☄️ Yaşar Nuri Öztürk Ruhlar Alemi

AEJxLkZ. 96-ALAK 15. Ayet كَلَّا لَئِن لَّمْ يَنتَهِ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ Kellâ le in lem yentehi le nesfean bin nâsıyeti. Bayraktar Bayraklı 15-18 Hayır hayır! Eğer bu yaptığından vazgeçmezse, derhal onu o yalancı, günahkâr alnından yakalarız. O, hemen gidip meclisini çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız. Edip Yüksel Doğrusu, buna son vermezse, yakalarız ön lobundan, Erhan Aktaş Hayır, kesinlikle öyle değil! Eğer gerçekten vazgeçmezse perçeminden1 yakalarız. 1- Saçından. Muhammed Esed Hayır, eğer vazgeçmezse, onu alnından tutup sürükleyeceğiz, Mustafa İslamoğlu Yoo! Eğer o buna bir son vermediyse, elbet perçeminden yakalayacağız; Süleyman Ateş Hayır, olmaz böyle şey, eğer bundan vazgeçmezse onu perçeminden yakalar ateşe sürükleriz, Süleymaniye Vakfı Yok, yok… Vazgeçmezse tutup çekeriz perçeminden. Yaşar Nuri Öztürk İş, sandığı gibi değil! Eğer vazgeçmezse yemin olsun, o alnı mutlaka tutup sürteceğiz! Ayetin Tefsiri MEAL 15. Yoo! Eğer o buna bir son vermediyse, elbet perçeminden yakalayacağız;18 TEFSİR Hz. Muhammed namaz kılarsa onun ensesine ayağını basacağı tehdidini savuran bu şahıs, kesinlikle bunu yapamayacaktır. MEVDUDİ “Kellê” yo..! böyle yapma ey insanoğlu, böyle yapma “lein-lem yentehî lenesfe'ân bin-nâsîyeh” eğer bu tip yaptığı şeye bir son vermezse perçeminden yakalayacağız. “lenesfe'ân bin-nâsîyeh” onun perçeminden ele geçireceğiz. Sanki nükte olarak şöyle bir şey aklıma geliyor. Perçem alnı kapatan kâkül demektir. Yüzünü kapatan bir maskeye çevirdiği perçeminden tutup gerçek yüzünü açacağız, kendini seyret al bak. Maskeyle gezdin bir ömür boyu. Maskesini sıyıracağız der gibi anlıyorum ben. Evet insanın maskesini sıyıracağız. 18 Zımnen Günahkar yüzünü sakladığı, maske gibi kullandığı perçeminden. - Öncelikle hayırlı olsun. Nişanlanmak için manidar bir gün seçmişsiniz... Doğum günüm 5 Şubat, bu ay enteresan bir şekilde güzellikler getirdi ki bunlardan biri de Nazlı'yla yüzük takmamız oldu. 14 Şubat'a denk geldi; zorlamadık, kendiliğinden oldu. Doğum günü hediyesi olduk birbirimize. - Nasıl tanıştınız Nazlı Hanım'la? Saba'nın Tümer programı buna aracı oldu tabiri caizse. Biz “Türk sanat müziğini bugün kim defosuz okuyor?” diye konuşurken ben de Nazlı Hanım'ın önemli bir yeri olduğunu söyledim. Yoksa Nazlı Hanım'ı tanımam; evli midir, bekâr mıdır, kaç çocuğu var, bilmem. O da zarif bir insan, teşekkür etmek için beni aradı. Zaten halası “Koca adam seni övdü, aç teşekkür et” deyince aramış. Oradan başladı iş. Bekâr olduğu ortaya çıkınca tabii kancayı taktım açıkçası. Sonuç böyle oldu. - Bekâr olduğunu nasıl öğrendiniz? Müsaade ediniz, ben de bir söz ustasıyım. “Ankara'da ailecek, çoluk çocuk mu yaşıyorsunuz?” diye konuyu irdeleyince “Bekârım” gülüyor dedi. İçimden “İyi” dedim, “O zaman bekle.” ONUN İÇİN ANKARA'YA GİTTİM - Sonra ne oldu? Sonra ikinci, üçüncü, dördüncü telefon… Bir konuşmamızda “İstanbul'a geliyor musunuz? Müzikle ilgili sohbet edelim” dedim. “Arada geliyorum, gelirseniz konuşuruz” dedi. Ben de “Ankara'ya özel olarak bunun için gelsem ne olur?” diye sordum. “Zahmet olur ama siz bilirsiniz” deyince gittim Ankara'ya. Hayatımda ilk defa bir hanımefendiyle görüşmek üzere şehirlerarası yolculuk yaptım. - Heyecanlandınız mı giderken? Elim ayağım dolaşmadı, lise talebesi değilim ama biraz heyecan oluyor tabii. Daha sonra o İstanbul'a geldi, bir iki kere daha görüştük. Ondan sonra aldı başını gitti... - Aşk hikâyenizi duyan 47 yaşındaki arkadaşım “Benim de şansım var” dedi. Birçok insana umut verdiniz. Nazlı Hanım da 44 yaşında. Gazeteler “Kendinden 20 yaş küçük kadınla nişanlandı” diye yazıyor ama Nazlı 69 doğumlu. Ben 62 yaşındayım, 61 yaşında bir hanım mı bulacaktım? Bunu söyleyen aşağılık, soytarı biri. Nazlı Hanım'ın 30 ya da 25 yaşındaki bir hanımla farkı yok. Ben onda da aynı hayat coşkusunu ve aynı değerleri buluyorum. Anlaşmaya bağlı. 47 yaş âşık olmayı unutacak bir yaş değil. - Peki, aşk evliliği mi yapmış olacaksınız Nazlı Hanım'la?Yine sevgi ve saygıya dayalı bir evlilik olacak. Bu durumdan rahatsız olmayacak derinlikte biri Nazlı. Aşk bir kere olur. Nazlı'ya büyük bir sevgi, saygı duyuyorum. - Bir kere âşık oldum dediniz... Hayatımda bir kere âşık oldum. Âşık olduğum kadınla da evlenemedim. Her neyse şimdi roman yazmayalım. - Aşk hakkında ne düşünüyorsunuz? Aşk sıkıntı getirir, bana da getirdi. Mevlana “Aşk hiçbir afetten ders almıyor” der. Siz mutlulukla aşkı yan yana koymayın. Aşk afettir. Hayatımda da hep acı ve ıstırap olmuştur. Ama yaratıcıdır da. Mutlu olmak için sevgi ve saygı aşktan önceliklidir. Bir daha aşkın afetine maruz kalmak istemem. Bir defa başıma geldi ve gitti. Kavuştunuz mu aşk bitiyor. Ben aşkın kahrını ve ıstırabını çektim ama şikâyetçi değilim. - Nazlı Hanım bozulmadı mı? Çünkü her kadın kendine âşık olunmasını yüreğimiz büyük. O