☀️ Osmanlı Medreselerinde Eğitim Veren Kişi
OsmanlıMedreselerinde Eğitim Veren Kişi - CodyCross. Burada pakette devam etmek Osmanlı Medreselerinde Eğitim Veren Kişi için tam bir çözüm bulacaksınız CodyCross Su Altı Dünyası Grup 36 Bulmaca 5.
Osmanlımedreselerinde eğitim ve öğretimin genelde ezber ve tekrara dayandığı sık sık iddia edilir. Yukarıdaki mısralarda da veciz bir şekilde ifade edilen bu görüş tam olarak doğruyu yansıtmamaktadır. Tahlil ve tenkide dayalı tartışma geleneğinin İslam eğitim ve öğretim tarihinde önemli bir yeri vardır.
[10] Osmanlı medreselerinde eğitim-öğretim konusu için bkz. F. Unan, “Osmanlılarda Medrese Eğitimi”, Osmanlı, V, Yeni Türkiye Yayınları (ed. Güler Eren), Ankara 1999, s. 149-160 (Bu yazı, elinizdeki kitapta da bulunmaktadır).
I. Süleyman biyografi. doğum; 6 Kasım 1494, Trabzon - 7 Eylül 1566, Zigetvar) mesleği; Osmanlı İmparatorluğu'nun onuncu padişahı ve 89. İslam halifesi. Batı'da Muhteşem Süleyman, Doğu'da ise adaletli yönetimine atfen Kanunî Sultan Süleyman olarak da bilinmektedir. 1520'den 1566'daki ölümüne kadar, yaklaşık 46 yıl boyunca
Osmanlılarda ilk denizaltıyı gerçekleştiren mühendis. Dünyanın ilk denizaltısını 1719 yılında Tahtelbahir isminde Osmanlı İmparatorluğu zamanında yaptı. Suya dalıp çıkan cismin içinde 4-5 kişi saatlerce kalabiliyordu. III. Ahmet'in oğullarının sünnet düğününde ilginç eğlence ve gösteriler düzenlemişti.
Busayfada size CodyCross Osmanlı medreselerinde eğitim veren kişi cevaplar, hileler, izlenecek yollar ve çözümler gönderilir. CodyCross oyununda zor bir seviyede kalıyorsanız, ihtiyacınız olan tek yer orası. Bu oyun, portföyünde başka oyunların da bulunduğu Fanatee Games ekibi tarafından geliştirildi.
Nizamiye Medreselerinin Türk ve İslam Eğitim Tarihindeki Yeri ve ÖnemiEğitim ve Öğretimin Programı Medresede okutulan başlıca dersler şunlardı: Kur’an ve Kur’an ilimleri, Hadis, Şafiî fıkhı ve Şafiî fıkıh usulü (İslam Hukuku Metodolojisi), Eşari Kelamı, Arap edebiyatı, Arapça grameri, Vaaz, Riyaziye ve Ferâiz
ncV0n. Prof. Dr. Remzi KILIÇTürk Eğitim ve Öğretim Tarihinde Selçuklu Medreselerinin YeriSelçuklu Devleti 1038-1157, Türk, İslam ve Dünya tarihinde çok önemli bir yer tutar. Selçuklu Devleti Maveraünnehir’den Ege kıyılarına kadar uzanan büyük bir imparatorluktu. Batı’nın Haçlı seferlerine Selçuklular başarı ile karşı koydular. Selçuklu devlet adamları eğitime ve bilimin gelişmesine önem vermişlerdir. Selçuklu medreseleri hızla gelişmiş ve ülkenin her tarafına eğitim tarihinde Ahilik gibi bir yaygın eğitim kurumu, Atabeğlik gibi şehzadelerin yetişmesi için bir uygulama ortaya çıkmıştır. Başlangıçta Selçuklu sultanları Türkçe’den başka dil bilmez ya da konuşmazken zamanla Selçuklu saraylarında Farsça ve Arapça konuşulup Sultanı Tuğrul Bey başta olmak üzere, Alparslan, Melikşah, Nizamülmülk ve Sancar gibi devlet adamları, bilginlere, sanatkârlara, öğretmenlere büyük saygı göstermişler, eğitim ve öğretimin yayılmasına Selçuklu medreseleri 1040 yılında Nişabur’da Tuğrul Bey tarafından kurulmuştur. Alparslan döneminde 1067’de Bağdat’ta Nizamiye medreseleri adıyla önemli eğitim öğretim kurumları açılmıştır. Alparslan’dan sonra Sultan Melikşah ve Başvezir Nizamülmülk’ün ilgi ve çabaları ile Bağdat, Musul, Basra, Nişabur, Belh, Herat, Isfahan, Merv, Amul, Rey ve Tûs gibi, önemli kentlere yaygın bir biçimde Selçuklu Medreseleri Medreselerinin önem kazanması ve yayılmasının başlıca sebepleri Şiî ve Fatımîlere karşı Sünnî anlayışın gelişmesi ve güçlendirilmesidir. Medreseler böylece Hanefî, Şâfiî, Malikî ve Hanbelî adlı dört Sünnî mezhebin koruyuculuğu ve yayıcılığı görevini üstlenmiştir. Genişleyen devletin yönetimi için memur yetiştirme ihtiyacı karşılanmıştır. Din adamı yetiştirme, İslamiyeti yeni benimsemiş Oğuz topluluklarının inançlarının pekiştirilmesi sağlanmıştır. Yeni ele geçirilen yerlerde halkın fethi içine sindirmeleri için aydınlatılması amaçlanmıştır. Yoksul, zekî ve yetenekli öğrencilerin okutulması ve topluma kazandırılması gibi nedenler ile medreseler kurulmuş ve Nizamiye medreseleri yüksek öğretim kurumlarıdır. Öteki Selçuklu medreseleri ise müderrislerinin durumlarına göre orta ya da yüksek öğretim kurumları sayılmışlardır. Ortaçağda bilim ve kitap yazım dili İslam dünyasında Arapça idi. Ancak Türkçe açıklamalar-şerhlerde o dönem kitaplarının kenarlarında yer almıştır. Müderrisler medreselere sultan veya vezirler tarafından atanırlardı. Öğrenciler yatılı ve burslu olarak gelir kaynakları esas olarak vakıflardı. Ayrıca devlet katkısı da yapılmaktaydı. Türk eğitim ve öğretim tarihinde; Göktürkler zamanı Orhun Kitabeleri, Karahanlılar devrinde açılan medreseler ve özellikleri, Gazneliler devrinde Sultan Mahmut, Mesut ve halefleri tarafından yaptırılan medreseler ve işleyişi, Selçuklu Medreseleri ve külliye halinde inşâası ve faaliyetleri, daha sonra Türkiye Selçukluları ve Osmanlı Devleti dönemlerinde yapılan medreseler ve genel özellikleri karşılaştırılarak, benzer ve farklı yönleri ortaya konulacaktır. Büyük Selçuklu Devleti medreselerinin işleyişi ve amaçları ayrıntılı olarak Medreselerinin Türk eğitim ve öğretim tarihinde yeri ve önemini ortaya koyabilmek için İslamiyeti kabulden önceki Türk devletlerine bakmak yerinde olacaktır. Türk Milleti’nin tarihi sürecinde devlet adamlarına rehberlik eden ve yönetimin hemen her aşamasında hizmet eden, saygın bir topluluk olan âlimleri görmek mümkündür. Bu âlimlerin nasıl yetişmiş olduğunu ve faaliyetlerini ortaya koyabilmek için Türk Devlet Geleneği’nde eğitim ve öğretim tarihinin önemli hanedanlığı olan Selçuklular zamanında medreseleri, kuruluş ve işleyişleri bakımından ele almak Çin Kaynakları, gerekse Göktürk Kitabeleri, Türklerin Müslümanlığı kabul etmeden önceki dönemlerde Türk Kültür hayatının çok ileri bir düzeyde bulunduğunu ve bilginlerin önemli bir konum ve nüfuz sahibi şahsiyetler olduklarını göstermektedir . Göktürkler 550-744 zamanında yalnızca kağanların “bilge” olmaları yetmiyordu. Türk kağanlarının yönetimindeki üst düzey görevlilerin ve komutanların da bilgi sahibi olmaları şarttı. Göktürklerdeki bu anlayış, Karahanlı, Gazneli, Harzemşahlar, Selçuklular ve Osmanlılar devirlerinde de devam etmiştir. Selçuklu, hatta Osmanlı medreseleri hakkında bilgi veren bazı araştırma eserlerin bulunduğunu biliyoruz. Ancak devletin yükselişinde olumlu, çöküşünde ise olumsuz etkisi bulunan medreseler ve âlimler hakkında, Selçuklu tarihi içerisinde eğitim öğretim kurumu olan medreselerin önemi Türk eğitim tarihi, tarihi bilinen ilk Türk toplumları ile başlar. Türkler için “Oğuz toplumunun göçüp yürümediği yol var mı? Evini tutup oturmadığı yurt var mı?” denilmiştir. Türk Töresi çocukların ve gençlerin toplum hayatına kazandırılmasında önemli bir unsurdu. Eski Türkler’de alp insan tipine çok önem verilmiştir. İyilik, cömertlik, bilgelik, cesaret, büyüklere saygı gibi hususlar bugün de geçerli olan değer yargılarıdır. Alp insanın iki temel özelliği cesaret, mertlik ve bilgeliktir .İlahi güce olan inanç Türkler’de çok önemlidir. Oğuz Kağan Destanı’nda “Gök Tanrı’ya borcumu ödedim” sözünden anlıyoruz ki, Oğuz Kağan yaptıklarıyla Tanrı’nın istediğini yerine getirmeye çalıştığına inanmaktadır. Oğuz Kağan’ın yaptığı işler, Büyük Hun Devleti gibi, bir cihan devletinin kurulmasını sağlamıştır. Göktürk Kitabeleri’nde ilahi gücün kuvvetle yaşatıldığını Destanı’nda “Tanrı Türk’ü koruduğu” için Ergenekon’dan çıktıktan sonra, atalarının eski yurtlarına sahip olmuşlardır. Bu sözlerden anlaşılıyor ki, Türklerin yaşaması Tanrı’nın isteğidir. Bu güç ve inanç Göktürk Kitabeleri’nde daha derin ve anlamlıdır. Hatta, Türklerin yurt edinmeleri, hakanlı olmaları, istiklâle, hürriyete ulaşmalarında, milli bütünlüğün teşekkülünde bile ilahi bir gücün varlığı, Tanrı’nın yardımı mevcuttur. Kültigin Kitabesi’nde, Bilge Kağan, kendisinin Kağan oluşunu evvelâ Tanrı’nın yardımına, sonra da talihine boçlu olduğunu “Tanrı irade ettiği için kendi talihim olduğu için Kağan makamına oturdum” sözleriyle ifade etmektedir. Bu durum bütün Türk Milleti’nin varlığı ile ilgilidir . Sonraki1 / 5Türk tarihi boyunca, devlet adamlarının devlet yönetiminde danışma kurumuna önem verdikleri ve devamlı suretle âlimlerin fikir ve düşüncelerinden yararlanmayı ihmâl etmedikleri görülür. Uygurlar Devleti’nde hakanlara yol gösteren ilim ve fikir adamlarına “Tayanç” ve “Kengeşci” denirdi. Oğuz Devleti’nde “Kengeş Meclisi” vardı. Büyük Selçuklular bu âlimlere “İhtiyarlar Meclisi” demişlerdir. Osmanlılar ise “Meclis-i Meşveret” adı ile bu geleneği devam Devlet Geleneği’nde kağan veya hakanların bilge olması, adaletli olması gibi en önemli hususlar, İslam Medeniyeti’ndeki Halifelik şartları arasında da yer almaktadır. Devlet başkanlarının mutlaka adaletli ve bilgili olmaları, yani ilim sahibi, âlim sıfatı da taşımaları bir zorunluluktur. Devlet yöneticileri, bilginler ile daima bir arada olur, onlarla istişare eder, telkin ve tavsiyelerini dikkate alırlardı. Selçuklu ve Osmanlılarda birçok bürokrat ve yönetici eğitim ve öğretim kurumu olan medreselerden tarihinde ve kültüründe dil yani Türkçe en önemli temel değerlerden biridir. Türkler yaşadıkları geniş coğrafyalarda, Türkistan sahasında ortak dilleri sayesinde uzun süren devletler, Büyük Hunlar, Tabgaçlar, Ak Hunlar, Göktürkler gibi hanedanlıklar ehlileştirmeleri uzak mesafelere hakim olmalarını sağlarken, demiri keşfetmeleri özellikle demirden savaş malzemesi yapmaları ve nihayet çoğalan Türk boyları arasında yurtlara ve yayalaklara yerleşme ve oraları korumak için Türk Töresi’nin yani hukukun gelişmesi Türkler’de ilkçağlardan itibaren büyük devletler kurmalarını sağlamıştır .Türklerde ilim ve ilim adamına büyük bir saygı ve değer verilmiştir. Kültür ve medeniyet kavramları içerisinde din unsurunun yeri de büyük olmuştur. Bir milletin kültürü, dinî anlayışı ile daha da zengin hale gelir. Türkler tarihleri boyunca çeşitli sebeplerden dolayı bir kaç defa büyük çoğunluk olarak din ve bir anlamda medeniyet değiştirmişlerdir. Türkler, etkin bir şekilde 751 yılında yapılan Talas savaşından sonra daha yoğun olarak Müslüman Araplar ile temas etmeye başladılar .Türklerin Maveraünnehir’de Müslümanlığı kabul etmeleri X. yüzyıl sonlarına kadar sürmüştür. Özellikle Karahanlı Devleti 840-1212 hükümdarı Satuk Buğra Han 903-962 ile Türklerin topluluklar halinde Müslüman oldukları görülmektedir. Karahanlılar dönemi, Türk Kültür ve Sanat Tarihi bakımından da çok dönemde; Camiler, Medreseler, Köprüler, Türbeler ve Kervansaraylar gibi, birçok yapılar inşâ edilmiştir. Buhara, Taşkent, Rey, Isfahan ve Semerkant gibi, şehirler başta olmak üzere birçok Türk şehri, Dinî ilimlerin öğreniminin yapıldığı merkezler haline gelmiştir. X. ve XI. yüzyılda Maveraünnehir ilmî çevresi oluşmuştur . Gazneli Sultan Mahmut 998-1030 sarayında birçok âlim ve sanat sahibini barındırmış ve himaye Devleti çok geniş sahalara hükmeden, Maveraünnehir’den Ege kıyılarına kadar uzanan muazzam bir imparatorluktu. Onun Hıristiyan Batı ile çok geniş temasları oldu. Batının Haçlı seferlerine Selçuklular başarı ile karşı koydular. Selçuklular ile Türklerin asıl gücü Batı Asya ve Anadolu’ya yöneldi . O çağda kurulan Türk devletleri Selçuklulara göre mahalli olarak Selçuklular gibi, geniş ve büyük sahalarda hüküm süren ve uzun ömürlü bir Türk imparatorluğudur. Bu nedenle diğer Türk devletlerinden ayrılırlar. En geniş tabanlı Türk-İslam kurumları bu iki büyük Türk devleti tarafından Selçuklu Sultanı Melikşah 1072-1092 ile ünlü âlim İmam Cüveynî arasında geçen bir olay ilmî bir otoritenin siyâsi iktidarın dahi üstünde olduğunu göstermektedir. Bir yıl Sultan Melikşah, hilalin gözükmesi üzerine o günü, Ramazan günü ilan İmam Cüveynî, O’nun aksine ertesi günün Ramazan olduğuna ve oruç tutulması gerektiğine dair bir fetva verdi. Sultan Melikşah, bu durum karşısında İmam Cüveynî’yi nezaketle sarayına çağırttı. Görüşme sırasında, ünlü âlim; “saltanata ait konularda fermana itaat görevimizdir. Ancak fetvaya ilişkin meseleler de Sultan’ın bize sorması gerekir” dedi. Bu cevabı haklı gören Sultan Melikşah fetvaya uydu ve âlimi saygı ile Döneminde Kurulan Medreseler ve İşleyişleriİslam dünyasının Doğusunda camilerden ayrı olarak öğretim yapmak, öğrencilerin maddi sıkıntılarını karşılamak ve Şiî propagandasına karşı halkı aydınlatmak için medrese adı ile anılan müesseseler kurulmuştur. Medreselerin resmi bir teşekkül olarak devlet eliyle kurulması X. yüzyılda Karahanlılar Devleti 840-1212 zamanına tarihçileri medreselerin ilk kurucusu olarak Selçuku veziri Nizâmü’l-Mülk üzerinde dururlar. Ancak bundan önce de pek çok medrese yapılmıştır. Gazneliler Devleti 963-1187, Sultan Mahmut, Sultan Mesut, Sultan İbrahim ve halefleri birçok âlimi himaye ederek, idareleri altında bulunan şehirlere medreseler inşaa ederek, birtakım ilmî faaliyetleri ve Gazneliler devrinde yapılan medreseler, Selçuklu devrinde inşaa edilen medreselere bir ön hazırlık ve temel oluşturmuştur. Karahanlılar devrinin bir çok âlim yetiştirdiği bilinen bir gerçektir. Bu devirde yetişen âlimler ve vermiş olduğu eserler bugün de insanlık tarihine ışık tutmaktadır. Kaşgarlı Mahmut ve Divân-ı Lügati’t-Türk, Yusuf Has Hacip ve Kutadgu Bilig, Hoca Ahmet Yesevi ve Divan-ı Hikmet adlı eserlerini hatırlatmak meşhur âlimler ve eserlerinin dışında yetişmiş olan bir çok fıkıh, tefsir, hadis, kelam, tıp, matematik ve astronomi bilginlerini de biliyoruz. Ortaçağ’da Türklerin İslamiyeti kabulden sonra X. ve XI. yüzyıllarda Maveraünnehir kültür çevresinin binlerce âlim ortaya çıkarmış olduğunu ve Maveraünnehir’in çeşitli bölgelerinde Fıkıh ve Hadis ile ilgili olarak, Gazneli Mahmud, Gazne’de kardeşi Nasır b. Sebüktigin Nişabur’da birer medrese inşâ etmişlerdir, fakat bu medreseler uzun ömürlü olmamıştır. Ancak Nizâmü’l-Mülk’ün gayreti medrese için yeni bir başlangıç olmuştur. Geçekten medreselerin devlet eliyle kurulması, öğretimin ücretsiz olması, medrese teşkilatının ayrıntılarına kadar tespiti hususu Selçukluların eseridir. Selçukluların medreseleri; ilmî gelişmeyi sağlamak, âlimlere maaş vererek devletin yanında tutmak ve Fâtımîlerin Şiilik propagandasına karşı, Sünnî akideyi müdafaa için kurduğu ifade edilmektedir .Başta Tuğrul Bey 1038-1063 olmak üzere, Alparslan 1063-1072, Melikşah 1072-1092 ve Sultan Sencer 1117-1157 gibi Selçuklu devlet adamları, bilginlere, sanatkârlara büyük saygı göstermişler, eğitim ve öğretimin yayılmasına çalışmışlardır. Tuğrul Bey, fethettiği şehirlere girdiğinde ilk iş olarak bilginleri ve din adamlarını saygı ile ziyaret ederdi. Sultan Alparslan medreseleri ülkenin her tarafına yaygınlaştırmıştı. O kendi gelirinin bir kısmını yoksullara, on’da birini de bilim adamlarına veriyordu .Nizâmiye Medresesi, Nişabur şehrinde kurulan en önemli medreselerden biridir. Bu medrese İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî için Selçuklu Veziri Nizâmü’l-Mülk tarafından kurulan Nizâmiye Medresesi’dir. İbn Cübeyr, Bağdat’ta otuz küsûr medrese gördüğünü onların en güzel köşklerden bile muhteşem olduğunu, en muazzam ve ünlü olanın ise Nizâmu’l-Mülk’ün yaptırdığı Nizâmiye Medresesi olduğunu ifade etmiştir . “Tanınmış ilim ve fikir adamlarını sinesinde toplayan maaşlı müderrisleri profesörleri aylık ve erzak tahsisatı alan öğrencileri ile meccanî öğretim yapan, ders programları tespit edilmiş ve zengin kütüphâneler ile donatılmış en yüksek öğretim müessesesi olarak medrese İslam dünyasında Sultan Alparslan tarafından kuruldu 1066. Bağdat’ta altmış bin altına inşâ edildiği rivayet olunan Nizâmiye adlı bu medreseye çarşılar, han, hamam ve çiftlikler vakfedilmişti” . ÖncekiSonraki2 / 5Dinî bakımdan Hanefî ve Şâfiî fıkıhlarını öğreten Bağdat Nizâmiyesi’nin yanı sıra, Nizâmü’l-Mülk daha sonra Isfahan, Musul, Merv, Belh gibi şehirlere de kendi adı ile anılan medreseler tesis ettirdi . İslam dünyasında bu medreselerde yetişmiş birçok âlim, zamanlarının hükümdarlarına nasihat yollu, devlet ve hükümet idaresiyle ilgili tavsiyelerde bulunmuşlar ve bu hususta eserler yazmışlardır. Bu tip eserlere genellikle “Nasihâtü’l-Mülûk” denir. Devlet adamlarına tavsiyeler ve bilgiler Sultan Melikşah’ın Atabeğliğini yapmış ve Siyaset-nâme adlı eseriyle, Kutadgu Bilig gibi, önemli bir “Siyerul-Müluk” meydana getirmiştir. Nizamül-Mülk ile Sultan Melikşah’ın arasını açmak isteyenler, âlim ve mutasavvıflara yılda dinar harcandığını, halbuki bununla yeni bir ordu kurulacağını söylerler. Melikşah Nizamül-Mülk’e bunu sebebini sorduğunda “Ey âlemlerin Sultanı, orduna bunun birkaç mislini harcıyorsun, bu askerlerin okları bir milden öteye gitmez. Oysa ben sana öyle manevi bir ordu meydana getirdim ki, onların duaları ok gibi arş’a ve Tanrı’ya kadar yükselir” diyerek, maddi kuvvetin yanında manevi kuvvetinde devlet için önemini belirtmiştir .Nizamül-Mülk, Büyük Selçuklu ülkesinde başvezir olarak görev yaparken, medreseler, ribatlar ve mescitler yaptırmıştır. Medreselere lazım olan kitapları temin etmiştir. Hepsine müderrisler, talebeler ve müstahdemler tayin etmiştir. Onlara bol gelirler ihsan eyledi. Böylece dinin ana prensiplerini yeniden canlandırdı. Kendinden önceki günlerde adetâ meçhul kalmış ve ihmal edilmiş olan ilmin ve ilim adamlarının yüzünü güldürdü. Bu duruma göre medreselerin inşaası, onun nimet ve ihsanlarından birisi olup, şerefi sadece ona ait olan hayırlı bir iştir. Bundan dolayı Selçuklu medreseleri ona nisbet edilmiş, onun ismi verilmiş ve onun adı ile anılagelmiştir. Nizamiye Medreseleri o devirde devlet kademelerinde Nizamül-Mülk’e denk veya eş kimse olmadığı için onun adı ile yaygın hale gelmiştir .Nizamiye Medreseleri olarak yaygın bir surette inşaa edilen Büyük Selçuklu medreseleri, sadece ders verilen derslikler içeren sıradan bir yapı olmayıp, son derece müştemilatlı ve görkemli yapılar idi. Medreseler “külliye” olarak yapılmışlardı. Ders verilen dersliklerin olduğu binadan başka, Müderrislerin odaları, talebelerin kaldıkları mekanlar, kütüphane, aşevi, mescit, yemekhane, spor mekanları, gezi yerleri, hamam ve diğer sosyal tesisler bulunurdu. Selçuklu Medreseleri kendi çağının en ileri ve gelişmiş eğitim ve öğretim kurumları sayılabilir. Çünkü hiç bir masraftan medreselerinde eğitim ve öğretimin dayandığı temel özellikler 1- Selçuklu devlet adamları eğitime ve bilimin gelişmesine önem vermişlerdir. 