Asıl t amam iyi e ceza ve mükâfatın görülmesi kıyamet gününden itibaren başlayacaktır, İşte bu âyeti kerime de bunu göstermektedir. Dünyevî üzüntülere katlanıp asıl ebedî hayat alemindeki hakikî selâmet ve saadeti temine çalışılmasına onunla teselliye kavuşup vicdan huzuru içinde bulunulmasına işaret etmektedir. 186. Allah Teâlâ'ya and olsun ki Mallarınız ve nefisleriniz hakkında imtihan olunacaksınızdır. Ve elbette sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve müşriklerden birçok incitici sözler işiteceksiniz. Ve eğer sabrederseniz ve korunursanız, işte şüphe yok ki, bu metaneti gerektiren işlerdend 186. Bu âyeti kerime, bütün müslümanlara sabır ve sebatı, İslâmiyet aleyhindeki ceryanlara karşı basiretli ve hikmetli bir şekilde hareket edilmesini tavsiye buyurmaktadır. Çünkî bu şekilde hareket, bir çok kimselerin uyanmasına, insafa gelmesine muhalefetten vazgeçip İslâmiyeti kabul etmesine sebep olabilir. Nitekim bir âyeti kerime de "Onayumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır ve korkar." fTâhâ, 44 buyurulmuştur. Diğer bir âyeti celile de "Sen kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir. Fussilet, 34 buyurulmuştur. İşte izah etmekte olduğumuz âyeti kerimede de şöyle buyuru İliyor. Allah Teâlâ'ya and olsun ki elbette Ey müslümanlar!, mallarınız ve nefisleriniz hakkında imtihan tecrübe, deneme olunacaksınızdır Hak Teâlâ hazretleri, insanlara maî, can vermiş, onları bu imtihan âlemine getirmiştir. Şöyle ki Hak Teâlâ dilediği kuluna mal ve servet verir, tâki o kul bu yüzden bir imtihana tâbi olsun. Kendisinin Allah'ın emrine riayet edip etmediği anlaşılsın, o malı, o serveti ne şekilde elde etmiş; ve onu ne gibi yerlere harcamış, onun zekâtını vermiş mi, vermemiş mi meydana çıksın. Ve Yüce Allah insana vücut, hayat, sıhhat ihsan etmiştir. Tâki, bunları ibâdet ve itaate mi sarf ettiği veyahut arzu ve isteği yolunda mı zayi eylediği ortaya çıksın. Aynı şekilde nsan, vakit vakit bazı hastalıklara, üzüntülere ve tutsaklıklara manız kalır. Tâki, bunlara karşı sabredip etmediği anlaşılsın, Allah'ın takdirine ne derece razı olup olmadığı meydana çıksın, ona göre mükâfat veya cezaya kavuşsun Gerçekte kâinatın yaratıcısı kullarının bütün fiillerini, hareketlerini, niyetlerini, bütün kabiliyetlerini ilmi ezelisiyle tamamen bilir. Artık onları öyle imtihana çekmesi, onların hal ve hareketlerini kendilerine veya başkalarına göstermek içindir, ve ilâhî delillerin tamamen ortaya çıkması içindir. Tâki Yarın kıyamet gününde kimsenin bir itiraza, özür dilemeğe selahiyeti kalmasın. Ve elbette Ey müslümanlar!. Sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan Yahudilerden ve Hıristiyan I ardan ve Arabistan'daki müşriklerden birçok incitici ruhunuza üzüntü verici sözler işiteceksiniz. Meselâ Yahudiler, Üzeyr Allah'ın oğludur derler. Hıristiyanlar, mesih Allah'ın oğludur ve üç ilâhtan biridir derler, Rasılli Ekrem hakkında kınama ve hakarette bulunurlar. Arap müşriklerinden Kaab İbnül Eşref gibi şahıslar da Rasüli Ekrem aleyhinde şiirler yazarlar, insanları, muhalefete teşvik ederlerdi, müslümanlar ile savaş için asker toplamaya çalışırlardı. İşte müslümanlar, bunları görüyor, işitiyor, duruyorlardı, bunlardan vicdanen rahatsız oluyorlardı. İşte bütün bunlar müslümanlar için birer ilâhi imtihan idi. İşte asrı saadette böyle olduğu gibi ondan sonra da asrımıza kadar da böyle İslâmiyet e karşı düşmanca ve muhalif tarzda haller devam etmiş ve etmekte bulunmuştur. Artık müslümanlara düşen vazife, dost ile düşman olanları tanımak, sabırla ve hikmete uygun bir şekilde hareket etmek. Allah Teâlâya sığınarak İslâm varlığını muhafazaya gayret göstermektir. İşte Cenâb-ı Hak da buyuruyor ki Ey müslümanlar!. Eğer o düşmanca hareketleri sabırla ve uyanık bir şekilde karşılar ve eğer sabrederseniz ve Allah Teâlâ'nın emirlerine, yasaklarına riayet ederek korunursanız sakınırsanız sizin için büyük mükâfatlar, muvaffakiyetler vardır. İşte şüphe yok ki bu böyle sabır ve takva ile hareket metaneti gerektiren işlerdendir. En doğru ve uygun bir tedbirdir, her akıl sahibi için lâyık olan bir muameledir. § Bu âyeti kerime Uhud gazvesinin ardından nazil olmuştur. Zülirinin rivayetine göre Kaab İbnül Eşref gibi İslâm düşmanlarının müslümanlara karşı olan düşmanca hareketlerini bildirmektedir. "Fazilet ehline daim tehakkümi cühenâ" " C i h an d a kai d ed i r t â c i h an, c i h an o I al ı."187. Ve bir zaman Allah Teâlâ kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir söz almıştı ki, elbette o kitabı insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz. Onlar ise onu omuzlarının arkasına at iverdi I er ve onunla az bir baha satın aldılar. Artık o satın aldıkları ne kötü birşey! 