manada alıyorsanız âşığım tabii. Felsefe adamı olarak aşk denen cevher üzerinde bir felsefi değerlendirme yaptım. Bunu vatandaş Yaşar Nuri olarak alırsanız tamam, Nazlı Hanım'a da âşık olarak nişanlandım. Aşkım da devam edecek. Herkes haftada bir âşık oluyor, biz de ömrümüzde iki defa âşık olalım. YAŞAR NURİ ÖZTÜRK CANLI YAYINDA NİŞANLANDIĞINI BÖYLE AÇIKLADI VİDEO BENİ KISKANIYOR - Kıskanıyor musunuz Nazlı Hanım'ı? Onun beni kıskandığını biliyorum da… Benim onu kıskanacağım bir davranış içine girmez Nazlı Hanım. Çok akıllı, çok derinliği olan biri. İkimizin arasında sıkıntı olmaz. Çevrem konumum itibariyle çok hareketlidir, bu yüzden kıskanıyor olabilir. Şimdi ben evlendim diye bütün insanlar çevremden çekilecek değil ki. Gazetecisi var, seveni, takip edeni var. Beni manevi kurtarıcıları, manevi babaları olarak gördükleri için bazıları sarılır, öper... Tabii Nazlı da “Ne oluyoruz!” diyebilir. Ama Nazlı bunların üstesinden gelecek ruhta, kültürde bir insan. - En çok neyini seviyorsunuz? Sanatı bir numara bence. Esprili. Bir Anadolu çocuğu sıcaklığı var onda. Çok uyuşuyoruz. Kitaplarımı da okumuş. . - Nikâh tarihi belirlediniz mi? Daha nişan için yemek bile yapmadık. Eşimiz, dostumuz gelecek. Büyük ihtimalle hem Ankara'da, hem İstanbul'da yapacağız. Düğün için ne yapacağımızı henüz tespit etmedik belki teknede yapabiliriz. Nikâh şahidimiz Saba olacak. - Sürpriz yapıyor musunuz? Tabii ki, o benim alamet-i farikamdır. Korkunç sürprizler yaparım. Şaşırtırım. Latifeyi çok seven biriyim. Benimle sohbet ettikten sonra insanlar tadına doymuyor. Buradan Ankara'ya gidişim bile bir sürprizdir. O buraya ekibiyle kayıt için geliyor. Buluşacağımızı konuşmamış mesela, çıkıyor kayıttan, bir bakıyor ki ben oradayım. Çıkar çıkmaz şoför açıyor kapıyı “Buyurun efendim” diyor, o da haliyle şaşırıyor. - Nişan için sürpriz yapmış mıydınız? Ankara'dan gelmişti. Yemeğe gidecektik. Ben de bir mücevherciyle daha önceden konuştum. Bir tek yüzük ölçüsü kalmıştı. Buluştuk. Bir anda kuyumcuya soktum onu. Hemen tak tak yüzükleri yığdılar oraya, “Ne oluyoruz” deyince “Ne oluyoruz yok, birini seç” dedim. Benim yüzüğümü de getirdiler. Böyle şeyler yapmayı severim. - Nazlı Hanım'dan söz ederken yüzünüzde güller açıyor… Ben de yeniden mi âşık olsam eşime…Açmaz mı, açar. Mevlana “İnsanoğlu bir defa doğar, nihayet iki defa... Ben her gün birkaç defa doğuyorum” diyor. Aslında her gün yeniden âşık olmak lazım. Sevdiğim insanla böyle günler yaşarım. Bu zor değil ama bunun kitabı da yok. Gençliğimizde Kız tavlama' kitapları vardı ama bunlar hikâyedir. Böyle olmaz... Mesela öyle boylu, poslu yakışıklı bir adam değilim. Ama bu ayrı bir iştir. Bu ruhtur, konuştuğum hiçbir kadının bana kayıtsız kaldığını görmedim. İstersem sonucunu kesin alırım. Ben çok nal toplattım. Hiç şansları olmaz. - Şeytan tüyünüz var demek… Şeytan tüyü mü, rahman tüyü mü bilmem. Bunun en büyük sırrı samimiyettir, kadın samimiyeti hisseder. Güven vermek lazım. Kadın “Bu adama güvenirim” demeli. Para, pul işi tezgâh, piyasa işi. Ciddi bir ilişkiden söz ediyorsak bu konuda hep şanslı olmuşumdur. Güvenilir adamım. “Yakışıklı adamların olduğu yerde bana ekmek yok” diye düşündüğümde ekmek hep benim olmuştur. Çünkü o samimiyeti ve güveni kadın hemen alıyor. Tabii konuşma, kültür önemli. Hele karşınızdaki kadın da kültürlüyse, şaklabanlıklara prim vermez. Ben de kültürsüzlerle pek diyalog kurmam. Konuştuğum zaman da o derinliğin karşısında görüyorum, eriyor, eğiliyor kadın. TÜM KADINLARDAN ÖZÜR DİLİYORUM - Siz bir zamanlar “40 yaşında kadın alıp ona mı bakacağım?” demiştiniz… O bir magazin maytabıydı. Ama ben yine de siz dahil bütün hanımlardan özür diliyorum. Kırmak için söyler miyim? Bakın şimdi 44 yaşında bir hanımla evleniyorum. Nazlı'ya öyle bir şey dersem dilim kurur. O bir sürçülisandı, yanlış bir ifadeydi. Yoksa 20-25 yaşında bir kızla ne paylaşacağım? Benim de dilimden bazen kaçıyor böyle şeyler. ÜLKEYİ HÜKÜMET DEĞİL ABD YÖNETİYOR - İsmet Özel'in “Namaz kılmayan Türk değildir” sözlerine ne diyorsunuz? Saçmalık! Hiçbir ilmi, dini tutarlılığı yok. - Türk-Kürt barış sürecinde hükümetin çabalarını samimi buluyor musunuz? O işleri hükümet değil, ABD kotarıyor. Onun için hükümetin samimiyetinden söz etmenin bir âlemi yok. Hükümet söyleneni yapıyor. ABD Türkiye'yi eyaleti gibi yönetiyor. Öteyi beriyi konuşmaya gerek yok. Kendimi ahmak yerine koydurmak istemem. İnşallah iyi olur. İnşallah fesat ve fitne biter. - Barış sürecine dair öngörüleriniz var mı? Elbette ki söyleyeceğim çok sözüm var ama bir anlamı yok. Kokmuş ağza sakız olmanın bir âlemi yok. Bana kimsenin bir şey sorduğu yok ki, söylesem de bir işe yaramaz. - Neden size sormuyorlar?Dinciler sormuyor çünkü Cumhuriyetçi ve Atatürkçü ve Kuran'cıyım. Dinciler akılcılıktan, dolayısıyla da Atatürkçülükten rahatsız olur. Kuran dinde de aklın komutan olmasını ister. Akla düşman olan