2- Medrese bir eğitim ve öğretim kurumu olarak Selçuklular ile ülkenin her tarafına yaygın bir şekilde inşaa edilmiştir. Örgün ve Yaygın eğitim kurumları haline gelmiştir. 3- Ahilik gibi bir yaygın eğitim kurumu ve Atabeglik gibi şehzadelerin yetişmesi için bir uygulama anlayışı, Selçuklu medreseleri ile ortaya çıkmıştır. 4- Selçuklular’da alp, gazi, velî insan tipleri beraber yaşar. Yeni Müslüman olmuş Oğuz boylarının arasında İslamiyetin iyi öğretilmesi ve anlaşılmasında medreseler önemli bir işlev görmüştür .Tuğrul Bey, “Kendime bir köşk yaptırıp, yanında bir câmi yaptırmazsam Tanrı’dan utanırım” diyordu. Fethettiği şehirlere girdiğinde ilk işi bilginleri, din adamlarını saygı ile ziyaret etmekti. Sultan Alparslan, medreseleri zamanında ülkenin her tarafına yaygınlaştırmıştı. O kendi gelirinin bir kısmını yoksullara, on’da birini de bilim adamlarına veriyordu . Nizamül-Mülk Selçuklu ülkesinin bütün şehirlerine mutlaka bir medrese kuruyordu. Medreselere de gelir için birtakım yerleri medreselerinin yaygın hale gelmesinin bazı sebepleriSünnî-Hanefî olan Selçukluların, çevrelerindeki Şiî ve Fatımîlerin mezhep porpogandalarına karşı koyma ihtiyacı. Medreseler böylece dört Sünnî mezhebin koruyuculuğu ve yayıcılığı görevini imparatorluğun yönetimi için memur yetştirme adamı yetiştirme veya yetenekli öğrencileri okutup topluma kazandırma ele geçirilen ülkelerin manen fethini sağlamak için insan yetiştirme yeni din olarak seçmiş olan Oğuz topluluklarının inançlarının sağlamlaştırılması gibi, amaçlar gözetilmiştir. Selçuklular’da Bağdat Nizamiye medreseleri yüksek öğretim kurumu iken, diğer medreseler müderrislerin düzeyine göre orta ve yüksek öğretim Nizamiye Medreselerinde başlıca okutulan derslerDin ve Hukuk dersleri; Kur’an-ı Kerim, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam,Dil ve Edebiyat Dersleri; Arap Edebiyatı, Farsça, Nahiv, Sarf, Şiir, Hitabet, Tarih, Cerh ve Tadil, Edeb,Felsefe Dersleri; Felsefe, Mantık,Müsbet Bilim Dersleri; Tıp, Cerrahi, Riyaziye, Hesap, Hendese, Nücum, Heyet, Tabiiyat, Müsellesat dersleridir. Nizamiye Medreseleri, esas olarak din, hukuk, dil öğretimi öğretimi daha çok hastanelerde yapılıyordu. Selçuklular’da hastane-tıp okulu durumundaki kurumlara Bimaristan veya Darüşşifa ile ilgili bilimler çok geçmeden programdan çıkarılmış ve yerini Kelam almıştır. Felsefe’ye ilk ciddi tepkinin Bağdat Nizamiye medreselerinde 1091-1095 yılları arasında rektörlük ve müderrislik yapan Gazali’den geldiği ileri sürülmektedir. O Felsefe’nin şüpheci yöntemine ve dinin bununla yorumlanmasına “inancı sarsıyor” diye karşı çıkmıştır. Gazali “aklın” değil “kalbin” imanın hakimiyetini esas alan tasavvuf yolu ile mutlak gerçeğe ulaşılabileceğine inanmış, bu yolda aklı ve Felsefe’yi yetersiz görerek eleştirmiştir .Öğretim dili ve yöntemi Ortaçağ’da İslam dünyasında öğretim, bilim ve kitap yazım dili esas olarak Arapça idi. Fakat bazı kitaplarda Türkçe açıklamalar bulunmaktadır. Türkçe’nin kısmen kullanıldığı anlaşılmaktadır. Medrselerin öğretim yöntemi daha çok ezbere dayanıyordu. Tartışmalar yapılıyordu. Belli bir öğretim süreleri yoktu. Yıl bitirme değil, belli kitapları okuma amaçlanıyordu. Bu da öğrencinin çabasına ve müderrisin takdirine kalmıştı. Fakat yüksek öğretim medreselerinin en az beş yıl sürdüğü tahmin asıl gelir kaynağı vakıflardı. Devlet hazineden yardım yapmakla beraber bazen sultanlar bizzat para desteği sağlarlardı. Medreseler mezhepler arası dayanışmanın yanı sıra toplumda ortak düşünce ve emellerin güçlenmesinde devlet görevlerine adam yetiştirmede önemli katkılarda bulunmuşlardır. Selçuklu eğitim ve öğretim kurumlarında ilköğretim düzeyindeki mekteplere Küttap’ta denilirdi. Bu ilk okullarda okuma-yazma öğretilir, Kur’an, Din ve Aritmetik eğitimi başlıca yaygın eğitim kurumları Cami ve Mescitler, Bilgin Evleri, Saraylar, Kitapçı Dükkanları, Kütüphaneler, Ahilik ve Atabeğlik’de Selçuklular’da yaygın birer eğitim Türkler’de şehzâdelere siyaset ve savaş işlerini öğretmek, onlara danışmanlık yapmak için bazı tecrübeli kişilerin görevlendirilmesidir. Bu çok eskiden beri var olan bir uygulama idi. Ancak Selçuklular bunu bir kurum haline getirmişlerdir. Sultan Melikşah’ın Atabeği Nizamül-Mülk Atabeğlik çok yüksek ve resmî bir görev ve unvandır. Büyük Selçuklu sultanlarına bağlı Atabeğler, başında bulundukları geniş yörelerin adetâ yarı bağımsız bir hükümdar vekili naibi idiler . ÖncekiSonraki3 / 5Medresenin hocaları olan müderrisler Hükümdar veya Vezir tarafından atanırlardı. Her medresede en az bir müderris vardı. Bağdat Nizamiyesi müderrislerinin Şafiî mezhebinden olmaları şarttı. Müderrisler genellikle ölünceye kadar görevde kalır, cüppe ve sarık kullanırlardı. Maaşları dolgun ve toplumda saygın Muid denen bir görevli yardım ederdi. Muid öğrencilere rehberlik, danışmanlık yapardı. Şiilik ve Batıniliğe karşı Sünnî inançları savunmak amacıyla açılan Nizamiye medreseleri, zamanla siyasal otoritenin emrinde, hocaları devlet tarafından atanan ve maaşları devlet tarafından ödenen, programları devlet tarafından belirlenen, kitapları devlet tarafından seçilen ve başka kitap okutulmayan bir öğretim kurumu haline getirildiler .Anadolu Selçukluları ve Beyliklerinde Kurulan Başlıca Medreseler Anadolu Selçukluları ve Beylikleri tamamen Büyük Selçuklu medreselerinden kaynaklı olarak kurulmuş ve yönetilmiştir. Anadolu’da medreselerin yanına bir câmi, bazen hamam ve kütüphaneler yapılarak bir külliye oluşturulmuştur. Kayseri’de; Hunat Hatun, Sahabiye, Hacı Kılıç, Gevher Nesibe Darüşşifası, Konya’da; Karatay, Sırçalı, İnce Minareli, Altun Aba, Sivas’ta; Buruciye, Gökmedrese, Çifte Minareli, Erzurum’da; Çifte Minare, Yakutiye medreseleri gibi, pek çok eser vücuda getirilmiş ve halen İslam dünyasında çok kıymetli eserlerin verilmiş olduğunu görmekteyiz. Farâbi’nin; Medinetü’l-Fâdıla, Siyâsetü’l-Medeniyye, İmam Gazzâli’nin; Nasihâtü’l-Mülûk, Mâverdi’nin; El-Ahkâmü’s-Sultâniyye, Nizâmül-Mülk’ün; Siyâset-Nâmesi bu vesile ile zikredilebilir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Devleti, kendi çağlarına göre ileri bir toplum düzenine dayanmaktaydı, diyebiliriz. Osmanlı ilmiye teşkilâtını; müderrislik, kadılık, kadıaskerlik ve şeyhülislamlık olmak üzere dört ana başlık altında toplamak mümkündür. Osmanlı eğitim ve öğretiminin en önemli müessesesi hiç şüphesiz ki, medreselerdir. Osmanlılar’da medreseler genel olarak orta ve yüksek tahsil tedrisatı yapılan kurumlardır .Osmanlı Medreseleri ve İşleyişleriOsmanlı Devleti’nin kuruluşunu müteakip padişahlar ve devlet adamları eğitim ve öğretim faaliyetlerine önem verdiler. Devletin hızla genişleyen topraklarından başka öteki İslam ülkelerindeki ve özellikle kendilerden önceki Selçuklu ve Anadolu Selçuklularını örnek alarak benzeri özel medreseler açmaya başladılar .İlk Osmanlı Medresesi İznik’te Orhan Gazi tarafından 1330’da kurulan “İznik Orhaniyesi “adını alan medresedir. Orhan Gazi bu medresenin başına Kayserili Davut efendiyi müderris olarak getirmiş ve medrese için vakıflar tesis etmiştir .Yine İznik’te Süleyman Paşa kendi adına bir medrese kurmuştur. Osmanlılar’da medreseler hem program hem de mimarî bakımından büyük bir gelişme gösterdiler. I. Bayezid Han Bursa’ya camiler ve medreseler inşâ ederek bir ilim merkezi haline gelmesini sağladı. Bundan sonra birçok medrese kurulmuş ve Osmanlı ülkesinin her tarafına yayılmıştır. Osmanlıların ilk bir buçuk asır zarfında yaptıkları medreselerin derece itibariyle en mühimleri, İznik, Bursa ve Edirne medreseleri idi .Osmanlı Devleti’nde resmî bir müessese olarak medreselerin devlet nizamı içinde yer alması Fatih Sultan Mehmet’in kendi adıyla kurduğu “Fatih Medreseleri” ile başladı . İstanbul’un fethinden sonra medrese nizamına hız verildi. Fatih Sultan Mehmet şehirdeki kilise ve manastırları medrese haline getirdi. Fatih Medreseleri’nin kurulması Osmanlı medrese teşkilâtı için bir yenilik Kanunnâmesi’nde “Sahn-ı Semân” diye adlandırılan medreselere Semâniye Medreseleri’de denir. Bu medreseler; Haşiye-i Tecrid, Miftâh, Kırklı, Ellili, Hariç, Dâhil, Sahn-ı Semân, Altmışlı olarak zikredilebilir. Osmanlı Medreseleri’nde; Kelam, Mantık, Belagât, Lügat, Nahiv, Matematik, Astronomi, Felsefe, Tarih, Coğrafya gibi ilimlerin yanında Kur’an İlimleri, Hadis ve Fıkıh gibi dersler de okutuluyordu . Osmanlı medreselerinde uzun bir süre dinî ilimlerin yanı sıra müsbet ilimler XVI. yüzyılın sonuna kadar Sultan Mehmet’in yaptırdığı Sahn-ı Semân ya da Medâris-i Semâniye denen sekiz yüksek düzeydeki medresenin her birinin on dokuz hücresi derslik vardı. Sekiz müderrisin birer odası ve elli akçe gündeliği vardı. Her medresede bir odası ve beş akçe gündeliği bulunan, ekmek ve çorba verilen birer muîd müderris yardımcısı medresenin on beş odasına ikişer akçe gündelik, ekmek ve çorba verilen birer danişmend talebe yerleştirildi. Geri kalan iki oda kapıcılara ve ferraş denen temizlikçilere ayrılmıştı. Tetimme medreseleri ya da Mûsıla-i Sahn denen sekiz medrese ise orta öğretim düzeyinde idi. Her medresede on bir oda vardı. Her odaya suhte Softa denen üç kadar öğrenci yerleştirilmişti. Fatih ayrıca camiye çevrilen Ayasofya Kilisesi’nde ve Eyüp Camii’nin yanında medreseler yaptırdı. Ayasofya Medresesi Sahn derecesinde idi. Ayasofya’nın ilk müderrisi Molla Hüsrev’dir .Süleymaniye Medreselerini ise, Kanuni Sultan Süleyman kurmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim adına Yenibahçe’de bir medrese yaptırmıştır. Daha sonra da 1544’de şehzade Mehmet için bir medrese açtırdı. Fakat Osmanlı Devleti’nin en ileri durumundaki müesseselerinden biri 1550-1557 yılları arasında kurulan “Süleymaniye Medresesi” ordunun, tabip, cerrah, mühendis ihtiyacını göz önünde tutan Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul’daki Süleymaniye Camii yanında bir Tıp Medresesi, Dârüşşifâ, Riyâzıyât Matematik öğrenimine mahsus dört medrese, bir Dârü’l-Hadis ve bir Tetimme tesis etmiştir . Kanuni’de inşâ ettirdiği medreselere bazı gelirler ve vakıflar tahsis Sultan Mehmet’in Sahn-ı Semân Medreseleri; Tefsir, Usul-i Fıkıh, Fıkıh, Kelâm, ve Arap lisaniyatı üzerine tedris yapan İlâhiyat, İslam Hukuku ve Arap Edebiyatı Fakültesi idi. Henüz müspet ilimlere mahsus olan Tıp ve Matematik fakülteleri yoktu. Bu ihtiyaç göz önüne alınarak mevcuda ilâveten; Tıp, Riyâziye Matematik fakülteleriyle bir de Dârü’l-Hadis isimli medreseler yapıldı . Dâru’l-Hadisler en yüksek dereceli medreselerde açılan bir öğretim kurumu olarak Medresesi İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine kurulmuştu. Medreseler’de haftada dört gün ders okutuluyordu. Her medresede talebelerin yatıp kalkması için hücre denen medrese odaları vardı. Talebelere günde iki defa yemek verilirdi. Süleymaniye Medreseleri yâni Sahn-ı Süleymaniye yapıldıktan sonra Dâhil Medreselerini tamamlamış olan talebelerden arzu edenler Sahn-ı Seman’a arzu edenler Sahn-ı Süleymaniye’ye devam ederlerdi. Süleymaniye medreseleri yapılıncaya kadar en yüksek müderrislik Sahn-ı Semân müderrisliği iken, Süleymaniye Medreseleri’nin inşâsından sonra müderrisler İbtidâ-i altmışlı yâni altmış akçe yevmiyeliden başlayarak Hareket-i altmışlı, Mûsıla-ı Süleymaniye Hamise-i Süleymaniye ve Süleymaniye ve müderrisliğin son kademesi olarak Dâru’l-Hadis’i Süleymaniye müderrisliğine yükselirdi .Osmanlılar’da kadılık, şer’i ve hukukî hükümleri tatbik eden, aynı zamanda hükümetin emirlerini yerine getiren bir makamdır. Kadılar’a “Hâkimü’ş-Şer” veya Hâkim’de denir. Osmanlı Devleti ile birlikte Kadılık Teşkilâtı’nında kurulmuş olduğunu görmekteyiz. Kadılar’ın en önemli ve sürekli gelirleri, yaptıkları hizmetlerden alınan ve Padişah fermanıyla belirlenen harçlardı. Türkiye Selçukları da bunu Osmanlılar’dan evvel bulundurmuşlardır. Kadıaskerler vezir-iazam tarafından tayin edilirdi .Osmanlı Devleti XVI. yüzyılın sonlarına doğru gerilemeye başlayınca, ulemâdan kimi şahsiyetlerin, devlet idaresi ve yönetimdeki bozulmaların düzeltilmesi ile ilgili düşüncelerini padişahlara zaman zaman eserler ve lâyihâlar halinde sundukları görülmektedir . Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla beraber tesisine başlanan medreseler , devletin gerilemesine paralel olarakta bozulmaya başlamıştır. Bozulan medreselerden mezun olan ulemâ da kendi sahasında yetersiz olmakla kalmayıp, bütün kötülüklerin kaynağı gibi görülmeye sonra Kanuni Sultan Süleyman zamanında Medreseler’de Riyâziyât Matematik ve Tabiat dersleri çok önem kazanmıştır. Fakat bunlardan sonra bu derslere karşı düşmanlık başladı. Müspet ilimlerin kaldırılmasına ve Medrese eğitiminin bozulmasına karşı ilk tepki XVII. yüzyılda Kâtip Çelebi1609-1658’den gelmiştir. O “Mizânu’l-Hak fi İhtiyâri’l-Ehak” adlı eserinde; “medreselerin içine düştüğü aymazlığı, gafleti müderrislerin bilgisizliğini ileri sürmüş ve öğretimde doğru yöntemlerin uygulanmasını, Batı’daki bilimsel gelişmelerden yararlanılmasını önermiş ise de bu görüşleri dikkate alınmamıştır . ÖncekiSonraki4 / 5SonuçBüyük Selçuklu Devleti medreseleri, kendinden önceki Türk devletlerindeki toplum hayatından, genel ahlak anlayışından, Türk Töresi ve hakimiyet geleneğinden oldukça etkilenmiş ve beslenmiştir. Ayrıca İslamiyetin inanç esasları, Müslümanlığın toplumsal kuralları, ilim ve araştırma emirleri, Karahanlı, Gaznelî, Abbasî ve diğer çevre devlet yaşantıları ve etkileri doğal olarak Selçuklulara kaynaklık İran, Anadolu, Maveraünnehir, bugünkü Türkmenistan ve Özbekistan toprakları, Azerbaycan, Irak, Suriye ve Afganistan coğrafyalarında yoğun bir etki ve izler bırakmıştır. Selçuklular, eğitim ve öğretim hususunda, medreselerin kuruluş ve işleyişinde kendinden önceki Müslüman Türk devletlerinden Karahanlılar ve Gazneliler’den oldukça kendinden sonra ise, Türkiye Selçukluları, Memlükler, Eyyubîler, Musul Atabeğleri, İldenizler, Akkoyunlular ve Osmanlı Devleti gibi hanedanlıkları olumlu etkilemiştir ve onlara örnek olmuştur. Osmanlı Devleti, Büyük Selçuklu medreselerinden ve onların eğitim öğretim faaliyetlerinden oldukça etkilenmişlerdir. Osmanlı medreseleri ayrıntılı olarak verilmiş ve Seçuklu medreselerinin yöntemleri aynen kabul Selçuklu medreseleri Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti için eğitim ve öğretim de temel ve esas model teşkil etmiştir. Medreselerde sınıf geçme yerine ders geçme esası vardı. Bir öğrenci istediği hocadan istediği dersi alırdı. İlla bir medresede bir öğrencinin öğrenimini tamamlaması mecbur da değildi. Böylece son derece verimli bir akademik rekabet esası getirilmişti. Başlangıçta medreseler de; aklî, naklî ve şer’i ilimler bir arada tedris ediliyordu. Taşrada ki medreselere “müderris” yetiştiriliyordu. Sonraları kadı, müftü, cami hizmetleri, kâtiplik gibi sahalarda da görevliler medreseler Selçuklu ve Osmanlı toplumunun bürokrat, asker, doktor ve yargıç gibi her türlü eğitilmiş elemanını sağlıyordu. Başvezirliğe kadar devletin her türlü kademesinde görev yapan ulemânın toplum üzerinde etkili bir itibarı vardı. Selçuklu ve Osmanlılar’da kadılar, müderrisler, öğretmenler, imamlar, doktorlar, matematikçiler, astronomi bilginleri ve din âlimleri hepsi medrese de eğitim gören ve toplumda önemli rolleri olan aydın kimselerdi. Müderrisler ve diğer din hizmetlileri de maddi bakımdan rahat bir hayat müderris, medreseden mezun olup diploma aldıktan sonra mülâzemet ve kadıasker defterine kaydolunarak, en aşağı derecede olan Haşiye-i Tecrit medresesi müderrisliklerinden birine tayin edilirdi. Daha sonra sırasıyla Miftâh, Kırklı, Hariç-Ellili medreseleri müderrisliklerine yükselirlerdi. Kadıaskerler’inde hazır bulundukları imtihanda başarılı olduğu takdirde Sahn-ı Semân medreselerinden birine terfi ederdi. Bu son müderrisliği bu günkü anlamda profesörlük ile mukayese etmek mümkündür .Selçuklu medreselerinde meselâ Bağdat Nizamiyelerinde 6000 öğrenci okuduğu ifade edilmektedir. Öğrenciler medreselerin yanında veya yakınında imaretlerde yiyip içerler ve birçok derslerini büyük camilerin bir köşesinde müderrislerin rahlesi çevresinde diz çöküp oturarak takip ederlerdi. Medreseler bir hayli çoğalınca devletin hakimiyet sahası da genişleyince, tam kâmil müderrisler her yere verilememiş ve imkanlar daralmaya Türkçe eserler olmakla birlikte asıl kaynak kitaplar, dini anlamak için olduğundan Arapça idi. Medreselerin bozulmasında tefekkürü faaliyete geçirecek olan Matematik ve Felsefe gibi aklî ilimlerin terk dilmesi, bunların yerini tamamen naklî ilimlerin almış olması birinci derece de etken olmuştur . Bundan sonra medreseler de müsbet ilimler okutulmaz hale medreselerinde çöküş, Sultan Sencer zamanında 1157’ de devletin yıkılışı ile başlamıştır. 