187. Bu mübarek âyetler kendisine bağlı olduklarını iddia ettikleri dinin, kitabın hükümlerine uymayan, hakikati saki ayan a ve mahiyetlerini gizleyip halkı saptırmaya çalışan kimselerin o çirkin hareketlerini dikkatlere sunuyor, ve onların pek acıklı akibetlerini bildirerek Rasüli Ekrem, müminleri tecelli ediyor. Şöyle ki Ve Resulüm!. Hatırla bir zaman Allah Teâlâ kendilerine Tevrat ve İncil gibi kitap verilmiş olanlardan yâni Peygamberleri vasıtasıyla kitaplara ulaşan Yahudî ve Hıristiyan âlimlerinden bir söz bir vaad ve teminat almıştı, ki. Allah hakkı için siz elbette o kitabı insanlara açıklayacaksınız. Onun hükmünü bozmadan ve değiştirmeden insanlara bildireceksiniz. Ve onu o kitabı, onun hükümlerini gizlemiyeceksiniz onu olduğu gibi tebliğ eyleyeceksiniz, sizin vazifeniz budur. İşte son peygamberin vasıflarıyla ilgili olan açıklamalar da bu cümledendir. Onlar ise, o, kendilerine böyle kitab verilmiş olanlar ise onu o söz ve yemini, o üzerlerine aldıkları vazifeyi omuzlarının arkasına at s verdiler ona riayet etmediler, onun tersine hareket ettiler. Ve onunla onyn bedeli olarak karşılığında az bir baha kıymetsiz birşey satın aldılar. Dünya varlığı için ebedî hayatlarını tehlikeye düşürdüler. Artık o satın aldıkları ne kötü şey! kendilerinin helakini, ebedî felâketini gerektiren ne kadar çirkin ve felâket sebebi bir trajedi!.188. O getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları ile de övülmek isteyen kimseleri sakın sanma, artık onları zannetme ki, onlar azabtan kurtulacakları bir yerde bulunacaklardır. Ve onlar için pek acıklı bir azab vardır. 188. O getirdikleriyle insanları saptırmak için yaptıkları vesveselerle kötü telkinler ile, sevinen halka bir hizmet ettim diye gayri meşru şeyleri ortaya çıkarmakla kalben rahat olan ve yapmadıkları ile de hak adına birşey söylemedikleri, güzel amel erde bulunmadıkları halde bunları yapmış gibi görünerek halk tarafından övülmelerini isteyen kimseleri iyice anla, aldanma sakın sanma ki onlar gerçek övgüye lâyık kimselerdir, onlar sevaba ulaşmış, hak'ka hizmet eden şahıslardır, hayır hayır. Artık onları zannetme ki onlar öyle münafıkça hareket eden kimseler, yarın kıyamet gününde azabdan kurtulacakları bir yerde meselâ Cennette bulunacaklardır. Hayır... Öyle sanma, onlar cennette değil, cehennemde bulunacaklardır. Ve onlar için o cehennemde pek acıklı bir azap vardır. Ondan kurtuIamıyacaklardır. Aman yarabbü. Ne kötü bir âk İ betj. § Tefsirlerde ve Sahihi B u h ar i ile Sahihi Müslimde anlatıldığı üzere Rasüli Ekrem efendimiz, Yahudilerden kitaplarında olan bir şeyi sormuş, onlar ise hakkı gizleyerek tersini söylemişler, ve kendilerini doğru sözlü göstermek ve bu hallerinden dolayı övülmeğe lâyık olmak istemişlerdi. Bir takım kimseler de kendilerini dıştan müslüman gösterip hakikî müslümanları aldatmak, onların yakınlıklarını kazanmak istemişlerdi. Halbuki kalben inkarcı durumdadırlar. İşte bu mübarek âyetler bu gibi dinsizler hakkında nazil olmuştur. Bu gibi iki yüzlü münafıkların âkibetleri pek korkunçtur. Bunların bu hallerine karşı sabır ve sebatta bulunmaktan daha güzel bir çare müslümanlar için yoktur. § Bu m ilh ârek âyetler gösteriyor ki evvelâ bir insan, samimî bir m üs I im an olmalıdır. Üzerine düşen dinî vazifeyi I ây ikiyle yapmaya çalışmalıdır, gösterişten, iki yüzlülükten tamamen uzak bulunmalıdır. Gücü yettikçe dinî hakikatleri, fıkhî ve ahlâkî mes'eleler! soranlara olduğu gibi bildirmelidir. Yanlış bir düşünceye düşerek Bir kimse, kendisine bir ilmî m es'el e sorulur da onu gizler, söylemezse ağzına kıyamet gününde ateşten bir gem vurulur, ikincisi bir müslüman, yaptığı iyilikleri, dinî, dünyevî vazifeleri bir samimiyetle yapmalıdır, gösteriş için, onun, bunun övgüsünü kazanmak için yapmamalıdır. Böyle bir hareketin hiçbir ahlâkî kıymeti olamaz, bilâkis manevî sorumluluğu gerektirir. Üçüncüsü bir insan Allah Teâlâ'dan korkmalıdır, maddî bir fâideye ve dünyevî bir menfaat a kavuşmak için hak ve haki kat a muhalif, vicdana aykırı sözleri ve cereyanları tasvib eder bulunmamalıdır. Sonra bunun günahı pek büyüktür, böyle bir kimsenin hakikî mü s l umanlar yanında hiçbir kıymeti yoktur, uhrevî sorumluluğu ise pek fazladır. Dördüncüsü bir insan, daima Hak'ka hizmet etmelidir. Hak'kın ortaya çıkmasını bir gaye bilmelidir. Hakkın iptaline, yok edilmesine sebebiyet vermemelidir. Hakla ilgili olan bir $oz ve fiilin aksini yapmamalıdır, bu gibi hususlarda başkalarını müşkil bir durumda bırakmamalıdır. Sonra bunun m es'illiyet i pek mühimdir, bunun neticesi ebediyyen saadetten mahrumiyettir, ebedî surette azab içinde Ve göklerin de, yerin de mülkü Allah Teâlâ'nındır. Ve Allah Teâlâ herseye hakkiyle kadirdir. 