dinci, Kuran'dan nasıl hoşnut olsun! Bunlar açıkça Kuran'a karşı çıkamıyor, Kuran'ı dolaylı yollardan devre dışı bırakıyorlar. - Ya da kendilerine göre yorumluyorlar. “Kuran'ı Arapça okumazsan sevap alamazsın” diyerek Kuran'ı devre dışı bırakıyor. Dolayısıyla akla, Kuran'a ve Mustafa Kemal'e yani Cumhuriyet'e karşı olanların benden hoşnut olmaları mümkün değil. Bir de dinsiz takımı var. Atatürkçülük, çağdaşlık adı altında kitapsızlık pazarlayan. Bunlar da dikkate almaz. Büyük kısmı Mustafa Kemal'e de karşı değil ama Kuran'cı olduğum için benden rahatsız. - Anayasa değişiklik sürecini demokratik buluyor musunuz? Söyleyeceklerimin hiçbir kıymeti yok. ABD “Yapacaksınız” demiş. Yapmazlarsa bir hafta içinde bitirirler bunların işini. Taahhüt böyle olmasaydı CHP'de değil, AKP'de olurdum. Deniz Baykal'ın yanında ben olur muydum? Recep Tayyip gibi huyuma suyuma son derece uygun bir insan varken… - Bu sözlerinizden hükümete yeşil ışık yaktığınızı düşünebilir miyiz? Hayır, yeşil ışığım filan yok. Benim ışığım akılcılık, Kuran'cılık. Kimseye ışık yakmaya tenezzül edecek biri değilim. - Diğer konularda hemfikir misiniz? Dışarı bağımlılık oldu mu olay bitmiştir. Diğer konuların neyini tartışacağım! Barut bitti. 50 tane tartışılacak konu var tabii. Gerek yok. Onayladığım şeyleri yüzde beşi geçmez. Deniz Baykal kim! Bülent Ecevit gibi saygı duyduğum siyasetçi filozof, her bakımdan ruhumun ısındığı, müstesna bir insana “Siyasete girmeyeceğim” demişim. Deniz Baykal'ın ne anlamı var! - Niye siz de Deniz Baykal başkanlığındaki CHP'ye girdiniz?11 Eylül saldırıları olduğu dönemdi. Siyasetin artık İslam üzerinden yapılacağını görünce ülkeme birikimimle bir yarar sağlayayım diye fikrimi değiştirdim. Siyasete girmeyecektim. - CHP'yi nasıl buluyorsunuz?Bana göre Türk parlamentosunda ne yaptığını bilen AKP ve BDP'dir. Ötekiler muhalefet değil. Hiçbir şey değil. Daha fazla konuşturmayın, bu kadarla yetinin. - “Cebrail gelse CHP'yi kurtaramaz” da dediniz, kızmadılar mı size? Neşesi bilir, kızsın. CHP'lilerin içinde vatansever insanlar da var. Yapacakları tek şey bu partiyi kapatıp Atatürk'ün adını istismar etmeden yeni bir sol parti kurmak. 12 Eylül darbesi ABD'nin işidir. Sokaktaki kestane satan çocuk bile bilir. 12 Eylül Darbesi niye bütün partileri kapattı da CHP'yi kapatmadı? Çünkü CHP'nin icraatında Atatürk'ü batıracak. Bunun farkındadır ya da değildir. Onun için CHP'nin bu millete yapacağı en büyük iyilik Atatürk'ün yakasından düşmektir. Onun için CHP diye bir parti olmamalıdır. SİBEL ATEŞ YENGİN / AKŞAM İNTERNET SİTESİ Biraz gecikti ama yine de literatürde yerini alması gerekiyor. Geçtiğimiz haftalarda unutulmaz sanatçı Barış Manço'nun küçük bir çocuk olarak dünyaya döndüğü haberi Reenkarnasyon, medyada yer aldı. Aslında yeni bir haber değildi yani taze değildi, daha önce de kullanılmıştı ama bir nedenle yeniden ısıtılmış ve balık bellekli denilen tv izleyicilerine reenkarnasyon olayı olarak tekrar sunulmuştu. Bilinmez ama nedense UFO haberleri ya da reenkarnasyon gibi konular medyada şaşırtıcıdır, olaylar bir türlü ciddi olarak tartışılamaz, haberin oluştuğu dönemde kim popülerse ya da o aralar kimler tv program yapımcılarının hatta asistanların portföylerinde varsalar, onlar ekrana çıkarlar ve kendilerince görüşlerini belirtirler. Hiçbir zaman daha birçok konuda olduğu gibi, o konunun uzmanı kimdir, neler yapılmıştır... gibisinden araştırmalara asla girilmez...Ve yine aynı şey oldu ve konuyla ilgili tv programlarında güya reenkarnasyon tartışıldı. Benim izlediğim bunların bir tanesiydi, programı Yasemin adlı bir hanım sunuyordu Özür diliyorum, soyadını yakalayamadım pardon sunmanın ötesinde yorumluyordu. Aslında zaman zaman küçük oğlunun ille de Barış Manço olduğunu iddia eden adama dönüyor, tıbbi bir tedavinin gerekli olduğunu ve mutlaka yaptırması gerektiğini de öneriyordu. Programdan anlaşıldığına göre, aynı adam daha önce de medyada yer almıştı ama görüldüğü kadarıyla yine kullanılıyordu. Konuklar ya da yorumcular ise, çocuğun babasının yanısıra yine hemen her zaman, her yerde olduğu gibi İlahiyatçı Zekeriya Beyaz, Gazeteci yazar Berrin Türkoğlu ve yine adını yakalayamadığım bir psikiyatrdan oluşmaktaydı... Konu ölüm veya ölümle ilgili birşeyse muhakkak dine veya din otoritelerine başvuruluyor oysa ölümün ya da benzer konuların bilimsel, sosyal ve psikolojik yönleri de var. Zaten güncel sorun da burada, konu ne olursa olsun hemen bir din görevlisi karşımızda, hemen yoruma başlıyorlar ve tüm dünyevi konular din potasında eritiliyor, sonunda da geriye birşey kalmıyor. Oysa dinin temeli inanç ama her insanın inancı da aynı değil, o zaman ortaya farklı görüşler ve sayısız yorumlar çıkıyor. O zaman konu da, kaybolup gidiyor, tartışılmaz hale geliyor ve izleyici veya okuyucu maçı kimin kazandığına bakar gibi bakarak kendi bireysel inancına yakın bir yerde kalıyor...Bu programda da aynı şeyler