1258’de Bağdat’ın Hülagu ve Moğollar tarafından istilâ edilmesiyle hızlanmış ve bazı kötü niyetli yöneticiler medreselerin gelirlerine el koymuşlardır. Moğolların Bağdat’ı işgal ve tahripleri nedeniyle Nizamiye medreselerinin eski önemi git gide kaybolmuştur. 1400 yıllarının başlarında Bağdat Nizamiye medreseleri yok edilmiştir. Osmanlıların ise Selçuklu devlet geleneği ve eğitim öğretimde Selçuklu medreselerini kendilerine esas aldıklarını, hatta daha da geliştirmiş olduklarını açıkça A. Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, Hazırlayan Aykut Kazancıgil – Sevim Tekeli, 4. baskı, Remzi Kitabevi, İstanbul, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, 12. baskı, Pegem Akademi Yayınları, Ankara, Feda Şamil, “Osmanlılarda Kadılık Müessesesi”, OTAM, S. 8, Ankara, 1997, ss. 1-72.ATAY, Hüseyin, Osmanlılar’da Yüksek Din Eğitimi, Dergah Yayınları, İstanbul, Cahid, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, Enderun Kitabevi, İstanbul, Cavit, Türkiye’de Eğitim Bilimleri Tarihi, M. E. B., İstanbul, Neşet, İslam Tarihi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, Ahmet, İslam’da Eğitim Öğretim Tarihi, Terc. Ali Yardım, Damla Yayınları, İstanbul, 1983. Defterdâr Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, Nesâyıhü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ, Derleyen ve Çeviren Hüseyin Ragıp Uğural, İzmir, Osman Nuri, Türk Maarif Tarihi, I-II, İstanbul, Erol, Tarihte Türkler, Ötüken Yayınları, İstanbul, İbrahim, Türk Millî Kültürü, 8. baskı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, Ziya, İslam Müesseseleri Tarihi, Kayıhan Yayınları, İstanbul, Zekeriya, Türkistan’da İslamiyet ve Türkler, Konya, Hasan Ali, Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi, İstanbul, Bey, Koçi Bey Rsâlesi, Sadeleştiren Zuhuri Danışman, M. E. B., İstanbul, Ercüment, Türkiye’nin Batılılaşması ve Millî Meseleler, Derleyen Mümtaz’er Türköne, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2. baskı, Ankara, Erdoğan, Müslüman -Türk Devletleri Tarihi, K. Basımevi, Ankara, Salih, Türk Eğitim Tarihi, 3. Baskı, Bizim Büro Basımevi, Ankara, Ali, Ötüken Türk Kitâbeleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, Mehmet Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I-III, M. E. B., İstanbul, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk- İslam Medeniyeti, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, Mümtaz, Kültür Değişmeleri, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fak. Vakfı Yayınları, İstanbul, Ahmet, Epigrafi ve Paleografi, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri, 1994.—————–, Osmanlı Siyâset-nâmeleri, Kültür ve Sanat Yayınları, ?, Fahri, “Bir Alimin Hayat Hikâyesi ve Klâsik Osmanlı Eğitim Sistemi Üzerine”, OTAM, S. 8, Ankara, 1997, ss. 365-391.UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, T. T. K., Basımevi, Ankara, İsmail, “Osmanlı İlmiye Teşkilâtı ve Şeyhülislamlar”, Türk Yurdu, C. 19-20, S. 148-149, Ankara, 2000, -187.YAZICI, Nesimi, İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fak. Yayınları, Ankara, 1992. Önceki5 / 5Sayfalar 1 2 3 4 5
GİRİŞ Medrese, sözlükte okumak, anlamak, bir metni öğrenmek ve ezberlemek için tekrarlamak anlamına gelen ders dirâse kökünden gelen bir mekân ismidir. İslam dünyasında gelenekçi yöntemlerle idare edilen eğitim kurumları olan medreseler X. yüzyılda Irak’ta ortaya çıkmakla birlikte kurumsallaşmalarının XI. yüzyılın ilk yarısında Horasan ve Mâverâünnehir’de Gazneli, Karahanlı ve Büyük Selçuklu siyasi çevrelerinde gerçekleştiği bilinmektedir. Osmanlıda İslam eğitim sisteminin temelini medreseler oluşturmaktadır. Bundan dolayı Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine kadar medreselere büyük önem verilmiştir. Kuruluş döneminden başlayan medrese sistemi giderek önem kazanmıştır. Ayrıca bu mekanlar devlete önemli katkılar sunmuştur. İlk medreseleri başkentlere yaptıran Osmanlılar daha sonra devletin genişlemesi ile köylere kadar medreseler yaptırmıştır. Fatih zamanında çok hızlanan bu yapılaşma yıkılışa kadar belirli düzeylerde devam etmiştir. Yapılan medreseler sadece eğitim kurumu değil aynı zamanda bir kültürü temsil etmiştir. Bu yapıları genel olarak padişah yapmasına rağmen bazen halkta kendi gayretleriyle medrese inşa etmiştir. İLK MEDRESELER İlk Osmanlı medreselerinin şekillenmesinde diğer İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinden Osmanlı’ya gelmiş olan bilim adamlarının fikirlerinin ve eğitim-öğretim anlayışlarının katkısı görülmektedir. Ayrıca bunların nerede açıldığı konusu da tartışmalıdır. Ancak genel kanı ilk medrese olarak Orhan Gazi’nin 1331’de kurduğu İznik Orhaniyesi adını da taşıyan İznik medresesi gösterilebilir. Bu medreseye ünlü âlim Dâvûd-i Kayseri, ardından Tâceddin Kürdî müderris olarak atanmıştır. Daha sonra medrese sayıları hızla artmıştır. Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed, II. Murat ve devlet ricalinin yaptırdığı yirmi bir medrese ile Bursa cazip bir ilim merkezi olmuştur. Bursa’da ilim faaliyetleri devam ederken Edirne fethi ile eğitim faaliyetleri Edirne içinde etkili olmaya başlamıştır. Burada Çelebi Mehmet zamanında iki, II. Murad döneminde ise dokuz medrese faaliyete başlamıştır. Daha sonraki süreçte özellikle önceden değindiğimiz gibi Fatih zamanı medrese sayıları oldukça artmıştır. Fatin Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi ile yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemde medreseler padişahın desteği ile çok iyi bir ivme kazanmıştır. Ayrıca bunlar yükseköğretim kurumu özelliği kazanmıştır. 15. YÜZYIL VE SONRASI MEDRESELER Osmanlı klasik dönemine geçtiğimiz zaman medreseler imparatorluk içinde yaygınlaşmaya devam etmiştir. Sadece imparatorluğa başkent olmuş iller değil Anadolu’nun muhtelif yerlerine de çok sayıda medrese yapılmıştır. Fetih siyaseti ile hızlanan toprak kazançları ile genişleyen coğrafyada fethedilen yerlere de medreseler yapılmıştır. Bu medreseler sadece eğitim kurumu değildir. Ayrıca bir kültür yansıması olarak da yeni topraklarda yerini almıştır. Özellikle Balkan şehirlerinde medreseler kurulmasına önem verilmiştir. İlk olarak bu dönemde Fatih Sultan Mehmet, Eyüp Medresesini açmıştır. Daha sonra 1470 yılında tamamlanan Fatih külliyesi içinde sekiz medreseden oluşan Sahn-ı Seman Medresesi ve bunların bir sıra gerisinde bulunan sekiz Tetimme Medresesi hizmete girmiştir. Üç Önemli Külliye Bu medreseler sayesinde klasik medrese görüntüsü değişmiştir. Bununla beraber medreseler daha sistemli bir üniversite ve araştırma merkezi görüntüsü almıştır. biri Amasya’da 1481-1486, diğeri Edirne’de 1484-1488, üçüncüsü de İstanbul’da 1501-1505 kendi adıyla anılan semtte inşa ettirdiği üç önemli külliye içerisinde medreseler kurmuştur. İstanbul’daki medresenin ayrı bir önemi bulunmaktadır. Bu medreseye şeyhülislamlar müderris olarak atanmıştır. Aslında padişahın bu hareketi ile medreselerdeki eğitime ne kadar önem verdiğini devlet içinde göstermiştir. Dönemi takip eden padişahlar medrese hususunda aynı hassasiyeti göstermiştir. Sahn-ı Seman’dan bir asır sonra Mimar Sinan tarafından yapılan Süleymaniye külliyesi 1550-1557 özellikle medrese-i evvel, sâni, sâlis ve râbi isimleriyle dört medrese, bir tıp medresesi ve dârüşşifâ ile darülhadisten oluşmuştur. Bu da Osmanlı Devleti’nde eğitimde varılan en üst noktayı göstermektedir. Medrese Sistemi Devlet bu gelişmelere rağmen medrese sistemini her fırsatta desteklemiştir. Hatta 1675’te sünnet düğününde tamamen boşalmış olan Galata Sarayı ve İbrahim Paşa Sarayı medrese haline getirilmiştir. Dahası buralara müderris tayin edildiği de bilinmektedir. Balkanlarda medrese konusuna tekrar geldiğimizde Osmanlı’nın buraya eğilimi olduğunu ve medreselerin buralarda yoğunlaştığını görmekteyiz. Osmanlı dönemi boyunca Bulgaristan’da 142 medrese, 273 mektep, Yunanistan’da 182 medrese, 315 mektep, eski Yugoslavya’da 223 medrese, 1134 mektep ve Arnavutluk’ta yirmi sekiz medrese, 121 mektep olmak üzere toplam 575 medrese ve 1843 mektebin yapıldığı tespit edilmiştir. Bunlarla birlikte İstanbul’da sur içinde birçok medrese olduğu bilinmektedir. Ayrıca medreseler Anadolu vilayetlerinde de yaygınlık göstermiştir. Kayseri, İzmit, Amasya gibi şehirlerde onlarca medrese aktif olarak çalışmıştır. MEDRESE ÖĞRENCİLERİ VE DERSLERİ Medrese talebelerinden aşağı seviyelerdeki tahsili görenlere suhte veya softa, Sahn-ı Semân ve Süleymaniye gibi yüksek seviyedekilere ise danişmend denildiği belirtilmiştir. Aslında bu uzun tahsille başlayan ilmiye yolu, Müslümanlar için devlet hizmetinde ana yükselme kanalı olmuştur. En fakir bir köylünün bile medreseye yazıldıktan sonra tahsilini bitirip müderrislik ve kadılık gibi muteber mevkilere gelebileceği bildirilmiştir. Osmanlı’da medrese öğrencileri her zaman odak noktası olmuştur. Devletin güçlü ve zengin zamanlarında devlet, öğrencilerin bütün ihtiyaçlarını karşılamıştır. Devletin zayıflayıp gelirlerin azalması ile medreseler göz ardı edilmiştir. Ancak halk bu sefer medrese öğrencilerini yalnız bırakmamış ve onlara ellerinden gelen yardımı yapmışlardır. Öğrencilerin eğitimine odaklandığımız zaman onların medrese içindeki hayatı, dereceleri, dersleri ve mezun olması için gereken imtihanlara göz atmamız gerekmektedir. DERSLER Medresede okutulan dersler esas itibariyle cüz’iyyat denilen hesap, hendese, hey’et ve hikmet dersleri; alet ilimleri ulum-ı âliyye kabul edilen belâgat meâni, bedi, beyan, mantık, kelâm Arap sarf ve nahvi, dil ve edebiyatı dersleri denilen tefsir, hadis ve fıkıh derslerinden oluşmuştur. Dersler önceden belirlenmiş kitaplardan takip edilmiştir. Bu kitapların İslam dünyasından önemli kişiler tarafından yazılmış kitaplar olduğu belirtilmiştir. İlk medreselerde belirli skalada olan kitap çeşitleri daha sonra artmış ve farklı alanları içine almıştır. İslam dininin de etkisi ile kitaplarda Arapça öne çıkmış ve kitapların çoğunluğu Arapça olarak yazılmıştır. Ancak eğitim dilinin Türkçe olduğu da ifade edilmiştir. Buradan hareketle Osmanlı eğitim sistemi dini temeller üstüne oturtulmuştur. Dahası bu sistem Doğu kaynaklı olarak düzenlenmiştir. XV-XVI. yüzyıllarda Osmanlı medreselerinde okutulan otuz üç kitaptan on üçünün İran’da, onunun Mısır’da, yedisinin Mâverâünnehir, Harizmşah ve Fergana’da üçünün Anadolu ve Horasan’da yetişmiştir. Öğrencilerin derecelerinde ise klasik olarak eğitim ve zaman olarak daha tecrübeli ve tecrübesiz gibi bir ayrım vardır. Genellikle her medrese odasında ’oda-nişin’’ ve ’çömez denilen iki talebenin kaldığı da söylenmiştir. Çömezin asıl oda sahibinin işlerini gördüğü ve dersleri oda sahibi müzakere ettiği açıklanmıştır. Talebelerin imtihanları onların icazetname almasını sağlamaktadır. Medrese silsilesini takip ederek tahsilini tamamlayan öğrencilerin bu belgeyi almaya hak kazandığı belirtilmiştir. Bu belge ile artık öğrencilikten çıkıldığı ve ’mülazemet’’ denilen safhaya geçildiği dile getirilmiştir. Bu aşamaları takiben belirli bazı sınavlar daha yapılıp bu öğrencilerin devlette belli yerlere gelmeleri sağlanmıştır. Sosyal Hayat Talebeler aynı zamanda sosyal hayatta da etkin rol oynamıştır. Özellikle sayılarının git gide arttığı 19. yüzyılda bunlar üzerinde otorite kurmak zorlaşmıştır. Ayrıca bazı olaylarda da aktif rol oynamışlardır. Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz devirlerinde İstanbul’daki talebe-i ulûmun hükümet aleyhine isyanı karşısında çaresiz kalınmıştır. Medreselerin maddi olarak gelirsiz kalmıştır. Dahası öğrencilerin boş zamanlarında köylerde çalışması ile bu olaylar artarak devam etmiştir. Bu hadiseler ardına artık medreselere girmek zorlaştırılmıştır. Medreseye girmek isteyen öğrencilerden kefil istenmiştir. Ayrıca kurallara uymayanlara ve halk içinde problem çıkartanlara cezalar uygulanmıştır. Padişahlar bu talebelerin kontrollerine önem verdiği için her zaman onların ihtiyaçlarını karşılamaya özen göstermişlerdir. Çeşitli şekillerde bu çevrelere para ve yiyecek yardımı yapılmıştır. Hatta II. Mahmud yeniçerileri kaldırmaya çalışırken ona destek veren talebelere para dağıtmıştır. MÜDERRİSLİK Medreselerde asıl önemli vazifeyi üstlenenlerinders vermekle yükümlü tutulanların müderrisler olduğu belirtilmiştir. Bu sebeple müderris, İslâmi eğitimi esas ögesi olarak kabul edilmiştir. Hatta okutulan öğrenciler hakkında bilgi istendiğinde hangi kitapları okuduğu değil hangi hocadan eğitim aldığı daha önemli olmuştur. Müderrislerin önemini halkta bilmiş ve onlara saygı göstermişlerdir. Osmanlı eğitim sisteminde müderris önemli bir eğitimden sonra icâzet, mülazemet, ve berat alarak medreselerde ders okutan hocalara denilmektedir. İlk Osmanlı medrese hocaları yetişmiş ünlü kişiler olup bunlardan seçilmiştir. Daha sonra sistem hem öğrencisini hem hocasını kendisi yetiştirmeye başlamıştır. Tecrid Medresesi Müderrisleri Medrese derslerini sırasıyla görüp danişmend olan talebe, bundan sonra mülâzemet ve kazasker defterine kaydolunarak nöbet sırası gelince eş aşağı derecedeki Haşiye-i tecrid medresesi müderresliklerinden birisine tayin olmaktadır. Bu medrese müderrisliklerinin yirmi ve yirmi beş akçe yevmiyeli olduğu da belirtilmiştir. Yirmi akçeli medreselerin bir nevi çömez müderrislerin ilk yerleri olduğu ifade edilmiştir. Çünkü akçenin artmasının aslında müderrisin terfisi olarak görüldüğü bildirilmiştir. Hâşiye-i tecrid müderrisi olan zat, terfi edince bir derece yüksek olan otuz, otuz beş akçe, yevmiyeli Miftah Medreselerinden birinin müderrisliğine ve daha sonra Kırklı, Hariç Elli Medreseleri müderrisliklerine yükselmiştir. Bu Kırklı ve Hariç Elli Medreseleri Anadolu’da beylik kurmuş olan hükümdarların veya onların kız ve ailelerinin yaptırmıştır. Kırklı Medreselerinde kelâmdan Mevakıf ve Makasır şerhi ve Hariç Elli Medreselerinde fıkıhtan hidaye tedris edilmiştir. Dâhil Medreseleri Hariç Elliden terfi eden müderrisin Dâhil müderris olduğu belirtilmiştir. Dâhil Medreseleri içinde en önemlisinin Fatih’in yaptırmış olduğu sekiz Tetimme Medreseleri olduğu da ifade edilmiştir. Bu Dâhil Medreselerinin yolu Sahn Medreseleri olduğundan dolayı Mûsıla-i Sahn da denildiği söylenmiştir. Dâhil Elli Medreselerinin şehzadelerin, şehzade valideleriyle padişah kızlarının ve padişahların yaptırmış oldukları medreseler olduğu dile getirilmiştir. Ayrıca bu yollardan geçen müderrislerin başarılı oldukları da terennüm edilmiştir. Hatta bunlar kendilerini gösterebilirlerse Sahn-ı Seman Medreselerinden birisine atanarak bu şekilde profesör oldukları da bildirilmiştir. Sonraki dönemlerde Altmışlı Medreselerde çıkmış ve bu şekilde terfiler olmuştur. MEDRESE ÇEŞİTLERİ Osmanlı’da medreseler tek tip olarak teşekkül etmemiştir. Farklı yapılarda farklı yoğunlukta eğitim verilen medreseler varlığını göstermiştir. Bu medreseler hem içlerinde verdikleri derslere göre hem de yapıları itibari ile farklılıklar gösterebilmektedir. İlk dönem medreselerinde daha çok dini eğitim alan talebeler daha sonraki yıllarda matematik, mühendislik, tıp gibi teknik konuları da ders olarak görmüştür. Bu medreseleri toplam altı başlıkta görebiliriz. Ellili Medrese derecesinde ikilik olduğu için yedi olarak da düşünülebilir. İlk derece Haşiye-i Tecrid Medresesidir. Bu medresede müderrise 20 akçe verilmektedir. Medreselere bu adın verilmesinin sebebi Seyyid Şerif Cürcanî’nin, Nasuriddin Tusî ye ait olan Tecridü’l-İ’tikad