189. Bu mübarek âyetler, Cenâb-ı Hak'kın bütün kâinata sahip ve, hakîm olduğunu, binaenaleyh fakirlik ve ihtiyaçtan uzak bulunduğunu gösteriyor ve Yüce Yaratıcının kudret izlerini ibret nazarlarına sunarak temiz ruhları Allah'ın Yüceliğini düşünmeye sevkeyliyor. Şöyle ki Bütün mahluklar Allah Teâlâ'nın birer kudret nişanesidir, Ve göklerin de, yerin de mülkü varlığı, idaresi, hâkimiyeti Allah Teâlâ'nındır. Bunlardaki rızıklar, bitkiler, yağmurlar ve diğer varlıklar, hazineler bütün Hak Teâlâ'nın mülküdür, onun yarattığı birer eseridir. Artık öyle bir Yüce Yaratıcı, herhangi bir şeye muhtaç, fakirlikle vasıflanmış olur mu? Ve Allah Teâlâ herseye hakkiyle kadirdir. Daha böyle bir nice harikaları meydana getirmeğe hakkıyla güç yet irendir ve kısacası mü'minleri kurtuluşa, saadete erdirmeğe, ve kendi yüce zatını inkâra veya ona fakirlik isnadına cür'et eden inkarcıları da cezalandırmaya ve azab etmeye, inanıyoruz, fazlasiyle kudreti vardır. Artık böyle bir kudret sahibi yaratıcının azab pençesinden inkarcı, hangi münafık yakasını kurtarabilir?190. Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaradılışında ve gece ile gündüzün ihtilâfında elbette tam aklı sahipleri için açıkça deliller vardır. 190. Şüphe yok ki Aklı başında olan uyanık bir kimse bu kâinatı güzelce düşününce Cenab'ı Hak'kın kudretini, yaratıcılığını ve ihtiyaçlardan uzak olduğunu hemen tasdik eder. Çünkü göklerin ve yerin yaradılışında bunlardaki acaibliklerde, harikalarda ve gece ile gündüzün ihtilâfında bunların gidip gelmelerinde, artıp eksilmelerinde elbette tam akıl sahipleri için selim akla, doğru anlayışa sahip zatlar için Hak Teâlâ'nın varlığına, kudretinin üstünlüğüne, hakimiyetinin yüceliğine dair açıkça deliller vardır. Evet... Bu kâinata ibret nazariyle bakan her aklı selim sahibi, kâinatın yaratıcısının varlığını, büyüklüğünü ve kudretini tasdik etmeye mecbur olur. Hiçbir insana yakışır mı ki, bu kadar harikalar gözlerine çarpıp dururken bunları hayvan gibi birer gaflet bakışıyla görüp duruversin? Her sabah doğan o muhteşem güneşi, her gece semalarda parıl d ayıp duran milyonlarca ışık saçan yıldızları birer ibret gözü ile seyretmek lâzım değil midir? Nedir o ihtişam!. Nedir o harika kudret!. Her biri bir âlem, her biri yaratılış kanununa tâbi, ne muntazam bir harekete sahip! Bunların her biri gözleri aydınlatyıor, kalpleri sevinçlere boğacak bir güzelliğe, bir parlaklığa sahip bulunuyor. halini hana bildirir misin? Hz. Âişe ağladı, sonra buyurdu ki Rasûli Ekrem'in her hali hayret verici idi. Bir gece yanıma teşrif etti, döşeğime girdi, hattâ mübarek cildi de cildime dokunuvermişdi ki Ya Âişe Bu gece rabbimin ibadetiyle meşgul olmama izin verir misin diye buyurdu. Ben de dedim ki Ya Resul al I ah!. Ben senin yakın olmanın şerefini elbette severim, fakat senin arzuna uymayı da çok isterim. İbadetle meşgul olabilirsin. Bunun üzerine Rasûli Ekrem kalkıp ab dest aldı, sonra namaz kıldı ve Kur'ân'ı Kerimden okuyarak ağladı. Göz yaşları mübarek dizlerine yetişmişti. Sonra oturdu, Cenab'ı Hak'ka ham d ve övgüde bulundu, yine ağlıyordu. Sonra ellerim kaldırdı yine ağladı. Hattâ mübarek gözlerinin yeri bile ıslattığını gördüm. Ardından Bilali Habeşi geldi, sabah ezanını okuyacaktı. O da Rasûli Ekrem'i öyle ağlar bir halde görmüş ve demişti ki Ya Resûlullah! Sen de ağlar mısın ki, Allah Teâlâ senin için geçmiş ve gelecek günahlarını mağfiret buyurmuştur. Bunun üzerine Rasûli Ekrem Hazretleri de şöyle buyurmuştur Ya Bilâl! Ben Allah Teâlâ'nın şükreden bir kulu olmayayım mı?. Ben nasb ağlamayayım ki, bu gece bana. Artık Yazıklar olsun o kimseye ki bu âyeti kerimeyi okur daonda düşünceye dalmaz. Binaenaleyh bütün biz müslümanlara lâzımdır ki Bu gibi âyeti 'kerimeleri düşünerek okuyup dinleyelim, uyanmak için onlardan birer hisse alalım. Ve başarı Allah'tandır...191. Onlar ki, ayakta iken de, otururken de ve yanları üzerine yatarlarken de Allah Teâlâ'yı zikrederler ve göklerin ve yerin yaradılışı hakkındatefekkürde bulunurlar. İşte onlar şöylece teşbih ve duada bulunur dururlar. Ey Rabbimiz!. Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen yücesin, artık bizleri ateş azabından koru... 191. Bu mübarek âyetler de iyi kulların hayat farzını, ibâdet ve itaate nasıl devam ettiklerini ve ne şekilde teşbih ve tehlilde, dua ve niyazda bulunduklarını bizlere uyulması gereken bir örnek olmak üzere şöylece açıklamaktadır. Onlar ki, o "ülül'elbab" denilen tam akıl sahipleri ki, kâinata bakarak Allah'ın kutsiyetine deliller bulurlar, her zaman zikir ve düşünme ile, ibâdet ve itaatle meşgul olurlar ayakta iken de, otururlarken de zikre ve fikre devam ederler. Bedeni istirahatlarını kazanmaya lüzum görünce de yanları üzerine yatarken de Allah Teâlâ'yı zikrederler daima kalplerini zikr nuruyla ve düşünmekle aydınlatmaya çalışırlar. Özellikle bu durumlara namaz halinde riayet edilir. Şöyle ki Bir müslüman sıhhatte bulundukça namazını ayakta kılar. Rahatsız olur da ayakta d u ram azsa namazı oturduğu halde kılar. Buna da güç yetiremezse, yani üzerine, arkası üzerine yatarak namazını kalmaya çalışır. Kısacası Bir mü'm in, zikir ve düşünmeden namaz ve duadan uzak olmamalıdır. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle; Bir kimse cennet bahçelerinden istifade etmek isterse Allah Teâlâ'y çokça ansın. Ve o gibi zatlar ki göklerin ve yerin yaradılışı takdir ve tertib edilişi hakkındatefekkürde bulunurlar bunların nasıl birer harikalar levhası olduğunu düşünürler, bunlardaki çeşitli yaratıkların hallerine bakarlar bunların bir hikmet sahibi yaratıcı, bir yüce idareci tarafından meydana getirilmiş olduğunu düşünmeye dalarlar, onun kudret ve yüceliği karşısında kulluk secdesine kapanırlar. Evet... Allah'ın eserlerini düşünmek, kalplerden gafleti giderir, vicdanları aydınlatır, Allah korkusunu, Allah sevgisini arttırır. Nasıl ki temiz, şeffaf sularda bitkileri yetiştirir, binlerce güzel çiçeğin açılmasına sebep olur. İşte düşünmek de kalplerde böyle bir nice haki kat I arın ortaya çıkmasına bir vesile teşkil etmiş bulunur. -İşte onlar, öyle düşünen zatlar- Cenab'ı Hak'kın yarattığı eserlerine tefekkür nazarıyla ele alır şöylece teşbih ve duada bulunur dururlar. Ey Rabbimiz!. Sen bunları bu yaratmış olduğun gökleri, yerleri, bunlardaki bir nice m ah I û katı be; yere yaratmadın bunlar hikmete muhalif, bir gayeye yönelik olmayan şeyler değildir. Hepsi de bir nice büyük hikmete dayalıdır. Özellikle insanlar marifetullah Allah'ı tanımak ile vasıflanmış olmak, ibâdet ve itaatte bulunmak, bunun neticesinde ebedî bir hayata, sonsuz bir saadete ulaşmak için yaradılmışlardır. Ey bütün bu kâinatın yüce yaratıcısı sen yücesin Ey Rabbimiz! Seni boş yere birşey yaratmış olmaktan yüce tutarız. Artık bizleri biz aciz kullarını ateş azabından koru bizleri gafletten uyandır, gökleri ve yerleri güzelce tefekküre dalmaktan bizleri mahrum bırakma. Bizleri cehennem azabına sevkedecek cahilce, gafilce hallerden düşüncelerden muhafaza buyur. Ey kerem ve merhamet sahibi olan Ey Rabbimiz!. Sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hakir ve zelil edersin. Ve zalimler itin yardımcılar da yoktur. 192. Ey Rabbimiz sen kimi o ateşe o cehennem narına ebedî bir halde kalmak üzere sokar isen şüphesiz omu o şahsı hakir ve zelil edersin artık onun için kurtuluş yoktur. Ve öyle zalimler kafirler için yardımcılarda yoktur. hiç bir kimse onların yarın ah i ret e imdadına yetişmeyecektir. Ey Rabbim! Bizleri o gibi ebedî mahrumiyete mahkum olan şahıslarla aynı durumdan olmaktan koru. Ey Rabbimiz!. Biz, Rabbinize imân ediniz diye imâna çağıran bir davete i işittik, hemen imân ettik. Ey Rabbimiz!. Artık günahlarımızı bize bağışla ve bizim kusurlarımızı bizden ört ve bizleri iyi kullar ile beraber öldür. 193. Ey Rabbimiz! Biz kullarını irşat ve ikaz etmek için I üt uf d a bulundun biz Rabbinize imân ediniz diye imâna çağıran bir davet; i işittik Ey Rabbim!. Senin yüce katından bütün insanlara bir lütuf olarak Peygamber gönderilmiş olan Hz. Muhammed -Aleyhisselâm'ın- o yüce davetini duyup gördük, bizler de hamdolsun hemen o zata tabi olarak onun emri doğrultusunda imân ettik onun ümmetinden olmak şerefine kavuştuk Ey Rabbimiz! Ey Kerim Allahımız! Artık büyük günah kabilinden olan günahlarımızı bize bağışla onları tamamen yok et ve ortadan kaldır ve bizim lal cılk ün ah kabilinden olan kusurlarımızı bizden ört affet ve gizle. Ve bizleri iyi kullar ile beraber öldür Bizleri mübarek kulların olan Peygamberler ile, veliler ile beraber hasret, bizleri onların sohbetlerine devam edenlerden ve iltifatlarına kavuşanlardan kıl, l i z\ "i i il * u n I arl a b erab er o I an I ard an s ay. Ç ü n kü H z. Peyi g am b er b uyu rm u şt u r. = Ki ş i, s evd iği kimse ile b erab er h aş r olunur194. Ey Rabbimiz!. Peygamberlerine karşı bizlere va'd ettiklerini bizlere ihsan buyur. Ve bizleri kıyamet gününde rezil etme. Şüphe yok ki, sen verdiğin sözden dönmezsin. 