yaşandı, Barış Manço'nun ruhunutaşıdığı iddia edilen çocuğun babası ile Zekeriya Beyaz arasında görüldüğü kadarıyla geçmişten gelen bir sorun vardı, zaman zaman birbirlerine sataşıp durdular ama ekranların ustası olan Zekeriya Beyaz için bu rakip, çok hafif kalıyordu. Bu arada Zekeriya Beyaz, konuyu bir ara mezhep ayrımına götürmeye niyetlendi ama Yasemin Hanım tarafından engellendi, ayrıca psikiyatr uzman da sert bir dille benim üstte vurguladığım gibi, dini her konuya karıştırmamasını söyleyince Zekeriya Beyaz geri çekildi. Ama Zekeriya Beyaz, bu konuyu iyi bildiğini iddia ediyor, yeterince incelediğini ve kendisiyle tartışılamayacağını belirtiyordu ama birçok İslami yorumcu gibi tekrarlayıp durduğu Hindu Tenasüh inancı ile Spiritüalizm kökenli Modern Reenkarnasyon inancı arasındaki farktan habersizdi. Bilmesi gereken şey, bu iki inancın temelden farklı olduklarıydı, Tenasüh kısacası ruhun yaşam performansına göre yeniden doğuşlarda geriye de dönebilmesi inancıdır yani birey bir sonraki yaşamında insan olmayabilir, ruh yaşamın her formunu denemelidir ve sonunda bir sonsuzluk anlayışında Nirvana kaybolacak ya da bütünleşecektir, bu inançta ruhlar alemi, yeniden doğuş kuralları, özel seçimler ve sonunda bilge veya öğretici rehber ruh olmak gibisinden ayrıntılar yoktur. Oysa Modern Reenkarnasyon inancında, tüm yeniden doğuşlar ileriye yani evrimleşmeye Tekamül yöneliktir, ruh öldükten sonra oturur düşünür ve nasıl bir yeni yaşam seçeceğine karar verir, ona göre de bedenlenecektir. Rehber ruhsal varlıklar, bu aşamada ona yardımcı olurlar hatta yön verirler vs... Ruhun Nirvana'ya erişmesi yani karmanın tamamlanması ve ruhun artık tüm dünyevi arzulardan kurtulması ve dünyevi bilgilere ihtiyacı kalmaması demektir. Yaşam planı bir önceki yaşamda bireyin eylemlerine göre yapılır ve ruh bedenlendikten sonra çeşitli dini ritüellerle kendisini eğiterek karma bilgisini algılamaya çalışır, bunu başardığında da artık bedenlenmekten kurtulur. Bütün bunlar özgün inançlar yani Uzak Doğu dinlerinin birer parçasıdır ama aslında Uzak Doğu sözü bir genellemedir çünkü Çin Budizmi'nde ve Japon Şintoizm'inde böyle bir inanç yoktur. Reenkarnasyona karşı çıkan tüm büyük dinlerin ama özellikle de İslami araştırmacıların önemli bir kısmının bir türlü kurtulamadıkları çok ciddi yanlış buradadır. Kısacası Hindistan ve Tibet yöresindeki reenkarnasyon inancının temeli "Tenasüh" kavramına dayanır yani ruh yaşam karnesinin sonuçlarına göre geriye de gidebilir hatta bitki veya hayvan olarak da tekrar dünyaya gelebilir. Oysa, spritülizme dayanan modern reenkarnasyon inancında ruh tekamül eder yani sürekli ilerler, gelişir. İkisi çok farklı yerlere, uygulamalara ve sonuçlara giderler, bilinmesi gereken şey, reenkarnasyonla tenasühün apayrı birer inanç olduğudur. Ve yine bazı İslami kesimlerde sık sık; "Reenkarnasyona inanan hıristiyanlar..." tanımına raslanır oysa hıristiyanlık reenkarnasyona şiddetle karşıdır ve kesinlikle reddeder. Zekeriya Beyaz'ın elbette ki bunları bilmesi gerekmiyor hatta eminim ki genel olarak, "Geçiniz, bunlar saçmalıklar..." diyecektir ama bir otorite olarak konuştuğuna inanıyorsa iş değişir çünkü o zaman gerçekten konuyu iyi bilmeli ve ona göre yorumlamalıdır. Ya da, dinin bu konuda görüşü bu kadardır diyerek, ötesini bilmediğini, hatta ilgilenmediğini belirterek sözünü noktalamalıdır. Ama bunu hiçbir konuda yapamıyor, her konuda konuşuyor oysa Zekeriya Beyaz bizler için önemlidir çünkü popüler bir din görevlisi olarak, özellikle irticaya yönelik konularda vurucu şeyler söylüyor, seveni çok olduğu için de dinleniyor. Aynı şey olmasa da, Yaşar Nuri Öztürk gibi din konularında çok saygın ve etkin bir ismi ne yazık ki siyaset uğruna yitirdiğimizden beri, bu yaklaşım çok daha önemli...Öteki konuk olan yazar Berrin Türkoğlu ise, program süresince, Reenkarnasyon iddialarının sık yaşandığı Hatay yöresinde yıllardır araştırmalar yaptığını ve bir de kitap yazdığını anlattı, zaten Yasemin Hanım da elinde onun kitabını referans olarak gösterip duruyordu. Fakat Yasemin Hanım'ın, Reenkarnasyon'un dünyadaki bir numaralı ismi Prof. Dr. Ian Stevenson'la beraber çalışan Reşat Bayer'in kitabından, konunun önde gelen isimleri olan Biyolog Dr. Can Polat'tan, Prof. Dr. Recep Doksat'tan yaşama veda etti, Dr. Ertan Kura'dan ve Dr. Bedri Ruhselman'ın çalışmalarından haberi yoktu. Tabii ki bunları bilmek zorunda değil ve sonuçta o bir sunucu, verilen malzemeyi kullanıyor ama yorum yapmak ayrı birşey, çünkü o zaman herşey değişiyor. Berrin Türkoğlu çalışkan ve yetenekli bir gazeteci, yazdığı kitap ise bir tür gezi kitabı veya bir belgesel gibi, gördüklerini ve kaynaklardan okuduklarını toparlamış ve görevini yerine getirmiş. O da; "Buraya kadar... Yorum benim işim değil, işte şu kaynaklar, şu uzmanlar var..." diyebilir ve psikiyatri ile din arasında sıkışıp kalmazdı. Programın bir yerinde