isimli kitabına, Haşiye-i Tecrîd ismiyle yazdığı haşiyesinden gelmesinden dolayıdır. Daha sonraki derece ise Miftah Medreselerdir. Bu medreselerde ders olarak belâgattan Şerh-i Miftah’ın okutulmasından kaynaklı medreseler bu isimle anılmıştır. Derece olarak Hâşiye-i Tecrid Medreselerinin üstündedir. Müderrislerinin 30-35 akçe aldıkları bilinmektedir. Diğer bir medrese derecesi olan Kırklı Medreseler ise Taftezânî’nin fıkıhla ilgili Telvîh isimli kitabın okutulması sebebiyle Telvîh Medreseleri olarak isimlendirilmiştir. Önceki medreselerden farklı olan Ellili Medreselerde ise hariç ve dahil olmak üzere iki bölüm vardır. Burada müderrislere 50 akçe verilmektedir. Sonraki dönemlerde oluşturulan Altmışlı Medreselerin derece bakımından Sahn kurumlarından yüksek olmalarına rağmen eğitim sürelerinin Sahn Medreseleri kadar olduğu belirtilmiştir. Sahn Medreselerinde bazı derslerde okutulan eserlerin tamamlanması söz konusu olmaktadır. Bu mekanların müderrislerin günlük 60 akçe ücret aldığı medreseler olduğu da söylenmiştir. Sahn-ı Seman Medreseleri Son olarak iki padişah ile özdeşleşen medreseleri ele alacağız. Bunlardan ilki olan Fatih zamanında yapılan Sahn-ı Seman Medreseleri İstanbul’un fethi ile başlayan döneme denk gelmektedir. Fatih’in zaten İstanbul’u bir kültür başkenti yapmak istemiştir. Ayrıca eğitime verdiği önem ile Sahn-ı Seman Medreseleri öne çıkmıştır. Fâtih, İstanbul’daki imaretini yapmak için çevresinde Bizans İmparatorlarının mezarları bulunan Havariyyun Kilisesi’ni yıktırarak, mezarları kaldırmış ve yerlerini dümdüz bir hale getirmiştir. Sahn-ı Seman Medreseleri “sahn” isminden gelmektedir. Arap dilinde geniş sahralara ve düzlüklere bu isim verildiği için ismini buradan almıştır. Yapılan bu medresenin Osmanlı’da o zamana kadar yapılmış en kapsamlı medrese olduğu belirtilmiştir. Fatih, içinde cami, hastane, tımarhane, han, sıbyan mektebi ve bir kütüphaneden oluşan bir külliye yaptırmıştır. Fatih Külliyesi Fâtih külliyesinde sıbyan mektebinden en üst düzey medreseye kadar dönemin bilgi ve insan yetiştirme kültürü ile bütünleşen akademik amaçlı bir yapılanma görülmektedir. Beylik dönemine ait medrese vakfiyelerinde tedris faaliyetleri genellikle naklî disiplinler çerçevesinde şekillendirilirken, Fâtih külliyesi vakfiyesinde bu konuda aklî ve naklî bilgi disiplinleri beraber yürütüleceği vurgulanmıştır. Bu yapılara bu dönemde bu kadar önem verilmesinin sebebi Fatih olarak görülmüştür. Ancak dönemin şartlarına baktığımız zaman genişleyen İmparatorluk toprakları ile ihtiyaç duyulan yetişmiş insan problemi de bu medreselerin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Başlarda sadece temel bir ilmi yuva olan medrese kurumu daha sonra devletin içinde önemli yerlerde görev alacak insanları yetiştirmiştir. Süleymaniye Medreseleri İkinci olarak ise Kanuni Sultan Süleyman emriyle yaptırılan Süleymaniye Medreseleri öne çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmed tarafından kurulan Sahn-ı Semân, tefsîr, usûl-ı fıkıh, fıkıh, kelâm ve Arap dili ile ilgili eğitim yapan ilahiyat, İslâm hukuku ve Arap edebiyatı üzerine dersler veren bir müessese olduğu belirtilmiştir. Müspet bilimlere ait olan tıp ve riyaziyat gibi alanlara duyulan ihtiyaç göz önüne alınarak Tıp, Riyaziye ve ilaveten Dârü’l-hadîs isimli Medreseler de yerini almıştı. Kanunî Sultan Süleyman XVI. asır ortalarında eski diye bilinen yerin geniş bahçesinin kuzeyinde Haliç’e bakan cihetinde tepede belirlemiş olduğu yerde Mimar Sinan’a camisiyle birlikte medreselerini ve diğer tesislerini inşa ettirmiştir. Bu iki Osmanlı tarihine yön vermiş padişahın yaptırdığı medreseler Osmanlı medrese sisteminin temelini oluşturmuştur. Osmanlı’nın yıkılışına kadar belli başlı değişiklikler olsa bile medrese sistemi bu yapılara göre düzenlenmiştir. MEDRESELERİN MİMARİSİ VE YAPILANMASI Erken Osmanlı döneminden itibaren külliyenin bir parçası olarak ya da bağımsız yaptırılan medreseler XVII. ve XVIII yüzyılda değişen külliye anlayışı içerisinde farklı şekillerde konumlanmıştır. XVII. yüzyılda ortaya çıkan küçük külliyeler ya da medrese merkezli külliyeler olarak isimlendirilen külliye şeması, XVIII. yüzyılda da benimsenerek uygulanmıştır. Bu külliyelerde, İstanbul Kuyucu Murat Paşa 1606-1611 ve İstanbul Ekmekçizade Ahmet Paşa 1618’den az önce Medreselerinde dersane-mescit, türbe ve sebil ile oluşturulan kompozisyon üzerinde durulduğu gibi, İstanbul Köprülü Mehmet Paşa 1661, İstanbul Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 1681-1690, İstanbul Amcazade Hüseyin Paşa 1700, Aydın Nasuh Paşa 1708, İstanbul Damat İbrahim Paşa 1719-1720, İstanbul I. Abdülhamit 1780 külliyelerinde yine odak noktası medrese olan dersane-mescit, türbe, kütüphane, mektep, sebil, çeşme, dükkan gibi değişik fonksiyonlu yapıların araziye serbest olarak yerleştirildiği düzenlemeler de sıkça uygulanmıştır. Ayrıca bu dönemde caminin merkez alındığı geometrik düzen uygulamalı külliye anlayışı değişime uğrayarak devam etmiştir. Mimari Yapı Klasik dönemden farklı olarak yapıların yerleştirilmesinde uygulanan geometrik düzen ve dik açıların bozulduğu, serbest düzende arazinin topografyasına uygun değişik fonksiyonlu yapıların oluşturduğu şemalar benimsenmiştir. Antalya/Elmalı Ömer Paşa 1610 İstanbul Sultan Ahmet 1619, İstanbul Çinili 1640, İstanbul Çorlulu Ali Paşa 1708, Nevşehir Damat İbrahim Paşa 1727, Urfa Rızvaniye 1737, İstanbul Nur-u Osmaniye 1755, Aydın Cihanoğlu 1756 külliyeleri bu grubu yansıtan örneklerdendir. XVII. ve XVIII. yüzyılda medreseler, külliye şemalarının dışında bağımsız olarak da yapılmıştır. İzmir/Birgi Darülhadis 1657, Samsun/Vezirköprü Fazıl Ahmet Paşa 1661-1676, Hakkâri Meydan 1700, İstanbul Cedit Mehmet Efendi 1705, İstanbul Kaba Halil Efendi 1767 Medreseleri bunlardan bazılarıdır. Medreselerin genel mimarı gidişatı belli dönemlerde değişirken içerideki düzen genel olarak aynı kalmıştır. Medreselerin genellikle tek katlı, avlu etrafında dershane ve talebe odalarından oluşan binalar olduğu belirtilmiştir. Çoğu medresede dershane, müderris odası ve danişmend hücreleri bulunurdu. Ayrıca medreselerde bir mescidin yer almadığı, genellikle bir mihrap yeri olan dershanelerde vakit namazı kılınmıştır. Ayrıca dershane odalarının zemini genelde hasır ve kilimle kaplanmıştır. Medreselerde ayrıca eğitim sisteminin olmazsa olması kütüphanelerde bulunmaktadır. Bazı medreselerde kütüphane odasının olduğu bazılarında ise olmadığı söylenmiştir. OSMANLI SON DÖNEMİ MEDRESELER Osmanlı son döneminde her kurumda olduğu gibi medreselerde gerileme ve istikrarsızlık oluşmuştur. Gelirlerin azalması, medreselerin arka planda kalması, öğrencilerin eski isteklerinin olmaması durumları varlığını göstermiştir. Bu yüzden Osmanlı Devleti’nin aleyhine olan bir dünya konjektörü içerisinde medreseler önemini git gide kaybetmiştir. Osmanlı Devleti alternatifler yollar aramaya başlamış lakin sistemin kendisini yenileme hususunda bir çare bulunamamıştır. Bununla birlikte başlangıçta bir dinamizm kaynağı olan medrese artık bir yük haline gelmiştir. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun ve Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’un kurulmasıyla daha önce önemli ölçüde bünyesinde barındırdığı teknik eğitimden mahrum kalmış medreseler , XIX. yüzyılın birinci yarısında tıphânenin teşkiliyle tıp tahsilinden, Avrupaî mekteplerin, ardından mülkiyenin kurulup devlet imkânlarıyla donatılması sonucu da önemli ölçüde fikrî ve idarî alandan uzak kalmıştır. Medrese ve Islahat 1826’da Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti teşkil edilmiştir. Bütün vakıf gelirleri devlet hazinesine alınınca medrese ve ulemânın malî imkânları daralmıştır. Nizâmiye mahkemelerinin teşkili ve daha sonra hukuk mektebinin ortaya çıkmasıyla büyük ölçüde yargı alanından uzaklaştırılmıştır. Sadece din hizmetleri ifa eden bir konuma gelmiştir. XIX. yüzyılda II. Mahmud ve II. Abdülhamid dönemlerinde eğitim konusunda ıslahat ve yenilikler yapılmıştır. Bunun yanında en çok ıslaha muhtaç olan medrese ihmal edilmiştir. Bu tutum muhtemelen medresenin ve temsil ettiği zihniyetin ıslahının çok zor, hatta mümkün olmadığı kanaatine dayanmaktadır. II. Abdülhamid’den sonra İttihatçılar devrinde Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım ve Mustafa Hayri efendiler zamanında ciddi olarak medrese ıslahı yapılmak istenmiştir. Bununla beraber Islâh-ı Medâris Komisyonu oluşturulup çeşitli nizamnâmeler hazırlanmıştır. Geleneksel yapısından tamamen farklı, mektep tarzında yeni program Dârü’l-Hilâfe medreselerinde uygulanmaya başlanmıştır. Ayrıca Medresetü’l-kudât, Medresetü’l-eimme ve’l-hutabâ 1913, Medresetü’l-vâizîn 1913, Medresetü’l-mütehassısîn 1914, Medresetü’l-hattâtîn 1914, Medresetü’l-irşâd Medresetü’l-eimme ve’l-hutabâ ile Medresetü’l-vâizîn’in birleştirilmesiyle, 1919 kurulmuştur. Ancak I. Dünya Savaşı ve arkasından imparatorluğun tasfiyesi sebebiyle bu okullar uzun süre devam edememiştir. XX. yüzyılın başlarından itibaren Beyânülhak, Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd gibi devrin muhafazakâr mecmualarında medreseyi değerlendiren, çözüm önerileri ileri süren makaleler yazılmıştır. Medreseler, 3 Mart 1340 1924 tarihli Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile Maarif Vekâleti’ne devredilmiştir. Ayrıca kanunun neşrinden on üç gün sonra bütün medreseler kapatılmıştır. SONUÇ Osmanlı Medreseleri konusunu belli parametreler üzerinde ele almaya çalıştık. Bu mekanlar devletin kuruluşu ile beraber başlanan eğitim faaliyetlerinde öncü olmuştur. Ayrıca önemli padişahların özenle ilgilendiği kurumlar olmuşlardır. Bu kurumlar esas itibariyle bir vakıf kurumu olmasına rağmen devletin sıkı denetlemesine tabi olmuştur. Daha devletin teşekkülünün yeni tamamlandığı sıralarda ilk medreseler yapılmış ve her zaman ehemmiyetini korumuştur. Öyle ki Osmanlı medreseleri kuruluşundan itibaren kadar ilmi ve fikri hayatta etkili olmuştur. Ayrıca devlet ve toplumu belirli seviyelerde yönlendiren bir kurum da olmuştur. Şer’i ve hukuki mevzuatın tedvini, idari ve askeri müesseseler yanında vakıf sistemi gibi toplumsal kurumların benimsenmesinde önemli roller üstlenmiştir. Ayrıca devletin zorlandığı konularda başvurabileceği bir yer olaraktan varlığını göstermiştir. Osmanlı Devleti’nin bir dünya görüşünün oluşmasında da yine medreseler önemli rol oynamıştır. Bunların yanında İslami değerleri temsil eden bu kurum çok önemli hocalar yetiştirmiştir. Bu hocalar da yıllarca devlete, millete ve en önemlisi İslam’a hizmet etmiştir. Medrese deneyimi yıllarca Osmanlı Devleti’ne çok iyi hizmet etmesine rağmen belirli sebepler ile gerilemiştir. Hatta önemini de kaybetmiştir. Osmanlı son döneminde kendisini yenilemeye çalışmıştır. Ancak bu çabaların sonuçsuz kalacağı anlaşılınca üstünde çok fazla durulmamıştır. Son yıllarında sadece dini hizmetler ifa eden bir kurum olmuş ve kapatılmayı beklemiştir. KAYNAKÇA İNALCIK Halil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi-1,Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul. İPŞİRLİ, Mehmet Medrese, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi,2003, cilt 28. KARPAT Kemal,2003 Osmanlı Modernleşmesi, İmge Kitabevi, Ankara. KÖŞKLÜ, Zerrin XVII-XVIII Yüzyıl Osmanlı Medrese Mimarisi Erişim Tarihi Orhan, İsmail Mimari, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi,2003, cilt 28. UZUNÇARŞILI, İbrahim Hakkı,1984 Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Türk Tarih Kurumu Yayınları , Ankara. YILDIRIM Sefa , KILIÇ Ümit, Klasik Dönem Osmanlı Devleti’nde Eğitim ve Öğretim. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 22 Özel Sayı, Nisan 2018 Daha fazla araştırma yazısına tarih, sağlık ve yaşam, kültür ve sanat kategorilerinden ulaşabilirsiniz. Post Views 113
Osmanlı devlet ve toplum yapısını bu üç kuruluş düzenlemiş, ve şekil vermiştir. Osmanlıda medresenin, enderun medresesinin devlet adamı yetiştiren okul ahilik teşkilatı sağlam ve önemli kuruluşlardır. Medrese Yapısı ve İşleyişi Ders verilen yer anlamına gelen medreseler, eğitim ve öğretim kurumlarının temelidir. Bunlar Karahanlı, Büyük ve Anadolu Selçuklu ile Osmanlı Devletlerindeki orta ve yüksek öğretim kurumlarıydı. Osmanlı Devleti’nde ilim ve kültür alanında çalışmaların yapıldığı medreselerin ilki Orhan Bey Döneminde İznik’te açılmıştı. Medreseler daha çok hükümdarlar ve devlet görevlileri tarafından kurulurdu. Osmanlı medreselerinde eğitim Medreselerde öğretim parasızdı. Öğrencilerin yemek, giysi gibi ihtiyaçları medresenin bağlı olduğu vakıf tarafından karşılanırdı. Medreselerde ders verenlere “müderris” adı verilirdi. Osmanlı Devleti’nde devrin önde gelen bilim insanları müderris olarak medreselere atanır ve öğrencileri yetiştirirlerdi. Mektep eğitiminde sonra medreselere alınan öğrencilerde belirli bir yaş sınırı yoktu. Bazı müderrisler daha iyi eğitebileceklerini düşündükleri genç yaştaki öğrencileri tercih ederlerdi. Bir müderris en fazla 20 öğrenciden sorumlu olurdu. Bu öğrenciler sınavla seçilerek alınırdı. Seçilen bu öğrenciler, kendi aralarında zekâ ve yeteneklerine göre ayrı ayrı sınıflarda eğitim görürlerdi. Buralarda dinî konuların yanında geometri, matematik, coğrafya, tıp, felsefe, fizik, kimya, tarih ve tabiat gibi dersler okutulurdu. Osmanlı Devleti’ndeki münevverlerin aydınların büyük bölümü medreselerden yetişir ve ilmiye sınıfını oluştururdu. İlmiye sınıfı eğitim-öğretim, adalet ve dinî işlerden sorumlu görevlilerden meydana gelirdi. Medreselerden mezun olan ilmiye sınıfı üyesi, mahkemelerde kadılık hakimlik, hastanelerde hekimlik gibi işlerle uğraşırlardı. İlmiye sınıfının devlet kademelerindeki en yüksek derecesi Şeyhülislamlık idi. Enderun Mektebi Kuruluşu ve yapısı Osmanlılarda, medreselerden ayrı olarak devlet memuru gibi nitelikli insan yetiştirmek amacıyla Topkapı Sarayı’nda “Enderun Mektebi” kurulmuştu. Enderun, bir saray okuluydu. Bu okula önceleri devşirme sistemiyle toplanan gayrimüslim çocukların yetenekli ve zeki olanları alınırdı. Sonraları Enderuna Müslüman çocuklar da alınmaya başlandı. Topkapı Sarayı Enderun mektebi Genelde Hristiyan çocuklarının bazı şartlar göz önünde bulundurularak toplanması esasına Devşirme Sistemi adı verilirdi. Bu sistemle toplanan erkek çocukların nitelikleri yasalara uygun olarak belirlenirdi. Yaşları annelerine gereksinim duyacak kadar küçük olmazdı. Eğitim yaşını geçenler, ailesinin tek çocuğu olanlar Enderun’a alınmazdı. Çocukların sağlıklı olmaları gerekirdi. Devşirilen bu çocuklar Türk ailelerin yanına gönderilir, burada Türkçeyi, Türk geleneklerini ve İslam dinini öğrenirlerdi. Daha sonra bu çocuklar acemi ocağında askerî eğitim görürlerdi. Bu eğitimde başarılı olanlar yandaki minyatürde görüldüğü gibi Enderuna alınırdı. Enderunun kuruluş amacı; yönetici, komutan, usta, sanatkâr ve devlet memuru yetiştirmekti. Burada, medreselerde okutulan dersler okutulurdu. Diğer eğitim kurumlarından farkı, öğrencilerin askerî ve idari konularda uygulama yapmalarıydı. Bu uygulamaların başında saray protokol hizmetleri, spor ve sanat çalışmaları gelmekteydi. Enderun’da iyi eğitim alan gençler sadrazam, vezir, yüksek rütbeli asker, hattat, şair, müzisyen, mimar gibi nitelikli devlet görevlisi veya sanatkâr olurlardı. Ahilik Teşkilatının Önemi Ahilik teşkilatı, XIII. yüzyılda Anadolu’da kurulan esnaf ve zanaatkârlar birliğidir. Türkiye Selçuklu Devleti’nin sosyal düzeninin sağlanmasında etkili olan bu teşkilat, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da önemli rol oynamıştır. Yanda anıtı görülen Ahi Evran tarafından kurulduğu düşünülen Ahilik Teşkilatı dinî, ahlaki, sosyal ve ekonomik nitelikler taşımaktadır. Bu teşkilat, Anadolu’nun sosyal ve kültürel yapısında, meslek eğitiminde ve meslek ahlakını yerleştirmede önemli bir yere sahiptir. Ahilik Teşkilatı benzer işlerde çalışanları demirciler, kunduracılar, vb. bir araya toplayıp yardımlaşmayı, meslek ahlakına uymayı ve toplumda düzeni sağlamayı amaç edinmiştir. Ahilik Teşkilatında her zanaat grubunun başında üyelerinin oylarıyla seçilen bir yiğitbaşı bulunurdu. Yiğitbaşı esnafın meselelerini ve şikâyetlerini hâlletmeye çalışan ilk merci durumundaydı. Hâlledemediği meseleleri kethüdaya iletirdi. Kethüda esnaf, tüccar ve sanatkârların devletle olan münasebetlerini yürüten kişiydi. Kethüda gibi seçimle iş başına gelen şeyhler ise yiğitbaşı ve kethüdalar tarafından hâlledilemeyen meseleleri hallederdi. Aynı zamanda şeyhler, esnaf ve hükümet arasında temsilcilik yapar, hükümete karşı esnafı temsil ederlerdi. Bu kişiler, esnaf arasındaki ilişkileri, üretim miktarını ve paylaşımını denetler, paylaşımın adil olmasını sağlarlardı. Malların fiyatları devlet tarafından belirlenirdi ve buna narh vermek denilirdi. Yeni bir iş yeri ancak izin ile açılabilirdi.