194. Ey Rabbimiz!. Ey Kerem sahibi yaratıcımız ve rızık verenimiz! Peygamberlerine karşı onların lisaniyle, vasıtasıyle bizlere biz âciz kullarına lütfen va'd ettiklerini lütuf ve rahmetini, kutsal yüzünü görmeyi bizlere ihsan buyur onları bizlere ver, bizleri, onları hak etme nimetinden mahrum bırakma. Ve bizleri kıyamet gününde rezil etme bizleri hakarete düşürme bizleri azaba uğratma. Şüphe yok ki, Ey Kerim olan Allahımız!. Sen va'd buyurduğundan dönmezsin mü'm in kullarına sevap vereceğine, dua ve niyazda da bulunanların istirhamlarını kabul buyuracağına dair olan vadinde müjdende hâşâ cayma $oz konusu olamaz. Artık biz kullarını da imân ve itaat dairesinde sabit kıl, bu dua ve niyazımızı lütfen kabul buyur. Ey Kerim ve rahîm olan Rabbimiz!. § Hadislerde zikredilmiştir ki Bir kimseye mühim bir şey isabet eder de beş kere "Ey Rabbimiz" diye dua ve niyazda bulunursa Allah Teâlâ o kimseyi o korktuğu şeyden kurtarır, ona istediğini verir. İşte bu ayetlerde görüldüğü şekilde Rabbena = Ey Rabbimiz diye dua ve yakarışda bulunan zatların da bu istirhamlarının kabul edilmiş olduğunu 195 inci âyeti kerime müjdelemektedir. Binaenaleyh bu âyeti kerimeler, bizlere ne şekilde dua ve niyazda bulunmamızı da öğretmiş Artık Rabbi kerimleri onlara şöyle karşılık verdi ki! Ben sizden gerek erkek ve gerek kadın bir amel edinin amelini zayi kılmam. Bazınız bazınızdansınız. İmdi hicret etmiş olanlar ve yurtlarından çıkarılmış bulunanlar ve benim yolumda eziyete uğrayanlar ve savaşta bulunan ve öldürülenler yok mu, elbette Allah katında bir sevap olmak üzere onların suçlarını örteceğini ve elbette onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağını ve güzel mükâfat ise Allah Teâlâ katındadır. 195. Bu âyeti celi I e, Cenâb-ı Hak'kın ulûhiyet ve kutsiyetini bilen onun kudretinin izlerini tam bir hürmetle tefekküre dalan ve üzerlerine düşen kulluk vazifelerini yerine getiren, sonra da Allah Teâlâ'ya duada, niyazda bulunan zatların dualarının kabul edileceğini ve onların büyük mükâfatlara ulaşacaklarını göstermektedir. Şöyle ki Artık o tam akıl sahipleri olan zatların dua ve. yalvarmalar! üzerine rabbi kerimleri onlara o zatların istirhamlarına şöyle karşılık verdi bütün isteklerinin meydana gelmesini kendilerine şöylece müjdeledi ki, ben sizden gerek erkek olsun ve gerek kadın olsun aynıdır, bunlardan bir amel edenin amelini o amelin sevabını; mükâfatını zayi kılmam ona lâyık olduğu mükâfatı veririm. Ey insanlar!, bazınız bazınızdansınız erkekleri de, kadınları da bir asıl cem etmektedir. Erkekler kadınlardan, kadınlar da erkeklerden meydana gelmektedir, bu bakımdan aralarında bir cins biri iğ i, bir sosyal bağ vardır. Sonra müslüman olan erkekler ile kadınlar da İslâmiyet itibariyle bir birlik teşkil etmektedirler. Binaenaleyh aralarında bu bakımdan da bir fark yoktur, mükâfat ve ceza itibariyle de aralarında bir eşitlik vardır. Her iki sınıfın da güzel amelleri makbuldür, sevaba kavuşmalar! takdir edilmiştir. İmdi Erkek olsunlar kadın olsunlar hicret etmiş olanlar Mekke'i Mükerreme'den Medine'i Münevvere'ye hicret etmiş olan müslümanlar ve din düşmanları tarafından zoru zoruna yurtlarından çıkarılmış bulunanlar İslâm erkekleri ile kadınları ve benim yolumda Allah yolunda eziyete uğrayanlar bir takım üzüntülere, fedakârlıklara katlananlar ve savaşta İslâm dinî uğrunda cihatta bulunan ve şehit olarak öldürülenler yok mu Bunların bu halleri ne kadar takdire lâyıktır! Ne kadar gıptaya lâyıktır. Evet... Allah Teâlâ buyuruyor ki Elbette Allah katında bir lütuf olarak bir sevap olmak üzere onların suçlarını bağışlayıp örteceğini başkalarına göstermiyeceğim. Ve elbette onları altlarından ırmaklar akan cennetlere ilâhî bir lütuf olmak üzere sokacağım ve bu gibi fevkalâde güzel mükâfat ise yalnız Allah Teâlâ katındadır başka hiçbir kimse, başka bir kimseye böyle büyük bir mükâfat vermeğe kadir değildir. Ve âh i ret âleminde Cenâb-ı Hak'kın yüce cemâlini görmek gibi en kutsal mükâfatlar da vardır. Ne mutlu dünyada iken güzel amellerde bulunup bu mükâfatlara aday olanlara. § Rivayete göre Ümmi Seleme validemiz demişti ki Ya Ras illallah! Hicret hakkında daima erkekler Kur'ân'ı Kerim'd e zikrediliyor, kadınlar zikredilmiyor. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, o gibi güzel ameller hususunda kadınlar ile erkekler arasında fark bulunmadığı gösterilmiştir. Evet Dinî vazifelerini güzelce yerine getirenler erkek olsunlar, kadın olsunlar eşittirler, hepsi de. Cenab'ı Hak'kın lütfuna; mükâfatına Kâfir olanların beldelerde dolaşıp durmaları; sakın seni al-d at masın. 