Türkoğlu, Yasemin Hanım'ın; "Siz inanıyor musunuz?" sorusuna ise; "Başıma gelmedi, bilmiyorum..." diyordu. Bu da yanılgıydı çünkü tüm pşisik olaylarda, olayı yaşayan bireylerin inançları, bilgi demek değildir, olaylar yaşanırlar ve geçip giderler, bazıları sık hatırlanır izler bırakırlar ama bunun anlamı farklıdır. Türkoğlu'nun Parapsikoloji'yi bir bilim olarak, bir psikiyatra karşı savunmaya kalkışması da, başka bir hataydı çünkü psikolojiyi dahi sevmeyen psikiyatrlar parapsikolojinin adını dahi duymak istememekteler ve bunda da haksız değiller. Zira parapsikoloji uzun zamandan beri yok yani ömrünü bitirdi, işlevini yitirdi. Şimdi bilimin sınırlarını merak eden uzmanlar var yani programdaki psikiyatr uzmanın dediği gibi, günümüzde sadece belli konularda uzmanlaşmış bilim insanlarının bazı çalışmaları var...Psikiyatr uzmanımız, genelde doğru şeyler söyledi yani konumun gereğini yerine getirerek, Barış Manço'nun ruhunutaşıdığı iddia edilen çocuğun babasını da fena halde azarladı. Bir ara da, bilimin sınırsızlığını dile getirerek, her gün yeni şeyler öğrenebiliriz imasını yaptı fakat bu ima diğer konuklar tarafından yeterince algılanamadı ve kullanılmadı. Orada Reenkarnasyon konusunun parlak isimleri olan Colombia ve Yale'den Psikofarmalog Prof. Dr. Brian Weiss'ın, Hipnoterapist ve Çok Kişilik Düzensizliği Uzmanı Steven Warner'ın, Melvin Harris'in, Kuantum'ya ilgili olarak Astrofizikçi Michael Scott'un, fizikçi Prof. Fred Alan Wolf'un çalışmalarından birkaç cümle ile söz edilebilirdi ya da en azından bir tanesinin... Peki, bunlar gerekli mi? Hayır çünkü işimiz magazin ama gelin görün ki konu ciddi yani herşeyi magazin yapamayız... Dersimiz bu...Reenkarnasyon inanç ve bilgisi, dünyanın en eski inanç ve bilgisi olarak tüm milletlerde, dinsel öğretilerde, kutsal yazılarda karşımıza çıkmaktadır. Bunu doğal karşılamalıdır. Çünkü insan içgüdüsel bir eğilimle varoluşuna ilgi duymaktadır ve onu aramaktadır. Her şeyin üstünde parıldayan tek değer insandır. O varoluşunun, yaradılışının yazgısını taşıyan özgür istem gücü dolu bir yaratıktır. Kendi değerini anlayıncaya kadar, değer sandığı şeylerle bir süre daha oynayıp duracaktır. Hiç kuşkusuz gerekli evrimleri yaşadıktan sonra varacağı son, iyi, güzel ve doğrunun dünyasıdır. Bu dünya, her çeşit sorunların çözümleneceği bir arayış ve arınma yeridir, insan hazır olan için değil, hazırlanmak için yaratılmıştır. Dinlerin sembolik anlatımlarla örülüşü bundandır. 20. Yüzyıl'dan 2l. Yüzyıl'a geçildiğinde, insan ne zaman akılsal yeteneklerinin, güçlerinin. beyinsel yapısının bilinmeyen, gizli kalmış yönlerinin insan mutluluğunun yaratılması için kullanılması gerektiğini anlarsa, bunları saplantılardan ve bilimsel ya da dinsel tutuculukktan uzakta ele alırsa, benlik gururuna, kaba kuvvete kapılmadan alçak gönüllülükle; "Bildiğim tek şey var, o da hiçbir şey bilmediğimdir" diyebiliyorsa ve insan ne zamanki başkaları ve başka kuvvetlerle tamamlanma açlığı duymayacak kadar yükselirse o zaman varoluşunun anlamı ve amacı ile karşı karşıya kalacaktır. İşte bu nedenle reenkarnasyon olayı önemlidir...Diğer taraftan reenkarnasyon, UFO, ruhlarla ilişki gibi konularda, araştırmaların bir türlü istenilen düzeye yani akademik platforma yeterince taşınamaması, önemli zaaflar yaratmaktadır. Tarikat benzeri ortamlarda veya şurada ya da burada birilerinin bu konuları sahiplenmeleri, kendilerini otorite zannetmeleri ya da onlara özellikle medya tarafından bu tür payelerin verilmesi büyük zararlar getirmekte ve bu nedenle de bu konulara yönlenmeyi düşünen birçok bilimciyi, gerçek araştırmacıyı ortamdan soğutmaktadır. Bazen de gerekli birikime sahip olmuş olanları da kaçırmaktadır çünkü onlar da şarlatanlarla bir tutulacaklarından korkmaktadırlar. Tekrar doğuşa inanmak, bir sürü soytarılık yaparak, kimin geçmişte kim olarak yaşadığını öğrenmek, sıradan insanların, bugüne kadar bir iş sahibi olamadığından bu yoldan çıkar sağlamaya çalışan sahtekarların yaptıkları hipnozlara inanmak ve bütün bunların bir meziyet, bir ayrıcalık olduğunu zannetmek çok ciddi boyutlardaki zihinsel hastalıkların belirtileridir. Sanılmasın ki, bunlar sadece Türkiye'de böyledir, batıda çok daha kötü tablolar vardır ve bu boşluklardan yararlanılarak çok uzak olmayan geçmişte belli bir ciddiyeti koruyan bu tür konuların cılkı çıkarılmıştır. Elbette ki Türkiye'de hemen her konuda olduğu gibi, bu alanda da batıyı taklit etmiş ve hemen hemen aynı kötü sonuçlara ulaşmıştır. Bu nedenle, ortalık, yeniden doğan Kennedy'lerle, Kleopatra'larla, Mevlana'larla, Yunus Emre'lerle ve Barış Manço'larla dolmuştur, bu konular zavallılaştırılmakta ve sonuna kadar sömürülmektedir... Ciddi Reenkarnasyon iddiaları bizlere küçücük bir umut ışığı sunuyorlar. Ama bu ışığın kaynağı ölümsüzlükle veya sanıldığı gibi öteki aleme gidip gelerek yanlışları düzeltmekle ilgili değildir. En korkutucu olan da budur, şimdiki