Prof. Dr. Mefail HIZLI Bu çalışmada, OsmanlIların ilk üç yüzyıllık zaman dilimini kapsayan ve aşiretten devlete geçiş sürecinin yaşandığı “klasik dönem”in medrese yapısı üzerinde durulmaktadır. Değerlendirmelerde genel olarak Bursa Mahkeme Sicilleri esas alınacak ve Osmanlı eğitim-öğretim kurumlarının öncüsü kabul edilen Bursa medreselerindeki durum ortaya konulmaya çalışılacaktır. Bu dönemde devlet, her alanda müesseseleşmiş ve tarihte eşine az rastlanan bir medeniyetin temsilcisi olmuştur. XVI. yüzyılda üç kıtaya yayılan topraklarıyla önemli ve güçlü bir devlet haline gelen Osmanlılar, bu başarıya kurdukları ya da geliştirdikleri kurumlar sayesinde ulaşmışlardır. Osmanlı devlet bürokrasisinin en önemli müessesesi ilmiye teşkilatı ve en önemli ilmi kurumları da medreseler idi. Devletin gereksinim duyduğu her alanda nitelikli insan yetiştirmeyi hedef edinen medreseler, devlet yönetiminde de aktif rol üstlenen kişilerin yetiştirildiği eğitim-öğretim kurumları durumundaydı. Selçuklulardan gelen bir devlet tecrübesine sahip Osmanlılar, İznik’in fethini müteakip 1326 yılında Bursa’yı alarak devletin başkenti yapmış ve arkasından ülkeyi ayakta tutmak için her sahada büyük hamlelere girişmişlerdir. Bu hamlelerin en önemlisi, bürokrasinin oluşması ve halka yönelik hizmetler verilmesinde birinci derecede müessir olan eğitim-öğretim kurumlarının açılması olmuştur. Osmanlılar, fethettikleri her yerde, halkın dinî ve ilmî ihtiyaçlarına cevap verebilmek için cami, mektep ve medreseler inşâ etmişlerdir. Bu alanda gerçekleştirilen atılıma, padişah ve yakınlarının yanı sıra sosyo-ekonomik durumları müsait birçok vatandaş da katılmış, böylelikle Osmanlı topraklarında köylere varıncaya kadar yüzlerce, hatta binlerce eğitim-öğretim müessesi açılmıştır. Bundan nasibini fazlasıyla alan şehirlerden biri de Bursa olmuştur. Bu öğretim müesseselerinin ilk örneklerine X. yüzyılda önce Taberan’da, sonra Bağdat’ta rastlanmaktadır.[1] Ancak, İslâm âleminde medreseler alanında, en önemli isim, Selçuklu veziri Nizâmülmülk’tür öl. 1092. Nizâmülmülk’ün Bağdat ve çevresinde kurduğu medreseler örnek alınmak suretiyle İslâm coğrafyasının değişik yerlerinde de medreseler inşâ edilmeye başlandı. Bu medreselerin yaygınlık kazandığı bölgelerde biri de Anadolu idi. Gerçekten de, medreselerin geniş anlamda devlet eliyle kurulması tahsilin parasız olması, öğrencilere burs bağlanması ve medrese teşkilâtının en küçük ayrıntılara kadara tespiti Selçukluların eseridir.[2] Selçuklu Devleti’nden devraldığı askerî, idarî, sosyal ve kültürel mirası iyi bir şekilde değerlendiren Osmanlılar, zamanla genişleyen topraklarında yüzlerce Selçuklu tipi medrese kurdu.[3] Bunların ilki Orhan Gazi tarafından İznik’te[4] kurulmuştur.[5] Bina ve öğretim tarzı bakımından Selçuklu geleneğini devam ettiren bu medrese,[6] Çelebi Sultan Mehmed devrinde 1413-1421 Bursa’da yaptırılan Sultâniye Medresesi’ne kadar Osmanlı medreselerinin en önemlilerinden biri olarak kalmıştır. İznik’den sonra Bursa’nın fethedilip devletin başkenti haline gelmesi, birçok dinî, sosyal ve ticarî müessesenin inşâsını zorunlu kılmıştı. İlk adım olarak Orhan Gazi, Hisar’da cami ile birlikte bir de medrese yaptırdı. İlk Osmanlı padişahları, devletin önde gelen şahsiyetleri ve diğer hayırseverlerin gayretleri ile Bursa’da XVI. yüzyıl sonuna kadar 50 civarında medrese[7] ve 150’ye yakın da sıbyan mektebi muallimhâne açıldı.[8] Medreselerin Fiziksel Yapısı Osmanlı devrinde, Bursa başta olmak üzere, her şehirde medreseler, genellikle açık-avlulu ve revaklı bir avlunun etrafında inşa edilmiş talebe odalarından ve bu avlunun bir tarafında ders okutmaya ayrılmış eyvan gibi önü açık veya kapalı büyük bir dershaneden meydana geliyordu.[9] Medreseler ahşap ya da kargir olarak inşa edilmekteydi. Önce kargir olarak bina edilmiş iken daha sonraları tamir sırasında ahşap yapıya dönüştürülen medreseler de vardı.[10] Medreselerde göze çarpan önemli bölümlerden biri avludur. Avlular, medreselerin hücre sayısıyla orantılı olarak geniş bir alan kaplayabilmekteydi. Osmanlı medreseleri genelde açık-avlulu medrese modelinde inşâ edilmişlerdir. Medreselerde öğrenciler ile bazı görevlilerin kalmaları için inşâ edilmiş odalara “hücre” adı verilmekteydi. Talebeler, revakın arkasındaki küçük hücrelerde vâkıfın belirttiği şartlar doğrultusunda kalmaktaydı. Selâtin medreselerinde her hücrede bir öğrencinin kalması âdet haline gelmişti.[11] Gerçekten de selâtin medreselerinden biri olan Bursa Yıldırım Medresesi’nde 20 hücre mevcut olup her odada bir kişi olmak üzere 20 öğrencinin kalması vakfiyede belirtilmişti.[12] Medrese hücrelerinde, öğrencilerin rahat bir şekilde barınmasına uygun bazı eşyaların bulunduğu anlaşılmaktadır. Mahkeme sicillerinde yer alan tamir kayıtları, medrese hücrelerinde, bir kısım giyim eşyalarının konulacağı dolapların,[13] yüklük ve minder tahtalarının[14] bulunduğunu göstermektedir. Ayrıca hücrelere, ısınmak ve ihtiyaç duyulduğu zamanlarda kullanmak amacıyla ocakların konulduğu[15] ve tabana döşenen tahtaların[16] üzerine hasırların yerleştirildiği[17] müşahede edilmektedir. Bunlara ek olarak siciller, hücrelerin sıvalı duvarları üzerine “kireç ile beyaz badana” yapıldığını[18] ve hücre önlerinde, kömür konulmasına uygun biçimde tahtadan imal edilmiş kömürlüklerin mevcut olduğunu haber vermektedir.[19] Medreselerde ayrıca dershane olarak kullanılan ve genellikle avlunun güney kısmında, medresenin iki tarafındaki hücrelerin bitiminde yer alan ve yapıya bütünlük kazandıran büyük bir oda bulunmaktadır. Medrese dershanelerinin kıble yönünde genellikle bir mihrap bulunurdu.[20] Ders saatleri dışında ve namaz vakitlerinde dershaneler mescit olarak kullanılabilmekteydi. Ancak belirtmek gerekir ki, çoğunlukla medreseler camilerin yanı başında inşa edilmekte ve öğrenciler namazlarını daha ziyade camilerde kılmaktaydı. Dershaneler çoğu zaman kubbeli olarak bina edilmekteydi. Dershanelerin bir kısmı “kiremid pûşîdeli ahşâb”, bir bölümü de kurşun ile örtülü idi.[21] Dershanelerde hangi eşyanın bulunduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, zemine hasır döşendiği, öğrencilerin minderler üzerinde oturduğu, müderrise ait bir kürsünün bulunduğu kolaylıkla tahmin edilebilir. Bazı medreselerin kütüphanelere sahip oldukları, mahkeme sicillerinden kesin olarak öğrenilmektedir.[22] Umumiyetle medrese vâkıfları, kurdukları medreseye ya sahip oldukları kitapları vakfederek ya da bunun için bir fon ayırarak bir kütüphane kurulmasına imkan tanımışlardır.[23] Bunlar dışında medresede, sakinlerinin ihtiyaç duyduğu hemen her ünite yer alıyordu. Tuvaletler, bazen medresenin dahilinde, bazen de dışında bulunuyordu. Çamaşırhane ve mutfak, daha çok binadan ayrı inşa edilmekteydi. Ayrıca medreselere çeşme de yaptırılmaktaydı.[24] Osmanlı medreselerini, genel olarak, ilk yapıldıkları sırada medrese amacıyla yapılması ya da zaviye iken medreseye çevrilmesi yönüyle ikiye ayırmak mümkündür. Kurucusuna ait yerlerde inşa edilen medreseler olduğu gibi, ilgili kişi ya da vakfa belirli bir ödeme yapılmak suretiyle, başkasına ait bir yerde de medrese inşa edilebilmekteydi.[25] Medreselerin Dereceleri Osmanlı medreselerini klasik dönem itibariyle, dereceleri yönünden üç zaman dilimine ayırmak mümkün görünmektedir. Birincisi, derecelendirmenin nasıl bir sisteme oturtulduğu netlik kazanmayan ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan II. Murad devrinin sonuna kadar 1299-1451 süren “ilk medreseler dönemi”; ikincisi, yönetimde olduğu gibi öğretim kurumlarında da gerçekleştirdiği düzenlemeler ile çığır açan “Fatih dönemi” 1451-1481; üçüncüsü ise, kurduğu medreseler ile medrese düzenine yeni bir çerçeve kazandıran ve Osmanlılarda bu sistemi zirveye oturtan “Kânûnî dönemi” 1520-1566. Derecelendirme konusunda bütün medreseleri kapsayan bir yolun takip edilmediğini, Fatih ve Kânûnî’nin yaptığı düzenlemelerin genel anlamda kendi medreselerini ve selâtin medreselerini ilgilendirdiğini görüyoruz. Bir başka deyişle, bu iki padişahın getirdiği derecelendirme konusunun daha çok İstanbul’daki Fatih ve Süleymaniye medreseleri için geçerli olduğunu, ancak Anadolu’daki diğer medreseler için pratikte gerçekleşmediğini anlıyoruz. Bursa ve diğer Osmanlı şehirlerinde, selâtin medreselerinin belli bir seviyeden aşağı inmedikleri ve bu medreselerin genellikle yüksekokul seviyesinde öğretim verdikleri fark edilmektedir. İlk Osmanlı medreselerinin çoğunlukla yer aldığı Bursa’da, XVI. yüzyıl sonu eksen olarak alınırsa, medreselerin yirmili, otuzlu, kırklı vs. gibi büyük ölçüde klasikleşmiş olan ayırımlara tabi tutulmasının uygun olmayacağını, aksine, müderris kariyerlerinin, bulundukları medreselerin düzeyini belirlediğini mahkeme sicillerine yansıyan yüzlerce örnekten anlamak mümkündür. Aldıkları yevmiyeleri tespit edilen çok sayıdaki müderristen hareketle, Bursa medreselerinin -selâtin medreseleri müstesna- zaman ilerledikçe belli bir düzen içinde yükselmediğini, müderrisin kariyeri hangi yevmiyeyi gerektiriyorsa medresenin de ona göre, yani yevmiyesi dikkate alınarak statü kazandığını ifade etmek gerekir.[26] Medreseler devamlı olarak belli bir düzeyde bulunmamakta, zaman içinde kademeli olarak yükseltilmektedir. Müderrisler esas alınırsa, genel kural olarak, bir medreseye atanan kişiye, -eğer ilk göreve başladığı medrese değilse- bir önceki medresede aldığı yevmiyenin daha üstünde bir maaş ödenmekteydi. Medreselerde, geniş zaman aralıkları ile kısmî yükselmeler sağlanmakta ve belli seviyelere ulaşmış müderrislere görev verilmekteydi. Meselâ, 30-50 akçe arasında yevmiye verilen medreselere, genellikle bu statüyü elde etmiş müderrisler tayin edilmekte, yeni işe başlayan müderrislere bu tip medreselerde görev verilmemekteydi. Müderrislere, görev aldıkları her medreseden sonra, daha fazla yevmiye alacakları diğer bir medresede görev yapmaktaydı. Özellikle belirtmelidir ki, yukarıdaki değerlendirmelere “selâtin medreseleri”ni katmak mümkün görünmemektedir. Padişahların yaptırdığı medreselerde müderrisler, belli bir düzen içinde görev almakta ve yevmiyeleri giderek yükseltilmekte idi. Bu konuyla ilgili olarak yine mahkeme sicillerindeki bilgilerden yola çıkarak oluşturulan, XVI. yüzyıl sonlarında Bursa medreselerinin dereceleri veya ifade edilmesi gereken şekliyle, medreselerin müderrislerine ödediği yevmiyeleri toplam olarak gösterir bir tablo sunuyoruz Müderrise verilen Medrese Yevmiye Miktarı Sayısı % 20 akçeden az 2 4 20-25 akçe 14 28 30-35 akçe 7 14 40 akçe 8 16 50 akçe 6 12 60 akçe ve üstü 3 6 Bilinmeyen 10 20 Toplam 50 100 Tablodan anlaşılacağı üzere, XVI. yüzyıl sonlarında, Bursa medreselerinin çoğu -ki biz bu kategoride 20-40 akçe arasında yevmiye veren medreseleri düşünüyoruz- orta dereceli öğretime yönelikti. Bursa’daki toplam 29 medrese %58 bu seviyede öğretim verirken, toplam 9 medrese %18 yükseköğretim statüsündeydi. Tabloda “bilinmeyen” olarak gösterilen 10 medresenin %20 büyük kısmında da orta düzeyde eğitim-öğretim verildiğini sanıyoruz. XVI. yüzyıl sonuna kadar inşâ edilen Bursa medreselerinin bir bölümünü ihtisas medreseleri oluşturmaktadır. Bursa medreselerinin çoğunluğunu, genel öğretimin yapıldığı medreseler teşkil etmekle beraber Osmanlılar, İslâm dünyasında bu anlamdaki uygulanmaların dışında, belli konu, gaye ve hizmet için Bursa’da değişik ihtisas medreseleri kurmuşlardır. Bu ihtisas medreseleri; dârülkurra, dârülhadis ve dâruttıb adıyla üç grupta değerlendirilmektedir. Müderrisler Osmanlı ilmiye teşkilâtının belkemiğini teşkil eden medreseler sayesinde, devlet yönetimi için gerekli her alanda nitelikli elemanların yetişmesi mümkün olabilmiştir. Özellikle toplumu ilgilendiren hemen her sahadaki görevlileri bünyesinde barındıran ilmiye teşkilâtının en önemli sınıfını müderrisler oluşturmaktaydı. Aldıkları eğitim sebebiyle, istedikleri anda kadılık ve müftülük görevlerini de üstlenebilen müderrisler, hizmet verdikleri alanın öğretim olması hasebiyle bu adı almışlardı. Zira bir kişi, medrese öğretimini bitirdikten sonra şu üç alanda görev alma imkanına sahipti. Bunlar; kazâ yargı, iftâ fetva ve tedris eğitim-öğretim. Her birinin belli bir prosedürünün olduğunu[27] hatırlatarak müderrislerin bu göreve hangi kademlerden geçerek geldiklerini, bir başka ifade ile nasıl müderris olunduğunu kısaca izah etmeye çalışalım. Daha önceki dönemlerde müderrislerin bu göreve nasıl getirildiklerini net olarak bilememekle beraber Fatih’in kurduğu Sahn-ı Semân ve Tetimme medreselerinden sonra Kânûnî döneminde tesis edilen Süleymâniye medreselerini müteakip müderrislik şu yöntemle elde edilmekteydi Osmanlı medrese teşkilâtında “Hâric” ve “Dâhil” derslerini gören bir talebe, “Sahn-ı Seman” veya “Süleymâniye” seviyesinde belli bir öğretimden sonra mezun olarak “icâzet” alırdı. Bu, o talebenin artık müderrislik yapabileceğini gösteren bir diploma mahiyetindedir. Eğer bu müderris adayı Anadolu’da vazife alacaksa Anadolu, Rumeli’de görev istiyorsa Rumeli kadıaskerine müracaat ederdi. Kadıaskerin muayyen günlerindeki meclislerine devam ederek “matlab” adı da verilen bir deftere ruznâme “mülâzim” kaydedilirdi. Sırası gelinceye kadar beklerdi ki, buna “nevbet” nöbet denirdi. Belli bir zaman geçip sırası geldiğinde, 20 akçe yevmiye alacağı bir medreseye tayin edilirdi. Bundan sonra, kademe kademe yükselerek en üst seviyede maaş verilen medreseye kadar çıkabilirdi.[28] Kadıaskerin atadığı müderris, elindeki beratla medresede görev almaktaydı. Kadıaskerin yanında bulunan “rûznâme”de yazılı olmayan ve belli bir süre “mülâzemet” etmeyen kişilerin müderrislik almaları mümkün değildi. Ancak bazen istisnâî uygulamalara mahkeme sicillerinde rastlanabilmektedir. Müderrislerin atamalarında, özellikle yer değiştirmelerde ve terfilerinde, “tevkît” adı verilen, değişen sürelerde beklemeler müşahede edilmektedir. Bu tevkît süresi şartlara göre üç,[29] beş,[30] hatta yedi[31] ay sürebiliyordu. Özellikle Fatih devrinde, müderrislerin medreselerde genellikle üç yıl görev yaptıktan sonra bir üst dereceye yükseldikleri bilinmektedir.[32] Ancak bu süre, daha sonraki dönemlerde değişikliklerle uğradı ve önce iki yılda, sonraları ise daha kısa süre içerisinde terakkî imkânı elde edildi.[33] Müderrisler, mülâzemetlerinden hemen sonra 20 akçeli bir medresede görev alıyor ve müderrislerin yükselmeleri terakkîleri Fatih devrinde beşer akçe ile sağlanıyordu. XVI. yüzyılda otuzlu medreselere kadar yine beşer akçelik terakkilerin sağlandığı,[34] otuzdan fazla yevmiye alan müderrislerin ise onar akçelik terakkî imkânına hak kazandıkları anlaşılmaktadır.[35] Bazen bir müderrisin almakta olduğu akçede herhangi bir artırıma gidilmeksizin yatay olarak bir başka medreseye geçişi veya aynı medresede kalması mümkün olabilmekteydi. Vakıflar, medreselerinde görev yapan müderrislere “cihet-i tedris” olarak tespit edilen yevmiyeleri nakdî olarak ödüyorlardı. Müderrisler, imâretlerin hazırladığı günlük yiyeceklerin yanında, muhtelif zamanlarda ve çeşitli vesilelerle verilen bazı ikramlara da mazhar oluyorlardı. Müderrislere “taâmiye” adıyla, pişmiş yiyeceklerin dışında hububat türü ödeneklerin de verildiğini görüyoruz. Özellikle selâtin medreselerinde görev alan müderrislere hayli yüklü aynî tahsisatların yapıldığı ve bunların yıllık olarak belirlendiği anlaşılmaktadır.[36] Müderrisler, bu tür nakdî ve aynî gelirlerin yanı sıra diğer bazı avantajlara da sahiptiler. Bursa medreselerinin büyük bir bölümünde müderrislere lojman tahsis edilmişti.[37] Müderrislere sağlanan imkânlara dikkat edildiğinde, onların düzenli ve disiplinli bir çalışma ortamına sahip olmalarının ve geçim sıkıntısına düşmeden vazifelerini yerine getirmelerinin amaçlandığı hemen göze çarpmaktadır. Müderrisler, tedris vazifesi sırasında, istedikleri zaman iftâ fetvâ ya da kazâ yargı alanında görev almakta serbest idiler. Kadılıktan müderrisliğe geçilebildiği gibi, bunun aksi de mümkündü.