196. Bu mübarek âyetler, m ii s I umanları uyanmaya davet ediyor, İslâmiyetten mahrum olanların geçici nimetlerine gıpta edilmemesini emrediyor, iyilik ve takva sahibi olanların ise ne kadar muazzam ve ebedî nîmetlere kavuşacaklarını müjdeleyerek kalplerine teselli veriyor. Şöyle ki Kâfir olanların beldelerde ticaretler için ve sair kazanç işleri için dolaşıp durmaları iktisadî, içtimaî işlerine kıymet vermeğe çalışmaları, Habibim!. Senî, yâni Senin ümmetini sakın aldatmasın bunlar sizi gaflete düşürmesin. Bunların durum, ve âkibetlerinin geçici olması gözönüne alınınca bunların gıpta etmeye lâyık olmadığı, bilâkis sorumluluğu gerektirdiği pek güzel anlaşılır. § Rivayete göre bazı müslümanlar, bir takım müşriklerin zengin geniş bir ticaretle meşgul olup şehirler arasında gidip geldiklerini görünce "Acaba biz mü'minler, darlık içinde yaşadığımız halde Allah Teâlâ'nın düşmanları neden şu gördüğümüz varlık içinde yaşıyorlar" demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Binaenaleyh biz bu âyeti kerimeden en güzel bir uyanma dersi almalıyız. Evet... Bir takım gayrimüslimler, büyük bir servet sahibidirler. İktisat sahasında büyük bir iktidara sahiptirler. Bir kısmı da geniş geniş sahalarda hakimiyetleri ellerinde bulunduruyorlar. Fakat bu nîmetler onlar için geçicidir. Madem ki, onlar kendilerini bu nimetleri nasib etmiş olan Yılca Allah'ı Iâyikiyle bilip birliğini tasdik etmiyorlar, insanlara, heykellere tapıp duruyorlar ve madem ki bütün insanlığa yönelik olan İslâm dinini kabul etmiş bulunmıyorlar. Ve madem ki elde ettikleri servetleri, nîmetleri çok kere meşru şekilde değil, fırsat buldukça başkalarının haklarına tecavüz etmek suretiyle elde etmiş bulunuyorlar, artık öyle bir nîmetin, devletin, servetin ne kıymeti olabilir ki, gıptaya lâyık olsun. O haddizatında geçicidir, m es'illiyet i gerektirmektedir, sahibinin felâketine sebebtir. Evet... Meşru surette olan bir nîmet, servet müslümanlıkta övülmüştür, işlenilmiştir. Bunu bize ihsan buyuran Cenâb-ı Hak'ka bundan dolayı da şükrederek kulluk, secdesine kapanırız. Fakat gayrı meşru olan, küfre bağlı bulunan, kendisi haddizatında geçici olduğu halde uhrevî m es'illiyet i sonsuz bulunan bir nîmet ve servete aklı olan bir kimse gıpta edemez. O gerçekte bir nîmet değildir, bir cezadır, bir felâkettir, öldürücü bir zehirdir. Farzedelim ki Bir şahsa bir gün sonra idam edilmek üzere bir milyon altın verilse acaba bu paranın o şahsa nazaran bir kıymeti, faidesi olabilir mi?. Bilâkis üzüntü ve kederi artmış olmaz mı? Bu yaratılışın gereği değil midir? İşte âh i ret azabını hak eden kimselerin bu geçici dünya hayatında kavuştukları nimetler, servetler de bu kabildendir. Bununla beraber böyle nice nîmet I er vardır ki, daha dünyada iken sahiplerinin ellerinden çıkmıştır. Nice servetlere; hakimiyetlere sahip kimselerin bunları elden çıkararak dünya sahifesinden silinip gittiklerini tarih kitapları bizlere pek açık şekilde göstermektedir. Kısacası Cenab'ı Hak, bizleri bu gibi sonu korkunç, geçici varlıklara gıpta etmekten men etmektedir. Bu da bizim hakkımızda ilâhî lutfun bir tecellisi Azıcık bir geçimdir, sonra onların varıp sığınacakları yer cehennemdir ve o ne fena bir yatak!. 197. O dinsizlerin dünyadaki varlıkları; dolaşıp durmaları azıcık bir geçimdin onlar bu geçimden dünyada az bir zaman için istifade etmiş olabilirler. Bu geçim, ne kadar fazla olsa da geçicidir ve âh i ret âleminde kaybetmiş olacakları nîmet I ere göre yok olan bir gölgeden ibarettir. Veyahut onların bu geçimi, âhirette mü'minlerin elde edecekleri sevaplara, mükâfatlara göre hiç bir kıymet ifade etmez. Sonra onların o inkarcıların varıp sığınacakları yer onların son ebedî ikametgâhları cehennemdir ve ne fena bir yatak!. Artık düşünmeli!. Artık öyle geçici, azabı gerektiren varlıklara kıymet Fakat o kimseler ki, Rablarından korkmuşlardır, onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah tarafından verilecek nice ziyafetler olduğu halde. Ve Allah Teâlâ'nın katında olanlar ise iyi kullar için daha hayırlıdır. 198. Fakat o kimseler ki o mümin, o iyi kimseler ki Rablerinden korkmuşlardır onun dinî hükümlerine karşı gelmekten sakınmışlardır. Onlar için o korunanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır öyle ebedî, hayat bahşeden bahçeler, köşkler mevcuttur. Orada ebediyyen kalacaklardır. Artık o nimetlerden mahrum kalmayacaklardır. Onlara Allah tarafından verilecek nice ziyafetler olduğu halde onlar nice hatır ve hayale gelmeyen muazzam mükâfatlara kavuşacaklardır. Ve Allah Teâlâ'nın katında manevî katında olanlar ise takdir edilen mükâfatlar, sevablar ile İyi kullar için daha hayırlıdır. Çünkü onlar, ebedîdir, sonsuzdur, mahiyetleri pek yücedir. Öyle dünya nimetleri gibi yok olmaya mahkûm değildir, İşte asıl gıpta edilecek, temenni edilecek nîmet ve devlet, bu âh i ret mükâfatıdır. Allah'ın sonsuz lütfü d ur. Güzelce düşünenler daha dünyada iken böyle mutlu bir akibeti kazanmaya çalışırlar. Ezvakı kâinat, seraser hayâldir Aşan dilfiribi cihan, bî mealdir Aklı salime mâlik olanlar verir mi dil Bir şeye ki hemişe karini Ve şüphe yok ki, eh I i kitaptan öyleleri de vardır ki. Allah Teâlâ'ya ve size indirilmiş olana ve kendilerine indirilmiş olana imân ederler. Allah için korkarlar. Allah Teâlâ'nın âyetleri ile az bir bahayı satın almazlar. İşte onlar için rableri katında mükâfatbn lan vardır. Muhakkak Allah Teâlâ hesabını pek çabuk görendir. 