yaşamında her tür kötülüğü yapıp, her yolu geçerli sayıp, ondan sonra da nasıl olsa gelecek yaşamımda işleri yoluna koyarım zihniyeti çok daha ürkütücü sonuçlar getirebilir. Çünkü bir tür özenti inancın oluşturduğu bu yaklaşımın temelinde ciddi, oturmuş ve disipline edilmiş bir öğreti veya deneyim henüz yoktur. Aksine birey, nasıl olsa önceki yaşamından habersiz olacağı için, sonraki yaşamında vereceği hesapla ilgilenmemekte veya endişelenmemektedir. O zaman da, Hitler'in veya Saddam'ın korkacakları birşey yoktur, nasıl olsa sonraki yaşamlarında en fazla sıradan insanlar olarak yaşayacaklar ve sadece güçsüz olacaklardır ama bundan da haberleri olmayacak ve vicdan azabı duymayacaklardır... Reenkarnasyon henüz temelsiz bir prototiptir, ta ki ciddiye alınıncaya kadar... Profesör Dr. Fred Alan Wolf, "Mind and the New Physics" adlı kitabında ulaşılan sonuçlara razı olduğu söylerken diyor ki; "Bu fantastik bir ses, Quantum Mekaniği adlı bu yeni fiziğin varlığı artık tartışılamaz düzeyde. Bu sözcüğün sayesinde ağır ağır bir başka dünyaya, bir paralel evrene, çoğaltılmış bir kopyaya doğru gidiyoruz. Ve belki de iki değil, üç veya dört hatta daha çok paralel evrenler olabilir. Bu evrenlerin her birisinde siz, ben veya herkes yaşıyor olabilir daha da uygunu yaşıyor, yaşadı veya yaşayacak olabilir ya da daima yaşayacak olabilir ve bunların tümü canlıdırlar." Wolf'un sözleri inanılmazdır ve insanı şoka sokabilecek kadar da etkindir. Burada sayısız bizlerin bulunduğu gerçeği saklıdır ve eğer öyleyse değişik karakterler taşıyan milyonlarca Hitler, Kennedy, Marilyn Monroe, George W. Bush, Süleyman Demirel, Tarkan, Tayyib Erdoğan veya Orhan Pamuk yaşamaktadırlar. Ne dersiniz? Ya gerçekse...? Peki biz bu gerçeği taşıyabilir miyiz..?Bu konuda daha iyi bilgilenmek isterseniz, Destek Yayınları'ndan yayınlanan "Türkiye'de Ruhlar ve Ruhçular" adlı kitabımın Reenkarnasyon bölümünü okuyabilirsiniz...07 PROF. DR. ŞAHİN FİLİZ / AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ FEN-EDEBİYAT FAKÜLTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ Birtakım uyarılarda bulunur. Adları farklı olsa da hepsi de “şeytan” yani yalan ve yanlışın savunulmasında birdir. Sünnet adı altında Arap-Emevî örflerini dindenmiş gibi gösterip hakikatin üstünü örtmek, genel ahlak ilkelerini çiğnemek, yalanı doğru, sahtekârlığı dürüstlük olarak sunmak, bu grupların ortak özelliğidir. Yaşar Nuri usturası, bu örgütlü cehalete karşı, her düzeyden insanı uyanık olmaya çağırır. Çünkü şeytan, gerçekleri gizleyerek ürettiği yalanları, masumane bir şekilde yayar. Bu aldatmaca, Allah ile aldatmanın kimliğinin deşifre edilmesiyle ortaya çıkar. “Allah ile aldatma” kavramsallaştırmasını kendisine borçlu olduğumuz Yaşar Nuri, şeytan grubunun insanlarının, şeksiz inandıkları dine yalan söyleterek gerçek dini kararttıklarını; Eğriyi doğru, doğruyu eğri göstermek için algı operasyonundan vazgeçmediklerini vurgular. Dine ilişkin bütün hakikatler, bu yöntemle ters yüz edilir “Dinde olmayan birçok haram, sevap, dokunulmaz alan, kural, ibadet icat edilmiştir. Dindarlık’ yapay kutsallara saygıyla eşitlenmiştir. Bu durumda, Allah ile aldatanların anladığı anlamda dindar’ olduğunuzda gerçek dinin dışına çıkarsınız. Onların anladığı gibi dindar’ olmadığınızda ise dinsiz’ diye damgalanırsınız. Tezgâh işte böyle kurulmuştur.”1 Yaşar Nuri usturası, bu sahtecilik pazarlayan tezgâhı bu ifadelerle bozar. Yaşar Nuri, Allah ile aldatma yöntem ve araçlarının temellerine kadar iner. Takdirkâr ifadelerle bahsettiği fıkıh bilgini Ebu Hamza el-Harici ölm. 747’ye dayanarak Allah ile aldatmanın üç dayanağına dikkatleri çeker. Bunlar Havel, Düvel ve Değel’dir. İslam’ı, Tanrı’nın gönderdiği din olmaktan çıkarıp bir siyasal, ırksal, ekonomik bir sömürünün kutsal aracı haline getiren zihniyet ve soy Kuran’a göre lanetlenmiş zihniyet-soy, bu dayanakları işleterek gerçeğin etrafında aldatmaca duvarları örer. Havel, köleleştirmek; düvel, halkın malını saltanat elde etmek için kullanmak ve Değel ise, bir değeri veya kurumu pusu kurmak amacıyla kullanmaktır. Filozofumuz, her üç yöntemi de birlikte kullanan ve Atatürk Cumhuriyeti’ni kendi çıkarları için yerle yeksan etmeye programlanmış sözde-sivil kuruluşlar adı altında gittikçe sayıları artan cemaat ve tarikatların, benim tabirimle ŞF “emperyalizmin silahsız kuvvetleri” olduğunu vurgular. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve insanlığın kâbusu olan radikal dinci hareketleri, cemaat ve tarikatları sayar. 