[38] Ancak bu alan değiştirmelerde denklik prensibine dikkat edildiği ve belli bir düzenin getirildiği anlaşılmaktadır. Müderrisler, İbtidâ-yı Haric, bir başka ifadeyle, Hâşiye-i Tecrid müderrisliğinden Süleymâniye Dârülhadisi müderrisliğine kadar, hangi aşamada olursa olsun, yevmiyesine ve derecesine uygun bir kadılığa geçebilirdi.[39] Vakfiye ve siciller, medreselerde görev alacak müderrislerde, geniş bilgiye sahip olmalarının öncellikle istendiğini, ancak bunun müderris olmaya kâfî gelmediğini, ilmi birikimin yanında pek çok insânî ve ahlâkî vasıflarının da arandığını göstermektedir. Ayrıca, ders verme yeteneğine sahip ve kolayca dersi işleyebilen deneyimli müderrislerin tercih sebebi olması, o dönemlerde pedagojik bazı kriterlerin varlığına işaret etmektedir.[40] Osmanlıların klasik döneminde müderrisler, cemiyette oldukça itibarlı olmalarının yanında, ulaştıkları refah seviyesi ile toplumun orta tabakasının üzerinde bulunuyorlardı. Çok zengin oldukları iddia edilmese bile, bir müderrisin, ekonomik endişe ve kaygılardan uzak bir hayat yaşadığı kesindir.[41] Müderris, tedrisat görevinin dışında, bazı idarî görevleri rahatlıkla üstlenebilecek bilgi ve yeteneğe sahipti. Güvenilir kişilikleri ile tanınan müderrisler, hayatın her sahasındaki girişimcilikleri ile toplumda özel bir ilgiye muhatap oluyorlardı. Muid Muid, medresede talebenin derslerini müzâkere ve müderrisin verdiği dersi tekrar eden kimsedir.[42] Muid, müderris ile öğrenci arasında bir yerde bulunurdu. Bugünkü araştırma görevliliğine asistan büyük ölçüde benzemektedir.[43] Muid, talebelerle aynı yerde oturan, müderrisin dersten ayrılmasını müteakip veya daha sonra dersi talebeye tekrarlayan ve talebenin müderrise sormaktan çekindiği şeyleri cevaplayan bir kişi durumundaydı. Bu yönüyle muid, aynı zamanda bir müzakereci idi.[44] Kelimeye yüklenen anlama uygun olarak muid, müderrisin muâvini durumundaydı. Onun bulunmadığı zamanlarda veya birtakım şeri özürleri bulunduğunda, müderrislerin vermesi gereken dersleri onlar takrir ederlerdi. Eser yazabilecek bilgi ve yeteneğe sahip kişiler arasından seçilen muidler, müderrislerin kontrolünde öğretime birinci derecede katkıda bulunuyorlardı. Daha çok, medresede okunması gereken kitapları öğrencilere defalarca okutan,[45] ders öncesi ve sonrasında verdiği bu hizmet sebebiyle, öğrenciler tarafından dersin hazmedilmesini sağlayan kişiler durumundaydı. Osmanlı medreselerinin genelinde ve özellikle ilk dönemlerinde, her müderrise bir muid prensibine uyulduğunu, ancak öğrenci mevcudu fazla olan medreselerde iki muidin birden görevlendirilebildiğini söyleyebiliriz. Osmanlı medreselerinde görev alan öğretim elemanları arasında müderris ve muidin yanında, dârülhadis ve dârülkurrâlarda[46] vazife gören “şeyh”lere de rastlıyoruz. Ancak bu kişileri, tarikat ya da imâret şeyhleri[47] ile karıştırmamak gerekir. Medresenin, daha genel anlamda vakfın yönetiminden birinci derecede sorumlu olan kişi mütevellidir. Vakıf işlerini idare etmek üzere tayin olunan mütevelli, vakfiye şartları ve dinî hükümler çerçevesinde hareket ederdi.[48] Medrese ve vakıfta çıkabilecek her türlü idârî meselede muhatap olan mütevelli idi. Muhasebe kayıtlarının kontrolünden vakıf çalışanlarının mürtezika problemlerinin çözümüne kadar birçok konuda sorumluluğu bulunan mütevelliler, görevleri karşılığında, vakfiyede gösterilen ve genelde 1-5 akçe arasında değişen yevmiye[49] ya da vakıf mahsulünün bir bölümünü almaktaydı.[50] Mütevellilerin, vakfın şartlarına göre hareket edip etmediklerini veya vakfa zarar verecek davranışlar içinde bulunup bulunmadıklarını tespit etmekle görevli kişiye nâzır adı verilmekteydi. Nâzırın vakıfta herhangi bir tasarruf yetkisi yoktu. Bu yetki sadece mütevelliye ait idi.[51] Bunun dışında medresede görev alan elemanlar arasında bulunan noktacı, vakfın birimlerinde görev alan kişilerin, talebelerin ve vazifelilerin devam-devamsızlıklarını kontrol etmekte ve gelmeyenlerin isimlerinin yanında nokta işaret koymaktaydı.[52] Vakıf ve medreseyi ilgilendiren diğer idârî personel arasında, vakıf ile ilgili bütün yazışmaları yapan[53] ve mütevellinin sekreterliğini üstlenen[54] katipler, vakfa alınacak hububat, eşya ve malzemeden sorumlu olan vekilharçlar[55] bir tür mübâyaa memuru görev almaktaydı. Ayrıca vakıf gelirlerinin tahsilini ve kontrolü için her vakıf, her şehir ve köy için câbîler görevlendirmekteydi.[56] Medresede bütün bu çalışanlara ilaveten, imam,[57] müezzin,[58] kayyim ve cüzhan Kur’an cüzü okuyan da görev alabiliyorlardı.[59] Medresenin kapısında duran ve müracaat edilen ilk kişi durumunda olan bevvâb[60] ile medresenin bütününün temizlik ve bakımından mesul olan ferrâş[61] da medrese hizmetlileri arasında bulunuyorlardı. Bazı medreselerde ayrıca müstahdem, kandilci ve tuvalet bakıcısı da vardı.[62] Öğrenciler Osmanlı eğitim-öğretim sistemi içinde sıbyan mekteplerini[63] bitiren öğrenciler medreselerde tahsillerini devam ettirirlerdi. Medreselerde ders gören öğrenciler için mahkeme sicillerinde farklı isimlerin kullandığını görüyoruz. Yaygın olarak “talebe”[64] kelimesine yer verilen mahkeme sicillerinde, “talib-i ilm”,[65] “suhte”,[66] “dânişmend”[67] ve “müstaîd” kelimelerine de rastlanmakta, bir öğrenci grubundan bahsedilecek ise “suhtevât”[68] veya “tâife-i müstaiddîn”[69] tarzında ifadeler yer almaktadır. Bu kelimelerden her birinin, diğerinin yerine kullanılabildiğini mahkeme sicillerinden öğreniyoruz. Ancak “dânişmend” kelimesinin -çok belirgin bir şekilde ayrıldığını iddia etmek mümkün değilse de- genellikle, müderrisine yüksek maaş verilen medreseler ile selâtin medreseleri öğrencileri için kullanıldığı söylenebilir. Bursa medreselerinde, öğrencileri yakından ilgilendiren farklı bir uygulamaya, sadece Hacı İvaz Paşa Medresesi’nde rastlanmaktadır. Vâkıf, talebeleri, derslere devam edenler ile “mütereddidîn” adını verdiği talebeler olmak üzere iki kategoriye ayırmıştı.[70] Medresede bulundukları[71] vakfiyede kesinlik kazanan bu öğrencilerden derse düzenli girenlere günlük 3 akçe, derslere tam anlamıyla devam etmeyenlere ise 2 akçe verilmekteydi. Muhtemeldir ki, devamsızlıklarına küçük bir ceza olarak her gün 1 akçeleri kesilmekte, ancak bütün yevmiyeleri kesilmeyerek, yine 2’şer akçe verilmesi, derslerden tamamen kopmalarını engellediği gibi derslere ısınmalarını da sağlamaktaydı. Osmanlı medreselerinde kalan talebeler, hücrelerinde kaldıkları sürece bekâr olmak durumundaydılar. Zira medresenin şartları bunu gerektiriyordu. Aynı şekilde, medrese çatısı altında kalan diğer akademik ve idârî personelin de evli olmaları mümkün değildi. Osmanlı medreselerindeki öğrencilere uygulandığı bilinen genel bir usûl de, onların askerlik görevinden muâfiyetleri idi. Bursa medreselerinde, XVI. yüzyıldan başlayarak kurulan her medresenin vakfiyesinde, öğrencilere verilecek günlük miktar belirtildiği gibi onlardan istenen bazı hususlara da yer verilmiştir. Talebelere tayin edilen günlük ücret, vakfın ekonomik kapasitesine göre farklılık arz ederdi. İlk dönemlerde talebelere verilen yevmiyeler, daha sonra kurulan medreselerin talebelerine verilmesi şart koşulan miktara göre daha az görünmekte ise de, bu yevmiyeler zaman içinde yükseltilmiş ve öğrencilerin mağdur duruma düşmeleri engellenmiştir. Bursa medreselerinde tahsil gören öğrencilere vakıf tarafından verilen akçelerin miktarları, XVI. yüzyıl sonralarında 1-5 akçe arasında değişmekteydi.[72] Selâtin medreseleri, gerek öğrenciler, gerekse diğer personele genellikle tatminkâr ücret vermekteydi. Vakıflar, talebelere düzenli olarak verdikleri yevmiyeler dışında ek yardımlar da sağlıyorlardı. Talebelere yevmiyeler, “hücre akçesi”[73] ya da “hakk-ı süknâ”[74] adıyla, medreselerde “sâkin oldukları zaman”[75] karşılığında ödenmekteydi. Medrese öğrencileri, aldıkları yevmiyeye ilâveten kendilerine pişmiş ve hazır bir şekilde sunulan iki öğünlük yemekleri içinde, eğer et bulunmuyorsa, “imâretde et tabh olunmadığı günlerin et akçesi”ni de isteme hakkına sahipti.[76] Öğrencilere sağlanan imkânlar arasında, daha sonra üzerinde durulacak olan “yaylâkiye” için tayin olunan akçe de vardı.[77] Mesela 1572’de Bursa Kazzâziye Medresesi talebelerine 1,5 vukiyye et karşılığı akçe yaylâkiye adıyla ödenmekteydi.[78] Mütevelli ve nâzırın gözetiminde ve vakfın gücü oranında dağıtılan yaylâkiyeye[79] ek olarak talebelere “bahâriye” ve “nehâriye” adı verilen yan ödenekler de tahsis edilmişti.[80] Öğrencilerin medreselerdeki tahsil süresiyle ilgili olarak kısaca şu bilgiler verilebilir. Kânûnî Sultan Süleyman devrinde, 1526-1540 yılları arasında, Sahn öncesi sekiz yıl civarında bir tahsil süresinden söz edilmektedir.[81] Kânûnî devrinin ilk dönemlerinde Sahn derecesine kadar 8-9 yıl süren bu öğretim, sonraları giderek kısalmaya başlamış, daha Kânûnî tahtta iken, 5 yıldan az tahsil edilmemesi bildirilmişti. 1 Şubat 1576’da, İstanbul, Edirne ve Bursa kadılarına ve müderrislerine hitaben gönderilen bir fermanla medrese öğrencilerinin Sahn-ı Semân’a kadar olan öğrenim süreleri 3 yıl ile sınırlandırılmıştı.[82] Öğrencilerin medreselerdeki disiplinsiz davranışlarına da kısaca değinmek gerekir. İlk dönemlerde medreselerde, disiplini bozan davranışların mevcut olduğuna dair sicillere geçirilen kayıtlara pek rastlanmamaktadır. Bu dönemde, nâdiren bazı ferdî olaylar görülmekte ise de bunları genelleştirmek kesinlikle mümkün değildir. Ancak, XVI. yüzyıl ortalarından itibaren, öğrencilerin, toplumu da içine alan disiplin dışı davranışlarının giderek arttığı müşâhede edilmektedir. Buna paralel olarak devletin aldığı bir dizi tedbire rağmen, öğrenci olaylarının devlet düzenini sarsacak bazı sonuçlara yol açtığı görülmektedir.[83] XVI. yüzyıl ortalarından itibaren, medrese öğrencilerinin birçok çirkin olaya sebebiyet verdiklerini,[84] cinayet işleyebildiklerini,[85] hırsızlık yaptıklarını,[86] ahlâksız davranışlar sergilediklerini[87] mahkeme sicillerinden öğrenilmektedir. Gerçekten de, bu yüzyıl ortalarına kadar, öğrencilerden kefil istendiğine dair çok az kayıt bulunurken,[88] yüzyılın ikinci yarısında bu tür kayıtlara sıklıkla rastlanmaktadır.[89] Bütün bu hususlar tamamen öğrenci kaynaklı olmayıp, yine bu yüzyılda ortaya çıkan ve devleti sarsan Celâlî isyanları, dış harpler ve sosyal çözülme gibi siyasi, sosyal ve muhtemelen ekonomik çıkmazlara bağlı olarak gelişmiştir. Bu dönemde medrese ve vakıf teşkilâtı gerçekten büyük zararlar görmüştü. Celâlî eşkıyası Bursa’ya saldırdıkları sırada, sadece Haremeyn vakıfları arasında, değeri akçeden fazla olan birçok akar tamamen tahrip edilmiş ve kullanılamaz hale gelmişti.[90] Öğretim Programları Osmanlı medreselerinin bir sistem içinde kurulmasında ve teşkilâtın işlemesinde, ilk önemli adım Fatih Sultan Mehmed tarafından atılmıştır. Kurduğu medreselerle Osmanlı ilim tarihine adını yazdıran Fatih, medreseler teşkilatının ve ders programlarının düzenlenmesi görevini, bilimsel kariyere sahip bir heyete havale etmişti. Ali Kuşçu, Molla Hüsrev ve Mahmud Paşa’dan oluşan[91] komisyonun hazırladığı tüzük, padişah tarafından “kânun” haline getirilmişti.[92] Kânûnî Süleyman’ın, Fatih’ten yaklaşık bir asır sonra kurduğu külliye için hazırlanan vakfiyede, medrese dersleri ve kitapları konusunda pek bilgi yoktur. Osmanlılarda, eğitim-öğretim alanında zirveye çıkıldığı bu dönemde, Kânûnî’nin Süleymaniye Vakfiyesi’nde dârülhadis için ayrılan bölümden anlaşıldığına göre, bu medresede, hadis alanında en önemli eserler sayılan Buharî ve Müslim ile Mesâbih ve Meşârik okutulmakta, ayrıca açıkça gösterilmese de, tefsir ile ilgili eser veya eserler takip edilmekteydi. Medreselerde verilen dersler genelde naklî ve aklî ilimler olarak iki ayrı kategoride değerlendirilmekteydi. “Ulûm-i’âliye” adı da verilen nakli ilimler, hadis, tefsir, fıkıh ve usûlü ile akâid dallarından oluşmaktaydı. Bu ilimleri daha iyi öğrenebilmek için de “ulûm-i âliye” adıyla anılan aklî ilimlerin tedrisi gerekiyordu. Nakli ve aklî ilimlerin her şubesinde -diğer özel çalışmalar da dikkate alınırsa- yeteri kadar eser okunmuş görünmektedir. Felsefe ilm-i hikmet alanında birçok kişiye ait eserlerin okunduğu kesin ise de, bunların adları tam olarak tespit edilememektedir. Muhtemelen, bu alanda ilk mümessiller olan Aristo ve Eflâtun ile İslâm dünyasındaki temsilcileri Fârâbi öl. 950, İbn Sina İbn Rüşd ve Fahreddin Râzi eserlerine Osmanlı ilim adamlarının yazdıkları şerhler ve hâşiyeler medreselerde tartışılıyordu. Genel olarak medreselerde müderrisin daha çok takrîr, bazen de münazara tekniği ile yaptırdığı derslerde, kitap/ders geçmenin esas alındığını, muid sayesinde derslerin tam olarak öğrenildiğini, öğrencilerin bu yolla edindikleri bilgileri, medreselerindeki mescit, dershane ya da yıllık tatillerde tatbikatla daha iyi kavradıkları söylenebilir.[93] Medresede cuma günü, İslâm dünyasında malum sebeplerden dolayı kendiliğinden tatil günü kabul edilmiştir. Kutsal sayılan bu gün ile birlikte birçok Osmanlı medresesinde, salı ve perşembe günleri de[94] tatil sayılmış ve haftalık tatil günleri üçe çıkarılmıştır.[95] Medreselerde, Ramazan ve Kurban bayramları ile İslâm dininde mübarek sayılan kandil günleri de tatil kabul edilmişti.[96] Medreselerde yıllık tatiller, “şuhûr-i selâse” adı verilen ve Receb, Şaban, Ramazan aylarını içeren “üç aylar”da yapılmaktaydı.[97] Medreseler, Receb ayı başlarında kapanmakta ve Ramazan ayı sonrasında, Şevval ayında öğretime geçmekteydi. Öğrenciler bu aylarda medreseden uzaklaşarak yurdun değişik yerlerine dağılıyorlardı. En ücra köylere kadar dolaşarak halka vaaz ve nasihat etmeleri karşılığında, vatandaşların para, yiyecek ve giyecek verdikleri bu uygulamaya “cerre çıkmak” adı veriliyordu. Öğrenci, müderrisin direktif ve tavsiyeleri doğrultusunda her yıl başka bir köye veya kasabaya gidiyor ve bu tatbikat sırasında öğrencinin kendi memleketinden uzak bir yere gitmesine özen gösteriliyordu.[98] Öğrencilerin düzenli olarak çıktıkları cerrin dışında müderrisleri ile birlikte, bazen bahar mevsiminde bir tür piknik yaptıkları da anlaşılmaktadır. 1634 tarihli bir vakfiyedeki, “…baharda deniz faslından mesîrelerde tabh-ı taâm olunup bade’l-ekl hayır duâ eyleyüp…” ifadelerine bakılırsa, Bursa Yıldırım Medresesi müderrisi ve öğrencilerine böyle bir imkan tanınmıştı.[99] Sonuç Osmanlıların en kadim ve en önemli şehirlerinden biri olan Bursa’da ortaya konulan bütün faaliyetler, büyük bir benzerlikle ülkenin her tarafına taşınmıştır. Medrese alanında mahkeme sicilleri ışığında yaptığımız çalışmalarla, klasik dönem itibarıyla Bursa şehir merkezinde, XIV. yüzyılda 13, XV. asırda 20 ve XVI. yüzyılda da 17 olmak üzere toplam 50 medresenin inşâ edildiği ortaya çıkmaktadır. Medreseler en çok Fatih Sultan Mehmed döneminde bina edilmiştir.