199. Bu mübarek iki âyet, İslâmiyet in yüce cazibesine tabi olan hakikaten aydın ve düşünen zatların daima bulunacağını bildirmektedir. Ve ebedî kurtuluşa, ilâhî I üt uf I ara ulaşmak için sabır ve sebattan ayrı I m ayıp hak yolunda fedakârlıkta bulunulmasını emri ve tavsiye etmektedir. Ve sonuç olarak bu su re'i c el Nedeki emir ve yasaklara riayet Edilmesinin lüzumuna şöylece işaret buyurmaktadır. Ehli kitap denilen Yahudî ve Hıristiyan gurubunun hepsi aynı kanaatte ısrar etmekte ve İslâmiyet i kabulden kaçınmaktadır. Ve şüphe yok ki, ehli kitaptan öyleleri de vardır ki güzel bir zekâya, güzel bir aklî muhakemeye sahip olup dinî hakikatları anlarlar Allah Teâlâ'ya onun birliğine, yaratıcılığına inanırlar, ve ey müslümanlar!. Size Allah tarafından indirilmiş olana Kur'ân'ı Kerim'e de inanır imân ederler ve onlar Allah için Cenâb-ı Hak'kın büyüklük ve yüceliğine karşı korkar mütevazi bir vaziyette bulunurlar. Ve onlar Allah Teâlâ'nın âyetleri ile kendi yanlarında bulunan Tevrat ve incildeki peygamberin vasıflarına ait açıklama ile az fanî ve ehemmiyetsiz bir babayı bir dünyevî menfaati satın alamazlar. Onlar öyle dünya için, maddî menfaatlerini, başkanlıklarını korumak için âyetleri değiştirme ve inkâra, peygamberin vasıflarına ait bilgileri saklayıp aksini iddiaya cür'et etmezler. Nitekim, bir kısım ehli kitap âlimleri ise böyle bir hakikati değiştirmeye cür'et göstermişlerdir. İşte onlar için o Allah Teâlâ'nın âyetlerini bozma ve değiştirmeye cür'et etmeyip Muhammed'in peygamberliğini kabul eden temiz kalpli ehli kitap için Rableri katında va' d edil en mükâfatları amellerinin sevapları vardır. Onlara bu amellerinden dolayı iki kat mükâfat va'dedilmiştir. Muhakkak Allah Teâlâ kullarının mahşer gününde hesabını pek çabuk görendir m ah I û kat in yaratıcısı ve yüce hakimi olan Hak Tealâ hazretleri herkesin halini ve onların lâyık oldukları sevap ve cezayı ezelî ilmî ile bildiğinden onların muhakemelerini sür'at I e neticelendirir. § Bir rivayete göre bu âyeti kerime, Hebeş hükümdarı olup İslâmiyet i kabul etmiş bulunan As ham e adındaki necaşî hakkında nazil olmuştur. Bu zat H ab eşeye hicret eden ashabı kirama çok hürmet etmişti. Bilahara vefat edince Rasüli Ekrem, bir mucize olmak üzere bundan haberdar olmuş, mübarek gözleri önünde Habeşistan görünmüş Necaşinin tahtı görünmüş, Nebiyyi Zişân efendimizde ashabı kiramı ile Baki mevkiine çıkarak Necaşî için cenaze namazı kılmış, hakkında af talebinde bulunmuştu. Bir takım münafıklar ise bunu görünce söylenmeğe başlamışlar. Hz. Mu ham m ed, görmediği bir vahşi hıristiyan üzerine cenaze namazı kılıyor demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, o Habeş hükümdarının da İslâmiyet i kabul eden ehli kitaptan bir zat olduğuna işaret olunmuştur. Diğer bir rivayete göre de bu âyeti kerime, müslüman olma şerefine erişen Necran ehlinden kırk, Habeşlerden otuz iki ve mından sekiz zat hakkında nazil olmuştur ki, bunlar Hıristiyan idiler. Abdullah ibni selâm hakkında nazil olduğunu gösteren rivayetlerde vardır. Bununla beraber âyeti kerimenin mânası umumidir, İslâmiyeti kabul eden bütün kitap ehlini kapsamaktadır. Asrı saadetten beri "ehli kitap" denilen milletlerden müslüman olma şerefine erişen zatların sayıları milyonlara ulaşmıştır. Allah'a ham d olsun hâlâ da bir çokları İslâmiyeti yüceltmekte ve kabul ederek ebedî saadete aday bulunmaktadırlar. "Bir ş em' i ki m evlâ yaka bir veçhile sönmez"200. Ey imân edenler!. Sabrediniz, sabır yarısında bulununuz ve nöbet bekleyiniz ve Allah Teâlâ d an korkunuz ki, felah bulabilesiniz. 