15 Temmuz 2016’da Türkiye’yi emperyalistlere silahla, kanla, katliamla teslim etme cür’eti gösteren Fethullahçılığa özellikle dikkatlerimizi çeker. Benim de aralarında bulunma onuruna eriştiğim bir elin parmakları sayısınca Türk aydını dışında çoğu insanın suskun kaldığı, hatta aktif ya da pasif bir şekilde desteklediği Fethullahçılığın, vatan ve ülke katili bir terör örgütü olduğunu yine Yaşar Nuri’nin Allah ile aldatma’ bahsinde konu edildiğine tanık olmaktayız.2 Aydın, ülkesi ve ulusunun geleceği için ışık olabilen; ülkesi ve ulusuna taraftar olma onuru taşıyan bir görev insanıdır. Bu uğurda canını, malını ve her türlü şahsi çıkarını hiçe sayabilecek erdem ve fazilete sahip olma cesaretini gösterir. Bu ayrıcalık, ancak Yaşar Nuri gibi sayılı birkaç Türk aydınına ve filozofuna münhasır kalmaktadır. Din etrafında üretilen sahtecilikler, ülkemizde kavram ve fikir karmaşasına yol açmaktadır. Ockham’lı William, Ortaçağ’da bu karmaşayı din ile felsefeyi birbirinden ayırmaya girişerek ustura yöntemiyle önemli ölçüde sona erdirmeyi başarmıştı. Çağımızın Türk William’ı Yaşar Nuri ise, ısrar ve inatla birbirinin yerine kullanılan kavram ve bu kavramlara bağlı iddiaları kendi usturasıyla açıklığa kavuşturma savaşı DİNİLİKTEN TEMİZLEYEN USTURATürk İslam filozofu Yaşar Nuri, din olgusunu çepeçevre kuşatmış kavram kargaşasına müdahale eder. Başta, din sorununda usturasını işletir. Cumhuriyet değerlerinin din kavramına yüklenen olur olmaz yorumlarla aşındırıldığı açıktır. Önce İslam dini kavramıyla işe başlaması doğaldır. Hemen her eserinde “Kuran’a dönüş”, “Kuran dini” , “Kuran İslam’ı” kavramlaştırmalarıyla, uydurulan dinin birbirine karıştırıldığı gerçeğini gözler önüne serer. Buna bağlı olarak dindar ve dinci kavramlarına açıklık getirerek, her düzeyden insanın anlayabileceği bir üslup kullanır. Sahih dine inanan; ondan herhangi bir siyasi, ekonomik ve kişisel çıkar beklentisi gütmeyen insan, ona göre dindardır. Dinci ise, tam tersidir. Amacı, dine inanmak ve onun hakikatine göre hayatını tanzim etmek değil, aksine, dini hem hakikatinden saptırmak, hem de bu tür çıkarlara paravan olarak kullanmaktır. Filozofumuzun dinciliği nasıl tanımladığına bakalım “Dincilik veya siyaset dinciliği; dini, çıkar, koltuk, baskı, egemenlik aracı yapan bir sanayi koludur. İşin esası bakımından ne dini vardır ne de imanı. Onun dini imanı, ibadeti hep çıkarı ve hesabıdır… Dincilik, tarihin en verimli, ama en zalim iş kollarından biridir. Dinci ise bu sanayi kolunu meslek edinmiş olanların adı-unvanıdır.”3 Ona göre, dindarlığın dincilikle herhangi bir ilişkisi yoktur. Hatta bu kavramlar yer ile gök kadar birbirinden farklıdır ve birbirinin zıttıdır. Dindar ile dinci arasındaki farkları çok açık biçimde ortaya koyarak iki kavramın açıklığa kavuşturur “Dindar, yaratılanları Yaratan’dan ötürü’ sever; dinci ise yaratılanları Yaratan’dan nefret ettirmek üzere rahatsız eder… Dindar, düşmanlarının bile kendisinden emin olduğu kişidir. Çünkü o, rahmet insandır. O bilir ve inanır ki, bağlısı bulunduğu Hz. Muhammed hem âlemlere rahmettir; hem de Emin güvenilir kişi unvanına sahiptir. Dindar, muazzez Peygamberinin bu niteliklerine gölge düşürecek tavırlardan uzak durmayı hayatının en önemli işi bilir… Dinci, çıkarına ters düşen hiçbir şeye ve hiçbir kişiye vefa göstermez… Dincinin belirgin niteliklerinden biri de sürekli bir biçimde başkalarının dini-imanı hakkında hüküm vermektir. Dinci, Allah’ın kulları ile uğraştığının onda biri kadar Allah’a kul olmak için uğraşsaydı dünya cennete dönerdi.”4İSLAM’I ŞERİAT’TAN TEMİZLEYEN USTURABatılı sömürgeciler, Yaşar Nuri’ye göre, “getto İslam’ı” yaratarak5 Ortadoğu’yu kan gölüne çevirmişlerdir. Allah ile aldatmanın başlangıcını oluşturan Emevî-Arap dinciliği6, millet yerine ümmet, İslam yerine şeriat aldatmacalarıyla özellikle Türk milletini kimliksiz, kültürsüz ve tarihsiz bırakmanın dinsel bir gerekçesi olmuştur ve hala geçerliliğini korumaktadır. İslam yerine şeriatın ikame edilmesi de aynı amaca hizmet etmek üzere kurgulanmıştır. Yaşar Nuri, günümüzde bile muhafaza edilen “Şeriat İslam’dır” sloganının hiçbir anlamı olmadığını kanıtlar. İslam bir dindir; şeriat ise mezhep kabulleriyle, nihayet fıkıhla eşitlenebilir. Bu gerçeğin altını çizer “ Şeriat’i İslam’la eşitlemek isteyen anlayış, birçok kabulünün Kuran’la ve zamanla çeliştiği anlaşılmış bulunan örfleri din yapmayı amaçlayan anlayıştır. Bu anlayış, önce, şeriatla dini eşitlemekte, sonra da devrini bitirmiş fıkıh kitaplarındaki akıl ve Kuran dışı birtakım kuralları, din diye halkın önüne koymaktadır.”7 İslam fıkhı demek olan şeriat kavramının, din demek olan İslam’la bir tutulması, “İslam devleti” gibi temelsiz iddialara gerekçe olarak sunulmaktadır. Şeriatı İslam’la bitiştirip din devleti, şeriat devleti diye uydurulan tezleri eleştirir. Yaşar Nuri, usturasıyla ayırıp açıklığa kavuşturduğu bu kavramları yerli yerine koyar ve der ki “Kuran, getirdiği dinin İslam olduğunu vurgular. Şeriatı bir devlet şekli gibi sunuyorlar. Oysaki Kuran, ima yoluyla bile bir devlet şekline temas etmiyor. Onu insan aklına bırakmış. İslam devleti tabiri, siyasal İslamcı istismarın bir uydurmasıdır. Kuran’da böyle bir tabir yok. İslam evrensel ve ölümsüz ilkeler bütününün adıdır. O halde İslam’ın devleti olmaz, Müslümanların devletleri olur. Gerçek bu olunca da onlarca, yüzlerce devlet şekli bulunacaktır.”8 Atatürk, başta bu aldatmaca olmak üzere, Allah ile aldatmanın her şeklinin yolunu kesen bir liderdir.9DÖRDÜNCÜ YAZIYI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZDİPNOTLAR1 Yaar Nuri Öztürk, Türkiye’yi kemiren hanet Allah ile Aldatmak, Yeni Boyut Yaynlar, 19. Bask, stanbul 2008, ss. 23-46. 