[100] XVI. asır sonlarında Bursa’daki öğrenci potansiyeli 500 civarındadır. Bu rakama, yaklaşık 150 sıbyan mektebinde okuyan öğrenciler dâhil değildir. Osmanlı medreseleri, daha çok müderrisine verdiği günlük ücret baz alınarak isimlendirilmiştir. Müderrise günlük 20-40 akçe arasında yevmiye veren medreselerin önemli bir bölümü yaklaşık %70 -muhtemeldir ki- günümüzün orta öğrenim düzeyindeki okullarına tekabül etmektedir. Her gün için müderrisine 50 ve üzeri akçe ödeme yapan medreselerde yaklaşık %30 verilen öğretimin de, bugünün yüksek öğrenimine benzediğini tahmin ediyoruz. Bursa’da bulunan medreseler ile sıbyan mektepleri bir bütün olarak düşünüldüğünde, bir piramidin oluştuğu ve dengeli bir eğitim-öğretimin sürdürüldüğü anlaşılmaktadır. İlk Osmanlı padişahlarının tahta çıktıkları ve devletin uzun süre başkentliğini sürdüren Bursa’da binâ edilen medreselerin yaklaşık %20’si padişah ve aileleri, kalan %80’i ileri gelen devlet adamları ve hayırsever halk tarafından finanse edilmiştir. Çünkü vakıflarla desteklenen bu medreselerin tamamı, XVII. yüzyılda da eğitim-öğretimin sürdürüldüğü yerler olarak hizmet vermeye devam etmiş, hatta büyük bir bölümü XX. yüzyıla ulaşmıştır. Bunun en önemli sebebi, Osmanlılarda, padişahtan alelâde bir vatandaşa kadar, toplumun her kesiminde bu müesseselerin ibadet yerleri gibi telakki edilmesidir. Medrese ve vakıflarını kuracak derecede maddi durumları elverişli olmayan vatandaşlar, bu müesseselerin bazı ihtiyaçlarını gidermek için küçük çaplı vakıflar tahsis ediyor veya vefatlarında, herhangi bir medresenin öğrencilerine verilmesi kaydıyla önemli bir meblağı vasiyet edebiliyorlardı. Bursa medreseleri, bağlı bulundukları vakıflar sayesinde fiziksel yapılarını sürekli sağlam tutabilmişlerdi. Onarıma ihtiyaç duydukları dönemlerde, hiç vakit kaybetmeden tamiri gerçekleştiriliyordu. Vakıf, tamir finansmanını sağlayamadığı takdirde, “rakabe” adı verilen yöntemle tamire öncelik tanınıyordu. Medreselerde görev verilen müderrisler, ekonomik açıdan son derece rahat idiler. Öğretim elemanlarına ödenen yevmiyeler ve yan ödenekler, bu kişilerin başka bir işe girmelerine ihtiyaç hissettirmiyordu. Müderrislerin yardımcıları durumundaki muidler de ekonomik açıdan pek problem yaşamıyorlardı. Onlar da yevmiyelerini almaları dışında, medresede ikâmet ediyor, yemeklerini ücretsiz yiyebiliyor, ayrıca ek bazı ödeneklere sahip olabiliyorlardı. Öte yandan öğrenciler, medreselerde kalıyor, her gün için karşılıksız burs alıyor, imaretten gelen ve sabah-akşam verilen günlük yemeklerden ücretsiz faydalanabiliyorlardı. Vakfiyelerde de zikredildiği gibi, bütün bu imkânlar karşılığında öğrencilerden, derse müdâvim olmaları, derslerini çalışmaları ve disiplinsiz davranışların içine girmemeleri istenmekteydi. Medreselerde verilen eğitim-öğretimin bir de medrese dışı boyutu vardı. Derslerde kazandıkları teorik bilgileri, Ramazan ayı ve öncesindeki iki ay içerisinde pratik uygulamalara dönüştürmekte olan öğrenciler, zaman zaman yaz mevsiminde yaylalara çıkarak veya deniz kenarı vb. yerlerde piknik yaparak öğrenimlerini sürdürmekteydiler. Böyle bir uygulama, aynı zamanda öğrencilerin, medresenin kapalı ortamından -kısa bir süre de olsa- sıyrılarak daha stressiz, daha sağlıklı bir bünyeye sahip olmalarına imkân tanıyordu. Osmanlılar, medreselerinden mezun ettikleri öğrencilere müderris, kadı veya müftü olabilme fırsatını veriyor ve böylece önemli ölçüde istihdam problemini hallediyorlardı. Eğitim-öğretimin kaliteli şekilde verildiği klasik dönem boyunca, devlet bürokrasisinin nitelikli eleman ihtiyacının karşılanmasında herhangi bir sıkıntı çekilmemişti. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin birçok alanda yakaladığı başarıyı izahta bize büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Prof. Dr. Mefail HIZLI Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye Magtumkulu Türkmen Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkmenistan Alıntı Kaynağı Türkler, Cilt 11 Sayfa 426-435 Kaynaklar ♦ ADIVAR, A. Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982. ♦ AHMED Çelebi, İslamda Eğitim-Öğretim Tarihi çev. Ali Yardım, İstanbul 1983. ♦ AKDAĞ, Mustafa, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, I-II, İstanbul 1979. ♦ ÂLÎ, Gelibolulu Mustafa, Künhü’l-Ahbâr, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, TY. 5959. ♦ ARİF Bey, “Devlet-i Osmaniye’nin Teessüsü ve Takarruru Devrinde İlim ve Ulemâ”, Dârulfünün Edebiyat Fakültesi Mecmuası, c. I, sayı. 2, İstanbul 1914. ♦ ARSEVEN, Celal E., Türk Sanatı Tarihi, İstanbul ts. ♦ ATÂÎ, Nev’îzade, Hadâiku’l-Hadâyık fi Tekmileti’ş-Şakâik Atâî, İstanbul 1851. ♦ ATAY, Hüseyin, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, İstanbul 1983. ♦ AYVANSARAYİ, Hafız Hüseyin, Hadîkatü’l-Cevâmi, I-II, İstanbul 1864. ♦ AYVERDİ, Ekrem Hakkı, Osmanlı Mimarisinde Çelebi Mehmed ve II. Sultan Murad Devri II, İstanbul 1972. ♦ BALTACI, Cahid, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976. ♦ BERKİ, A. Himmet, Vakfa Dair Yazılan Eserlerle Vakfiye ve Benzeri Vesikalarda Geçen Istılah ve Tabirler, 2. bs., Ankara ts. ♦ BİLGE, Mustafa, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984. ♦ BURSA Şer’iye Sicilleri BŞS. ♦ A4, 5, 21, 23, 29, 30, 33, 35, 39, 40, 42, 43, 45, 46, 47, 53, 58, 64, 66, 69, 72, 81, 82, 83, 91, 94, 97, 98, 99, 101, 107, 108, 110, 112, 113, 121, 122, 124, 129, 137, 140, 143, 144, 145, 150, 154, 178. B3, 4, 5, 7, 8, 10, 12, 13, 14, 15, 17, 20, 25, 26, 29, 57, 58, 74, 97, 103, 107, 113, 118, 133, 228, 318. C1, 3, 6, 10, 81. ♦ ERGİN, Osman, Türk İmar Tarihinde Vakıflar, İstanbul 1944. ♦ HITTI, Philip K., İslâm Tarihi, I-IV, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1980-1981. ♦ HIZLI, Mefail, Mahkeme Sicillerine Göre Osmanlı Klasik Dönemi Bursa Medreselerinde Eğitim- Öğretim, Bursa 1997. ♦ HIZLI, Mefail, Osmanlı Klasik Döneminde Bursa Medreseleri, İstanbul 1998. ♦ HIZLI, Mefail, “Osmanlı Sıbyan Mektepleri”, Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, ed. Güler Eren, Ankara 1999, V, 207-217. ♦ HIZLI, Mefail, Mahkeme Sicillerine Göre Osmanlı Klasik Döneminde İlköğretim ve Bursa Sıbyan Mektepleri, Bursa 1999. ♦ İLMİYE Salnâmesi, İstanbul 1916. ♦ KAZICI, Ziya, İslâm Müesseseleri Tarihi, İstanbul 1991. ♦ KEPECİOĞLU, Kamil, Bursa Kütüğü, Bursa Yazma ve Eski Basma Eserler Kütüphanesi, I-IV, Genel no 4519-4522. ♦ MAKDISI, George, The Rise of Colleges, Edinburg 1981. ♦ MECDÎ, Edirneli Mehmed, Hadâiku’ş-Şakâik, İstanbul 1853. ♦ el-MÜNCİD fi’l-Luga haz. Lois Ma’luf, Beyrut ts., s. 536. ♦ PAKALIN, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, III. PEDERSEN, J., “Mescid”, İslam Ansiklopedisi İ. A. , c. VIII. ♦ SÜLEYMANİYE Vakfiyesi, nşr. K. E. Kürkçüoğlu, Ankara 1962. ♦ TAŞKÖPRÜLÜZADE, Ahmed İsamüddin, eş-Şakâiku’n-Nu’maniyye fi Ulemai’d-Devleti’l- Osmaniyye el-Ikdu’l-Manzum ile birlikte Şakâik, İstanbul 1975. ♦ TEKİNDAĞ, M. Şehabettin, “Medrese Dönemi”, Cumhuriyetin 50. Yılında İstanbul Üniversitesi, İstanbul 1 973. ♦ TÜRK Ansiklopedisi, “Cer”, X, İstanbul ts. ♦ UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara 1984. ♦ ÜNVER, Süheyl, Fatih Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı, İstanbul 1946. ♦ YALTKAYA, Şerafettin. “Tanzimattan Evvel ve Sonra Medreseler”, Tanzimat I’den ayrı basım, İstanbul 1940. ♦ YEDİYILDIZ, Bahaeddin, “Vakıf Istılahları Lügatçesi”, Vakıflar Dergisi, sayı. 17. ♦ ZEYDAN, Corci, Medeniyyet-i İslâmiyye Tarihi, çev. Zeki Megamiz, c. III, İstanbul 1911. Dipnotlar [1] Tekindağ, M. Şehabettin, “Medrese Dönemi”, Cumhuriyetin 50. Yılında İstanbul Üniversitesi, İstanbul 1973, s. 4. [2] Bk. Tekindağ, s. 5; Makdisi, George, The Rise of Colleges, Edinburg 1981, s. 31-32; Kazıcı, Ziya, İslâm Müesseseleri Tarihi, İstanbul 1991, s. 231; Ahmed Çelebi, İslamda Eğitim-Öğretim Tarihi çev. Ali Yardım, İstanbul 1983, s. 301, 367; Hitti, Philip K., İslâm Tarihi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1980-1981, II, 630; Zeydan, Corci, Medeniyyet-i İslâmiyye Tarihi, çev. Zeki Megamiz, İstanbul 1911, III, 396. [3] Cahid Baltacı, araştırma sonucu tespit ettiği Osmanlı medreselerinin 500 civarında olduğunu, Osmanlılardan önce yapılmış olanlarla birlikte bu rakamın 1000’e ulaşacağını belirtir. Bk. Baltacı, Cahid, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976, s. 19. [4] Osmanlı Tarihi müderrisi Arif Bey, ilk kurulan medresenin İzmit’te olduğunu, ancak İznik medresesinin diğerinden daha çok şöhret bulduğunu kaydeder. Bk. Arif Bey, “Devlet-i Osmaniye’nin Teessüsü ve Takarruru Devrinde İlim ve Ulemâ”, Dârulfünün Edebiyat Fakültesi Mecmuası, c. I, sy. 2, İstanbul 1914, s. 8. [5] Taşköprülüzade, Ahmed İsamüddin, eş-Şakâiku’n-Nu’maniyye fi Ulemai’d-Devleti’l- Osmaniyye el-Ikdu’l-Manzum ile birlikte Şakâik, İstanbul 1975, s. 8. [6] Adıvar, A. Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982, s. 16. [7] Klasik dönemi boyunca Bursa’da kurulan medreseler, müderrisler, vakıflar ve vakfiyelerle ilgili olarak hazırlanmış müstakil bir çalışma için bk. Hızlı, Mefail, Osmanlı Klasik Döneminde Bursa Medreseleri, İstanbul 1998. [8] Osmanlı klasik dönemi ilköğretim ve Bursa sıbyan mektepleri hakkında yapılmış müstakil bir çalışma için bk. Hızlı, Mefail, Mahkeme Sicillerine Göre Osmanlı Klasik Döneminde İlköğretim ve Bursa Sıbyan Mektepleri, Bursa 1999. [9] Arseven, Celal E., Türk Sanatı Tarihi, İstanbul ts., s. 448. [10] Bk. Bursa Şer’iye Sicilleri BŞS A46 191a, B58 105b, B228 65a, C6 16a, C10 135a, C81 15ab. [11] Ayverdi, Ekrem Hakkı, Osmanlı Mimarisinde Çelebi Mehmed ve II. Sultan Murad Devri II, İstanbul 1972, s. 95. [12] BŞS, C1 6a. [13] BŞS, C10 121a, 133b. [14] BŞS, C81 14b. [15] BŞS, B58 105b. [16] BŞS, C81 15b. [17] BŞS, A140 35a, A69 4a. [18] BŞS, B58 105b. [19] BŞS, C6 2b-3a. [20] Bk. BŞS, B228 65a. Ayrıca bk. Ünver, Süheyl, Fatih Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı, İstanbul 1946, s. 24. [21] Bk. BŞS, B10 100b, C6 2b, C81 15a. [22] Bk. BŞS, A35 339a, A47 45b, A82 43b, A83 48a, B26 129a, B107 139a. [23] Bk. BŞS, A82 45b, A83 48a. Ayrıca bk. Mecdî, Edirneli Mehmed, Hadâiku’ş-Şakâik Mecdî, İstanbul 1853, s. 197 derkenar. [24] Bk. BŞS, A58 55a, C10 120b. [25] Bk. BŞS, A64 99b. [26] Bursa Lala Paşa Medresesi örneği için bk. BŞS A129 212b, A144 270b, A150 248b, B15 104b, B25 168b, B8 43a; Bursa Molla Fenari Medresesi örneği için bk. BŞS, A81 127a, A110 97b, A154 67b, B7 99b, B58 134a. [27] Bilgi için bk. Uzunçarşılı, İsmail H., Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara 1984, s. 55 vd., 83 vd., 173 vd. [28] Uzunçarşılı, s. 45. [29] BŞS, B20 199a. [30] BŞS, B17 66b. [31] BŞS, A143 236b. [32] Bk. Atâî, Nev’îzade, Hadâiku’l-Hadâyık fi Tekmileti’ş-Şakâik Atâî, İstanbul 1851, s. 108, 257, 450. [33] Bk. Âlî, Gelibolulu Mustafa, Künhü’l-Ahbâr, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, TY. 5959, vr. 87ab. [34] Bk. BŞS, A107 213b, A145 296b, B26 127a, B5 83b, B13 185a. Ayrıca bk. Atâî, s. 238, 421. [35] Bk. BŞS, B29 92b, A144 201b; Ayrıca bk. Mecdî, s. 293, 294; Atâî, s. 561. [36] Meselâ, Bursa Yıldırım müderrisine 1581’de 50 müd buğday, 50 müd pirinç ve 40 müd arpa verildiğini öğreniyoruz. Bk. BŞS, A113 147a. Selâtin dışındaki medrese müderrislerine de bu tür aynı yardımlar yapılmaktaydı. Nitekim Lala Şahin Paşa vakfiyesinde müderrise yevmiye hâricinde, yılda 27 müd buğday verilmesi vâkıf tarafından şart koşulmuştu. Bk. Bilge, Mustafa, İlk Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1984, s. 303 vd. Ayrıca bk. BŞS, A43 12b. [37] Bk. BŞS, A39 10a, A64 135b, A91 75a. [38] Bk. BŞS, B25 160b, B74 100a, C3 130b. Ayrıca bk. Atâî, s. 46, 56, 115, 120. [39] Uzunçarşılı, s. 66. [40] Bk. BŞS, A43 63a, A66 117b, A58 63a, A107 213b, A143 231a, A145 296b, B3 109a, B13, 185a, B25 186b, B103 139b, C1 16b, 17b, C3 130b, 142b. [41] Mesela bk. BŞS, A29 74b, 75ab, A45 207a, A53 239a, A137 98b, 103a, 122b, 123a, 124b, [42] el-Müncid fi’l-Luga haz. Lois Ma’luf, Beyrut ts., s. 536. [43] Tekindağ, s. 8. [44] Pedersen, J., “Mescid”, İ. A., VIII, 68; Hitti, II, 631. [45] II. Murad devri âlimlerinden Mehmed b. Beşir, Bursa Bayezid Mahallesi’ndeki tahsili ile dânişmend ve sonra muid oldu. Seyyid Şerif Cürcânî’nin Şerh-i Metâli’a yazdığı hâşiyesini 36 kez baştan sona muid iken okutmuştu. Taşköprülüzâde’nin dedesi, bu hâşiyeyi mezkur muidden 37. defa okuyan kişiydi. Talebelikten muidliğe ve oradan da müderrisliğe aynı medresede iken geçmiş, başka bir yerde görev almamıştı. Bk. Şakâik, s. 45-50; Mecdî, s. 100. [46] Bk. BŞS, B133 30a, 58b, A178 102b. [47] İmâret şeyhi, imâreti idare eden, misafirleri ağırlayan, fakir ve muhtaçları kabul edip ikram eden kişidir. Bk. Pakalın, M. Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1971, III, 347; Berki, A. Himmet, Vakfa Dair Yazılan Eserlerle Vakfiye ve Benzeri Vesikalarda Geçen Istılah ve Tabirler, 2. bs., Ankara ts., s. 50. [48] Pakalın, II, 640; Berki, s. 43. [49] Bk. BŞS, A140 35a. [50] Bk. BŞS, A5 114a. [51] Pakalın, II, 666. [52] Bu konuyla ilgili ayrıntıyı Süleymaniye vakfiyesinde buluyoruz “… dâyimâ tetebbu edüp ve meclislerine varub taahhüd ve tefakküd edüp bi gayri uzrin eda-i hidmet ve ikâmet vâzife etmedikleri eyyâmında ta’yin ü izah üzere defterinde nukta koyup âdet-i câriye üzere alâmet vaz’ederler ve kendülere daha tenbih ü tahzir eyleyüp ısrar edenleri mütevelliye i’lâm eyleyeler…” Bk. Süleymaniye Vakfiyesi, nşr. K. E. Kürkçüoğlu, Ankara 1962, s. 102. [53] Bk. BŞS, A23 75a. [54] Yediyıldız, Bahaeddin, “Vakıf Istılahları Lügatçesi”, Vakıflar Dergisi, sy. 17, s. 57. [55] Bk. BŞS, A122 168b, A108 273b, A5 388b. [56] Bk. BŞS, A69 113a, A64 135a. [57] Bk. BŞS, A33 372b, A35 382b. [58] Bk. BŞS, B14 60b. [59] Bk. BŞS, B118 57a. [60] Bk. BŞS, A40 72b. Bursa Yıldırım Medresesi’nde bevvab için de bir oda tahsis edilmişti. Bk. BŞS, B29 73a. [61] Bk. BŞS, A30 34a. [62] Ergin, Osman, Türk İmar Tarihinde Vakıflar, İstanbul 1944, s. 31. [63] Osmanlı sıbyan mektepleri hakkında bk. Hızlı, Mefail, “Osmanlı Sıbyan Mektepleri”, Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, ed. Güler Eren, Ankara 1999, V, 207-217. [64] Bk. BŞS, A145 233a, A29 93a, A72 54a. [65] Bk. BŞS, A5 388b. “Talib-i ulûm” şekli de vardır. Bk. BŞS, A43 63a. [66] Bk. BŞS, A94 113b, B14 24b, B57 23b. [67] Bk. BŞS, A97 213b, B57 23b. [68] Bk. BŞS, A21 88a, A4 426b. [69] Bk. BŞS, B57 23b. [70] Bk. BŞS, C1 18b. [71] Ayverdi’nin “mütereddidin” denilen grubun medrese dışından derse devam ettiklerini söylemesi II, 290 elimizdeki vakfiye dikkate alınınca, hatalı bir ifade olarak karşımıza çıkar. Vakfiyede Arapça ifade şöyledir “. ve ilâ külli’l-mütereddidîni’s-sâkinîne fi’l medreseti dirhemâni…” Bk. BŞS, C1 18b. [72] Mesela bk. BŞS, A39 12b, A66 126b, A144 198a, C1 18b. [73] Bk. BŞS, B4 41a. [74] Bk. BŞS, A43 75b. [75] Bk. BŞS, A43 1b, 75b. [76] Mesela bk. BŞS, B4 41a, B5 34b. [77] Bk. BŞS, B12 98b. [78] Bk. BŞS, B97 213b. [79] Bk. BŞS, A72 54a. [80] Bk. BŞS, A4 176a, A29 93a, A72 54a, A124 54a, A144 270a, A145 233a. [81] Atay, Hüseyin, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, İstanbul 1983, s. 175. Ayrıca bk. Baltacı, s. 37-42. [82] Uzuncarşılı, s. 13-14. [83] Geniş bir değerlendirme için bk. Akdağ, Mustafa, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, MI, İstanbul 1979, s. 255 vd. [84] Bk. BŞS, B14 24b, A129 200a, A35 392a. [85] Bk. BŞS, A35 465a, A42 23a. [86] Bk. BŞS, A98 31a, A113 240b, B113 86a. [87] Bk. BŞS, A94 113b, A129 209b. Öğrenciler içinde içki içenlerin sayısı da hayli kabarıktı. Bk. BŞS, A121 42b-43a, A101 2a, A107 210b. [88] Örnek için bk. BŞS, A35 363a, 392a, 548b, A42 23a. [89] Meselâ, BŞS, A137 73’de birçok öğrencinin kefil kaydı vardır. Ayrıca bk. BŞS, A98 38a, A99 71b, A101 245b-246b, A112 84b. [90] Bk. Kepecioğlu, Kamil, Bursa Kütüğü, Bursa Yazma ve Eski Basma Eserler Kütüphanesi, Genel no 4519, I, 312. [91] Bk. Âlî, vr. 85b. Ayvansarâyî, Hafız Hüseyin, Hadîkatü’l-Cevâmi, İstanbul 1864, I, 248; İlmiye Salnâmesi, İstanbul 1916, s. 643; Uzunçarşılı, s. 7; Ünver, s. 102. [92] Kânûn-ı Talebe-i Ulûm”, “Kânûn-ı Örfiye-i Osmani” adlarıyla tanınan kanunun metni için bk. Tekindağ, s. 38-39; Yaltkaya, Şerafettin, “Tanzimattan Evvel ve Sonra Medreseler”, Tanzimat I’den ayrı basım, İstanbul 1940, s. 2; Ünver, s. 101; Baltacı, s. 36. [93] Klasik dönem Osmanlı medreselerindeki dersler, kitaplar ve öğretim tekniklerinin yanında genel olarak eğitim-öğretim hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Hızlı, Mefail, Mahkeme Sicillerine Göre Osmanlı Klasik Dönemi Bursa Medreselerinde Eğitim-Öğretim, Bursa 1997. [94] Tekindağ, Salı ve Perşembe günlerinin İslâm âleminde adâlet günleri kabul edildiği için tatil yapıldığını bildirir. Bk. s. 24. [95] Bk. BŞS, A40 54b Mecdî, s. 192; Baltacı, s. 43. [96] Mecdi, s. 100; Ünver, s. 97. [97] Pakalın, I, 208. [98] Bk. Türk Ansiklopedisi, “Cer”, X, 208. [99] Bk. BŞS, B318 1b. [100] Bk. Hızlı, Osmanlı Klasik Döneminde Bursa Medreseleri, s. 19-189.