200. Ey imân edenler Ey müslümanlar!.. Ey hak yolunda sebat edenler!. Sabrediniz görevli olduğunuz itaatleri yapma, günahlardan kaçınma ve bazı musibetlere tahammül hususunda sabırlı bulununuz, sabır yarısında bulununuz. Hak Teâlâ'nın düşmanlarına karşı savaşta bulunurken sabır ve sebat hususunda onlara galip olunuz, onlar sizden daha sabırlı bulunmuş olmasınlar. Ve sınırlarda nöbet bekleyiniz düşmanlara karşı hududta silâhlarınızla, nakil vasıtalarınızla cenge hazır bir vaziyette bulununuz, düşmanlarınızı gözetlemekten geri durmayınız. Ve her hâlinizde, düşmanlarınız ile savaş hususunda ondan bundan değil, yalnız Allah Teâlâ'dan korkunuz ki felah bulabilesiniz. Yâni İslâm varlığını muhafaza etmiş, ilâhî lütfa kazanmış, cehennem nârından kurtulmuş cennete aday bulunmuş olasınız. Ne muazzam bir mükâfat!. § Ali İmran sûre—i, bu âyeti kerime ile nihayete ermiştir. Bu mübarek süre, bütün insanlığa selâmet ve saadet yollarını göstermiş, en kutsi vazifeleri öğretmiş, en mühim medenî, idarî, sosyal esasları içerisine almıştır. Bu husustaki başarıların ne. sayede, ne gibi sebeplere yapışmakla tecelli edeceğine de bu son âyeti kerime, işaret buyurmaktadır. Bunların başlıcası ise sabırdır, m us ab eredir, murabeta ile takvadır. Şöyle ki Sabır Acıya katlanmaktır, hoşa gitmeyen durumlardan dolayı telâş göstermeyi? şikayet etmeden tahammül ve direne göstermektir. Geniş bilgi için bu sürenin 17 nci âyetine bakılabilir. Mü s ab ere de belâ zamanında kalbi gözetlemek, kalbe kuvvet vermeğe çalışmaktır. Sabra devam etmektir. Güzel fiilleri yapmak çirkin işlerden kaçınmaktır, bir içimse ile başkaları arasında meydana gelen çirkin hallere, ihtilâflara karşı direnç göstermektir. Cenâb-ı Hak'ka manen ulaşmaya vesile olacak şeylere sarılmaktır. Murabeta da bağlamak, düşmanın gelmesi muhtemel olan yerlere devamlı olarak gözlemek, Allah Teâlâ yolunda, din uğrunda düşmana karşı cebhe almak, olanca kuvveti o tarafa yönelt m ektir. Velhâsıl Sabır ve sebatta, musaberede, mürabetada, ittikada bulunan müslümanlar, üzerlerine düşen dinî ve dünyevî vazifelerini güzelce yapmaya muvaffak olurlar. Bir kerre sabrın alanını düşünelim 1 Dinen üzerimize düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışmak sabırdır. Nefs ile cihad etmek. 2 Haramlardan sakınarak nefsin eğilimlerine karşı koymak, bu hususta meşakkatlere katlanmak bir sabırdır. 3 Dünyevî arızalara, hastalıklara, ihtiyaçlara, korkulara karşı komak da bir sabırdır. § Müsadereye gelince bu da su gibi guruplara ayrılır. 1 Başkalarının, meselâ aile fertlerinin, yakınların, komşuların hoş olmayan hallerine karşı tahammül göstermek bir müsaderedir. 2 Fenalık yapmış bir şahıstan intikamı terketmekle bir musaberedir. "Cahillerden yüz çevir" mealindeki ilâhî bir emir bunu göstermektedir. 3 Bir kimsenin başkalarını kendi nefsine tercih etmesi de bir musaberedir. Muhtaç olan bir zatın kendi nefsini bırakıp da başkalarının ihtiyaçlarını gidermeye çalışması gibi. Nitekim = Onları kendi nefislerine tercih ederler... Haşr, 59/9 âyeti de bunu göstermektedir. 4 Zülüm etmiş bir kimse hakkındaki af ve bağı; da bir m üs ab eredir. buyurulmuştur. sizin affetmeniz takvaya daha yakındır. Bakara 2/237 5 İyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak, bir takım yanlış itikatları düzeltmeye çalışmak şüpheleri gidererek insanları aydınlatmaya gayret etmek de bir müsaberedir. Maalesef bir çok kimseler, böyle hayırlı bir hareketten üzüntü duyarlar, düşmanca bir tavır alırlar. Halbuki, böyle bir emir ve yasak, bir iyilikseverlik eseridir, sosyal terbiye ve fâide gereğidir. Bunu takdir edemiyenler, hastalıktan kurtulmaya bir vesile olan ilâçları, doktor tavsiyelerini reddeden zavallı hastalara benzerler. ıb İslâm yurdunu, İslâm varlığını muhafaza için hudutlara beklemek ve icab edince cihat meydanlarına atılmak da bir müsaberedir. Bir fedakârlıktır. Kısacası Bütün bu sabırlar, musabereler, mürabetalar, Allah Teâlâ'nın rizası için olacaktır, Allah korkusundan, ilâhî sevgiden ileri gelecektir. Yoksa öyle maddî bir menfaat, bir şöhret ve gösteriş için olmayacaktır, İşte Allah Teâlâ'dan korkunuz ki, felah bulaşınız mealindeki ilâhî emri bize bu vazifeyi bildirmektedir. Allah Teâlâ hazretleri cümlemizi sabredenler zümresine katıp ilâhî koruması altına alsın ve kurtuluşa eriştirsin. Ey Allah'ım, Peygamberlerin efendisi hürmetine kabul buyur! Ham d, âlemlerin Rabbi Allah'adır. Konu doguasya tarafından 28-11-11 Saat 0025 değiştirilmiştir. - - reklam verin... Bookmarks Digg StumbleUpon Google Facebook Twitter önceki Konu sonraki Konu » Yetkileriniz Konu Acma Yetkiniz Yok Cevap Yazma Yetkiniz Yok Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok BB code is Açık Smileler Açık [IMG] Kodları Açık HTML-Kodu KapalıTrackbacks are Açık Pingbacks are Açık Refbacks are Kapalı Forum Rules Hizli Erisim Tüm Zamanlar GMT +2 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman 0014. Bize Yazin - Dilek Duası - Arşiv - Kullanım sözleşmesi - Yukarı git Powered by vBulletin Version kapalıCopyright ©2000 - 2022, Jelsoft Enterprises Ltd. Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp,yasaya aykırı yada telif hakkı içeren paylaşımları iletişim bölümünden bizlere bildirebilirsiniz
ali imran 103 nüzul sebebi