2 Bkz. Yaar Nuri Öztürk, ss. 46-63. 3 Yaar Nuri Öztürk, Türkiye’yi kemiren hanet Allah ile Aldatmak, s. 73. 4 ss. 73-80. 5 6 Bkz. ,ss. 81-84. 7 ss. 97-99. 8 Yaar Nuri Öztürk, 9 ss. 134-142. Yaşar Nuri ÖZTÜRKSon yıllarda açık yüreklilikle ve ısrarla gündeme getirdiğimiz gerçek din - sahte din ayrımı’’ münasebetiyle, ülkemiz ve insanlarımız açısından çok hayati bazı gerçekler ortaya çıktı. Bu gerçekleri az-çok bilenler elbette vardı, ama bu kez, geniş kitleleri bilgilendirecek gelişmeler oldu. Bunların en önemlisi, bence Türkiye'de bir ruhban sınıfının hatta saltanatının oluşmuş bulunduğunun ve bunun, Türkiye'nin bilimsel, düşünsel, dinsel hatta siyasal ve hukuksal kaderine egemen olma noktasına geldiğinin gün ışığına satırların yazarı, bu gerçeğin yıllardan beri farkında olanlardan biridir. Çünkü yıllardan beri amansız ve acımasız bir ruhban-engizisyon zulmünün mağdurudur. Ne acı kaderdir bu! Ülkenin, dinden çoktan istifa etmiş binlerce insanını dinin içine çeken, onları dinle yeniden kucaklaştıran bir adam, dini yaymak ve yüceltmek istediğini iddia edenlerin zulümlerine maruz kalmaktadır. Yalnız bu fenomen bile çok zalim bir engizisyon-ruhban kahrının pençesinde olduğumuzu göstermeye bu ruhban ekiplerin gerçekten din ve Allah rızası’’ diye bir kaygıları olsaydı, akıl da din de bilir ki, alkışlayıp övecekleri ilk insan ben olurdum. Ama ruhban saltanatının kaygısı din değil, dini maske yaparak egonun iştahlarına tatmin imkánı tanrısal gerçeğin zamanüstü kaynağı Kuran'dan belgelemeye geçerken, dinim, ülkem ve insanlık adına bir kez daha tekrarlamak isterim ki, Türkiye'de amansız ve acımasız bir ruhban egemenliği kurulmuş bulunmaktadır ve Türkiye'nin en dikenli acılarının arka planında bu egemenliğin heveslerinin yarattığı son yıllardaki olaylarla açıkça ruhbanlık ve nedir ruhban zulmü?Bugüne değin, açık bir biçimde telaffuz etmediğim çünkü zulüm biter diye ümitleniyordum bu kavram, eserlerimde, genellikle saltanat dinciliği’’ olarak ifade edilmiştir. Ruhbanlık, Kuran'ın verilerine dayanılarak şöyle tanımlanabilir Dünyevi menfaat ve hükümranlık elde etmek üzere, dinin mukaddeslerini, politika ve çıkarlara ters düşenleri etkisiz kılmak üzere işletmek ve bunun finansmanını, yine dinin mukaddeslerini kullanarak, o dinin mensuplarına yaptırmak sanatının göre, ruhban saltanatı dine ve müminlere zulüm olduğu kadar bir insanlık suçudur da... Çünkü bu suç, konuşma ve savunma imkánlarını, Allah adına’’ karşısındakine teslim etmiş insanlara kötülük şeklinde işlenir. İnsanlık tarihinin hiçbir barbarlığı, hiçbir terörü, hiçbir dehşeti ruhbanlık zulmü kadar ağır ve ürpertici olamaz. Bu suç Mehmet Akif'in ölümssüz ifadesiyle Allah ile iskát edilen’’ yani Allah paravan yapılarak susturulan saf ve temiz insanlara karşı işlenmekte ve daha acısı, finansmanı da o mazlumlara yaptırılmaktadır. Yani zulmü işleyenler için ne risk vardır ne de harcama!..Şimdi Kuran'a bakalım Kuran, ruhbanlıkla ilgili tespitlerini ürpertici bir üslupla yapmıştır1. Ruhbanlık, Allah tarafından dine konmuş bir kurum ve kavram değildir; onu dine, dini ve Allah'ı temsil iddiasıyla ortaya çıkan ekipler sokmuşlardır. Hadid Suresi, 27.2. Ruhban ekiplerin büyük çoğunluğu, insanların mallarını, sizi Allah'a götüreceğiz!’’ diyerek çeşitli oyun ve manipülasyonlarla tıka basa yerler ve sonunda da kitleleri Allah'tan uzaklaştırırlar. Tevbe Suresi, 34.3. Ruhban ekipler günün birinde, Allah'ın yanına ilave edilen rabler’’ yani yedek ilahlar konumuna getirilir Tevbe, 31. Cenab-ı Peygamber bu rableştirme’’nin nasıl vücut bulduğunu ifadeye koyarken şöyle buyurmuştur Dini temsil ettiğini söyleyenlerin çirkin gördüğünü haram, sevimli gördüğünü helal ilan etmek, onları rabler haline getirmektir.’’Muazzez Peygamberimizin bu sözü, ruhban zulmünü tanımada hareket noktasıdır. Ruhban zalimleri, din adına iyi-kötü, siyah-beyaz, cennet-cehennem, helal-haram hükümlerinin kendi ağızlarından çıkan kelimelere bağlı olarak belirlenmesini din’’ yaparlar. Bu ruhban dinine karşı çıkış, derece derece, zındıklık veya káfirlik olarak damgalanır. Araştırma, tartışma, müzakere, kitap, kaynak, insan hakları, değişen şartlar gibi kavramların ruhban lügatinde yeri yoktur. Ya ona teslim olursun, yahut da günün ve menfaatlerin gerektirdiği bir şekil ve tabirle dindışı ilan ve Hz. Muhammed öğretisinin verilerine dayanarak tespit ettiğimiz bu ruhban anlayış ve zulmü, son yıllarda, ülkemizde en acımasız şekliyle uygulamaya konmuştur.

yaşar nuri öztürk ruhlar alemi