Osmanlı Devletinde Eğitim Öğrenim Ve Okullarİmparatorluk Eğitim Okullar Mekteblerendurunlar Medrese Ilgili Görsel SVikipedi Mosque Madrasa Osmanlı Devletie Eğitimi, Öğrenimi Harp, Sıbyan Okulları, Mektebleri, Endurunları, Üniversiteleri Osmanlı’da eğitim. İslam eğitim sisteminin temel kurumu olan medrese, Osmanlılar dönemininde de eğitimin temeli olmuş, Osmanlı’ya uygun biçimsel gelişmeler göstermiştir. Medrese sıbyan mektebinden sonra orta, lise, yüksek okul ve üniversite eğitimi veren, İslami kimliği sebebiyle sadece müslümanların devam ettiği bir eğitim kurumu özelliğindedir. İmparatorluk sınırlarındaki Müslümanların eğitimi ulema adı verilen dindar zümre tarafından İslam dininin hükümlerine göre denetlenmekteydi. 2. Mahmut dönemine kadar İslami teşkilatlanma yürütülmüştür. Bu dönemde batı tarzı kurumlar oluşturulmadan önce, memur yetiştirmek amacıyla Acemi Oğlanlar Ocağı ve Enderûn Mektebi; sivil halkın eğitimi amacıyla Sıbyan Mektepleri ve Medreseler kurulmuş idi. İlk medrese 1331’de kurulan İznik Orhaniyesi’dir. Osmanlı Devletinde Eğitim Öğrenim Ve Okullar Sultan Ahmet Medresesi Restore Edildi İstanbul Osmanlı İmparatorluğunda Eğitim Okullar Mekteblerendurunlar Klasik Dönemde eğitim teşkilatının yapısı Klasik dönemde, eğitim işlerine bakan ulema sınıfının başında Şeyhülislâm bulunuyordu. Fatih Kanunnamesinde, “Şeyhülislâmın ulemânın reisi olduğu” söylenmiştir. Meşihat makamı şeyhlülislam o dönem eğitim unsurları olan medrese ve sıbyan mekteplerinden sorumluydu. 16. yüzyılın başlarından itibaren Şeyhülislâmlık içinde Ders Vekâleti denen bir daire kurulmuş ve sorumluluk paylaşılmıştır. Taşrada ise, müftüler eğitim teşkilatının sorumlusu olmuşlardır. Klasik dönemde orta ve yüksek derecedeki eğitim şeyhülislâmlığa bağlı kalmıştı. Medreselerde görev yapan müderrislerin tayinlerinden 1574’e kadar tamamen sadrazam ve kazasker sorumluyken, daha sonra yevmiyesi kırk akçadan yukarı olan müderrisliklerin ve yüz elli akçayı aşan mevleviyet kadılarının tayinine şeyhülislamlar bakmıştır. Bu görevin zor olacağını söyleyen Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi, Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa’ya iş yükünün arttığını ifade etmişti. Osmanlı Devletinde Eğitim Teşkilatı Dönüşümü 2. Mehmet tarafından kurulan Sahn-ı Seman Medresesi felsefe, fen, kelam, fıkıh gibi çok çeşitli ve gelişmeye müsait ilimleri öğretmiştir. 2. Mehmet bilim ve eğitim sisteminin önemli bir kurucusudur. Maveraünnehir ulemasından olan, Uzun Hasan’ın elçi olarak göndermiş bulunduğu Ali Kuşçu’yu ilmine olan sevgisi yüzünden İstanbul’da ikamet etmesi için ikna etmiştir. İstanbul’da Fatih Camisi etrafında yaptırdığı “Medreset ül Aliye” olarak da anılan Sahn-ı Seman zamanının yegane üniversitesi konumundadır. Osmanlı Devleti Eğitim Ve Eğitim şekilleri Selçuklu Osmanlı Devletleri Uygulandı. Osmanlı İmparatorluğu Eğiti Öğretim Okullartekkeler Dini Okullar Bu medrese sekiz bölümden meydana lise muadili olan idadi dersleri, tamamlama kısımları, hazırlık medreseleri de bulunmaktadır. Okuyup yazan bir talebe önce iptida-i hariç denilen medreselerde okur. Buradan sonra da, Musule adı verilen tetimme yani tamamlama medreselerine yükselirdi. Artık buradan sonra Darülfünun yani üniversite talebesi olmaya hak kazanırdı. Daha sonra Sultan Kanuni Süleyman, Süleymaniye medreselerini yaptırdı. Bu medreselerde; hadis, tıp, riyaziye ve tabii ilimler mütehassısları yetiştirildi. İlahiyat, hikmet, fıkıh, hadis ve edebi-yat-ı arabiye, Fatih tamamlama bölümünde okutulur, bunların içinden şehadetname yani diploma alanlar mülazım adı ile unvan sahibi olurlardı. Bu mülazım rütbesi alanların istidad sahibi olanları müderris olabilirdi. II. Mehmet’in yaptırdığı Ayasofya Medresesi ve 1. Süleyman döneminde kurulan Süleymaniye Medresesi Osmanlı eğitim sisteminin II. Mahmut’a dek en önemli kurumları olmuştur. Buralarda doğa bilimleri yerine İslam hukuku ve tefsir gibi İslami ilimlere odaklanılmıştır. Daha sonra din adamları felsefeyi günah sayarak eğitim programlarından çıkarmıştır. Dini kaygılarla müdahaleler sonucunda eğitim sistemi zarar görmüştür. II. Mahmut Tıbbiye ve Harbiye’yi kurarak askeri eğitimi yenilemiştir. Rüşdiyeler kurmuş ve medreseye alternatif eğitim oluşturmuştur. Tanzimat Dönemi ise eğitimin halka yayılmaya çalışıldığı, bakanlık ve kararnameler ile düzenlenmeye çalışıldığı bir dönem olmuştur. Dini müfredattan ayrı eğitim ilk olarak deniz mühendisliği 1773, askeri mühendislik 1793, tıp 1827, ve askeri bilimler 1834 alanlarında yapılmıştır. Orduya uzman personel yetiştirmek amacıyla batılı tarzda eğitim yapılmaya çalışılmıştır. Diplomatlar ve yöneticiler için de benzer kurumlar oluşturulmuştur. Tercüme Odası1833 ve Mekteb-i Mülkiye1859 bunlara örnektir. Medresetü’l-Kuzat Mekteb-i Nüvvab gibi karma programlı hukuk okulları bu dönemin öncü atılımlarındandır. 1846’da ilk kapsamlı eğitim planı oluşturulmuştur. İlk, orta ve yüksek düzeyde eğitim için bütüncül bir düzen tasarlanmıştır. 1869’da daha büyük bir plan hazırlanmış ve ücretsiz eğitimi hedef edinmiştir. İki tasarı da mali yetersizlikler nedeniyle uygulamaya konamamıştır. Medreseler. Medrese Eğitim şekilleri Selçuklu Ve Osmanlı Devletleri Zamanında Uygulandı. Osmanlı Devletinin Devrinde İlk Medrese Nerede Ve Ne Zaman Kim Açılmıştır 19. yüzyılda Osmanlı eğitimi medrese, laik askerî ve mülkî okullar ve gayrimüslim milletlerin özel okulları ile kapitülasyonla kurulan yabancı okullar olmak üzere üçe tabana ayrılmaktaydı. 19. yüzyıl eğitim sistemi medresenin aleyhine laik okulların kuvvetlendiği bir yapıya sahipti. Medreseler yetersiz kalıyordu. Ayrıca aralarında sınıf farkı vardı. Talebesi Arapça bilmeyen, basit bir Türkçe yazımından aciz medreseler de vardı; Arapça, Farsça, matematik, astronomi eğitimi veren de vardı. Cevdet Paşa’nın Maruzat adlı biyografik eseri medreselerin durumu hakkında bilgi verir. Tanzimat devrinde laik eğitim iptidaiden Rüşdiye’ye dek örgütlendi. Bir müddet sonra inaskız rüşdiyeleri de açılınca, Türk toplum hayatına kadın çalışanlar girdi. Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye, Mühendis Mektebi, Hukuk Mektebi, Baytar Mektebi hepsi ayrı tüzel kişiliği olan yüksek okullar kalarak üniversite çatısı altında birleştirilmediler. Bunlar yatılı ve burslu okullardı. Felsefe bu dönemde eğitim sistemine giriyor. Yüksek okul öğrencisi epistemoloji bahislerini ve medreseden kalan mantık bilgisini ediniyor ancak Rıza Tevfik gibi filozoflar dahi orijinal metninden Kant gibi kaynakları okuyamıyordu. Filolog ve tarihçi eksikliği bu dönem kaynaklarının yavan kalmasına neden olmuştur. İlber Ortaylı’ya göre son dönem Osmanlı laik eğitiminin başarısı, gerekli teknisyenleri yetiştirmek olmuştur. Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye, Mühendis Mektebi, Hukuk Mektebi, Baytar Mektebi gibi okullar 150 yıla ulaşan mazisi ile bir gelenek oluşturmuş ve Türkiye’nin teknisyen mühendis, tabip, veteriner hekim vs. yetiştirme konusunda üstünlüğüne temel olmuştur. Enderuni Humayun Ne Demek Osmanlı Saray Eğitim Teşkilatı Osmanlı Devleti Saray Okulu Eğitimi. Devlet Görevlisi Yetiştirme Mektebi Topkapı Sarayı. Devlet Görevlisi Yetiştirme Mektebi Topkapı Sarayı Gayrimüslim milletlerinin vakıf okullarında Tanzimat’tan itibaren Türkçe bulunmaktaydı. Ancak Türkçe eğitimine azınlıklar tarafından önem verilmemişti. Ermeni eğitim kurumları bu dönemin en köklü ve sağlam eğitim verenleriydi. 19. yüzyılda Ermeniler Osmanlı muhiti içinde en oturaklı simaları yetiştirdi. Mora İsyanı’ndan beri Fenerli Rumların terk ettiği hükümet görevleri ve Tercüme Odası da Ermeni aydınlarla doldu. 19. yüzyılda çoğalan Amerikan eğitim kurumları daha çok Doğu Anadolu, Suriye ve Filistin’de 400’ü aşkın okul, atölye ve yetimhaneye sahipti. Osmanlı’da Amerikan okulları diğer tüm yabancı okullardan daha başarılıydı. Bu okullar, sanıldığının aksine Hıristiyanlık propagandası yapmıyor, yerli halktan Amerikalı yetiştiriyordu. Museviler ise diğer cemaatlere göre eğitimde daha geriydi. 19. yüzyılda Fransa Yahudilerinin teşkil ettiği ve Osmanlı Musevisi banker Kamondo’nun desteklediği Alliance Israelite Universelle gibi mektepleriyle bir eğitim Rönesansı yaşadı. O güne kadar konuştukları Kastilyan İspanyolcalarını Fransızca-Türkçe karma eğitimle değiştirdiler. 19. yüzyılda Darülmaarif kurularak rüşdiye sonrası eğitim verilmiş ve sonradan kurulacak Darülfünun’a öğrenci yetiştirilmiştir. Batılı anlamda eğitim vermek için kurulan Darülfünun üç kez kapatılmış, birçok kez isim ve yer değiştirmiş, ilgi ve imkan eksikliği nedeniyle amacını yerine getirememiştir. Bu kurum 1933’te İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür. Şehzadelerin Eğitimi Padişahların çocukları hükümdar adayı olduklarından, on beş yaşına gelince bir sancağa gönderilerek burada devlet yönetimini tecrübe etmeleri beş yaşından önce sancağa çıkan şehzadeler de vardır. Topkapı Sarayı Enderun Avlusu Osmanlıda Kurulan Devlet Saray Okulu Gelibolulu Ali, Çelebi Mehmet’in on dört yaşındayken Hüseyin Hüsamettin, II. Mehmet’in sekiz yaşında ve II. Bayezit’in ise yedi yaşında sancak beyi olduğunu iletir. II. Bayezid’e kadar Amasya, bundan sonra da Kütahya tercih edilen başlıca sancaklardır. Şehzade henüz sancağa çıkmadan Topkapı Sarayı’nın üçüncü avlusunda iç oğlanlarla birlikte hem fiziksel hem entelektüel eğitim ve dövüş sanatları eğitimini iç oğlanlarla birlikte alırlardı. Sarayda ayrıca bir de “Şehzade Okulu” bulunmaktaydı. Devrin en yetenekli hocaları eğitim vermesi için tutulurdu. II. Mehmet’in hocalığını yapan Molla Güranî ve İnbü’t‐Tercid, oğlu Şehzade Bayezit’in hocası Molla Salahaddin, I. Süleyman’ın oğlu Şehzade Selim’in hocası Şeyh Nurullah bin Akşemseddin buna örnektir. 1603’te I. Ahmet döneminde şehzadelerin sancağa çıkarılma usulü kaldırılmıştır. Bunun zindan hayatı da denilen Kafes Hayatı’nı başlattığı söylenir. Yine I. Ahmet döneminde tahtın babadan oğluna geçmesi usulünün ortadan kalkması ve Ekberiyet Usulünün kabulü, şehzade eğitimini aksatmıştır. osmanli-dönemi-okul Osmanlı Devletinde 1880’lerde Eğitim kurumları Osmanlı’da ilköğretim seviyesindeki Sübyan okullarına “mekteb” veya “küttab”, yoksul çocuklar için açılanlara ise “küttab-ı sebil” veya “mekteb-i sebil” de denilmekteydi. Küttab veya mekteb, aynı anlamda olup “yazı öğretilen yer” anlamına gelmektedir. İlk başlarda, burada okuma yazma öğretilse de, daha sonraları temel İslâmî bilgiler de verilmeye başlanmıştır. Bizans’ın eğitim anlayışı İslâm âlemininki ile temel öğretim, genel şartlar ve prensipler bakımından birbirlerine çok yakın bulunmaktaydı. Osmanlı Devletinin Devrinde İlk Medrese Nerede Ve Ne Zaman Kim Açılmıştır Osmanlı Medrese Ile Ilgili Görseller Osmanlı Ilmiye Sınıfı Memur yetiştirmek amaçlı eğitim kurumları Enderun İlk olarak II. Murat Dönemi’nde Edirne Sarayı’nda açılmıştır. En önemli özelliği şimdiki tanımıyla Saray Üniversitesi olmasıdır. Osmanlı Devleti’ni yönetecek idareci, komutan, devlet memuru ve sanatkârlar enderunda yetiştirilmiştir. Enderûn mektebine alınan çocuklara, Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis, kelâm gibi dini dersler, edebiyat, inşa şiir, dil bilgisi, Arapça, Farsça gibi dil ve edebiyat dersleri ve matematik, coğrafya, mantık gibi müspet ilimler dersleri okutulurdu. Acemi Oğlanlar Ocağı Acemioğlanlar Ocağı Osmanlı İmparatorluğunda enderun için öğrencileri ve başta piyade kısmı olmak üzere kapıkulu ordusunun ihtiyaç duyduğu askerleri eğitmek için kurulmuş olan ocaktır. Gayrimüslim halktan, özellikler Balkanlar’dan 8-18 yaş arasında çocuk ve gençlerin devşirme ile alındığı Acemi Ocağı’nda çoğunlukla asker bazen de saraya bürokrat yetiştirilirdi. Mülkiye Mektebi Mülkiye Mektebi Mekteb-i Mülkiye sivil yönetici sınıfını yetiştirme amacıyla açılmış olan okuldur. İstanbul’da 1859’da Abdülmecit devrinde kurulmuştur. Cumhuriyet devrinde Ankara’ya taşınmıştır. Günümüzde, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne dönüşmüş olarak eğitimini sürdürmektedir. İktisat, İşletme, Maliye, Uluslararası İlişkiler, Çalışma Ekonomisi, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi alanlarında eğitim vermektedir. İlk Türk Mûsikî Cemiyeti Dârülmûsikî I Osmanî Cemiyeti Mektebi Ve Faaliyetleri1908 1914 Darülmaarifدار المعارف ya da Mekteb-i Maârif Osmanlı’da Avrupa tarzı inşa edilen ilk eğitim kurumudur. Tanzimat Dönemi gelişmelerine bağlı olarak devlete memur yetiştirmek ve çağın gerektirdiği niteliklere ulaşmak için Avrupai tarzda eğitim amaçlanmıştır. O günkü rüşdiyelerden daha ileri düzeyde bir eğitim uygulanmıştır. İleride açılması düşünülen Darülfünun’a da öğrenci yetiştirilmek istenmiştir. Osmanlı eğitim kurumlarında uygulanagelen klasik müfredata ilâveten aritmetik, geometri, felsefe, astronomi, coğrafya gibi bir kısmı o dönemin rüşdiyelerinde okutulmayan dersler de konulmuştur. Mektep Cağaloğlu’ndaki Sultan II. Mahmud Türbesi yanında yapılmak istenmiş ancak yakında medreseler bulunduğu gerekçesiyle yapılamamıştır. Daha sonra Bezmialem Valide Sultan aynı yerde modern tarzda bir bina vakfetmiştir. Dârülmaârif, padişah ve devlet görevlilerinin katıldığı bir merasimle ve devrin sadrazamı Mustafa Reşid Paşa’nın nutkundan sonra 21 Mart 1850’de bu binada öğretime başlamıştır. Mekteb-i Osmani Daha sonra İsrail başbakanı olan David Ben Gurion ve İsrail’in 2. cumhurbaşkanı olan Yitzhak Ben Zvi İstanbul’da hukuk öğrencisi iken, 1912 Mekteb-i Osmani, Osmanlı yönetiminin, Fransa’ya gönderilen askeri öğrencilerin Fransızca öğrenmelerini sağlamak amacıyla, 1857’de Paris’te açtığı okul.[15] Paris’teki Osmanlı elçisi Mehmed Cemil Paşa’nın öneri ve girişimleri sonucu öğretime başladı. Okulun müdürü ve yardımcıları Türk, öğretim kadrosunun büyük çoğunluğu Fransızdı. Öğretime geçtikten birkaç yıl sonra, getirdiği ağır mali yüke karşılık yeterli verimin alınamadığı ortaya çıktı. 1868’de açılan Mekteb-i Sultani’nin daha iyi sonuçlar üzerine 1874’te kapatıldı. Sultan 2. Abdülhamid Döneminde Tıp öğrencileri Lisan Mektebi Lisan Mektebi, 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde devlet memurlarının yabancı dil öğrenmeleri için hizmet vermiş bir okuldur.[16] Tercüme Odası’nın Osmanlı Devleti’nin idari teşkilatında yabancı dil öğretilen bir okul olma misyonunu yitirmesiyle dil bilen memur yetiştirmek üzere Lisan Mektebi açıldı ancak kısa aralıklarla birkaç defa kapatılıp yeniden açılan bir kurum oldu. İlk açılışı 1866, bir daha açılmamak üzere kapanışı 1892’dedir. Askeri Okullar Osman Gazî ve Orhan Gazî’nin ilk zamanlarında gönüllülerden oluşan ilk Osmanlı ordusu yerine, Bursa’nın fethi sırasında ortaya çıkan eksiklikleri gidermek için yevmlü maaşlı yaya ve atlı birlikler kurulmuştur. Yeniçerilik kurularak eğitimli bir ordunun temelleri dönemde askeri eğitimde öne çıkan iki unsur Acemioğlanlar Ocağı ile Yeniçeri Ocağı’dır. Acemioğlanları Ocağı’nda Pençik ve Devşirme usulleriyle toplanan çocuklar, yetiştirilmek amacıyla önce bir Türk ailesine verilir ve oradan da Acemioğlanlar Ocağı’na gelirlerdi. Bu çocuklar, burada bir taraftan Sıbyan Mektebi seviyesinde eğitim verilirken diğer taraftan da askerî disiplinle Yeniçeri Ortası’na hazırlanırdı. Daha sonra acemioğlanlar arasından seçilen kıdemli oğlanlar, Cemaat Ortaları, Sekbanlar ve Ağa Bölükleri’nde eğitime tabi tutulurlardı. 1826’da kaldırılan yeniçerilikten sonra, farklı müesseseler ile ordunun eğitimi devam ettirilmeye çalışılmıştır. Tıphane Mekteb I Tıbbiye I Adliye I Şahane Kökü Osmanlı Padişahı II. Mahmut Haydarpasa Campus General Mühendishane-i Berr-i Hümâyun Mühendishane-i Berr-i Hümâyûn, 1795 yılında III. Selim döneminde kurulmuştur. Haritacılık, gemi inşaatı ve inşaat mühendisliği öğretimi yapılmaktaydı. Mühendishane-i Berr-i Hümâyûn; 1847’de mühendislik eğitiminin dışında mimarlık eğitimi de vermeye başladı. 1883’te Hendese-i Mülkiye, 1909’da Mühendis Mekteb-i Âlîsi adını aldı. Kara Harp Okulu Harp Okulu öğrencisi Atatürk ve arkadaşları, 1901 Kara Harp Okulu Osmanlı padişahı II. Mahmud’un fermanı ile 1834 yılında kurulması çalışmalarına başlanan Mekteb-i Harbiye, 1 Temmuz 1835’te Maçka’da padişahın da katıldığı bir törenle eğitim ve öğretime başlamıştır.[17] 1905 yılında beş ordu merkezinde açılmış olan Edirne, Manastır, Erzincan, Şam ve Bağdat Harp okulları, kısa bir süre sonra kapatılmışlardır. Bundan sonra sadece İstanbul’daki Harbiye Mektebi, eğitim ve öğretime devam etmiştir. Mütareke Dönemi’nde 1 Temmuz 1920 tarihinde Ankara’da Abidin Paşa Köşkü’nde eğitim ve öğretime başlamıştır. Harp Okulu, ilk mezunlarını 1 Kasım 1920 tarihinde vermiştir. Donanma Okulları Mühendishane-i Bahr-i Hümâyun Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn İmparatorluk Deniz Mühendishanesi[18] Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1773[18] yılında III. Mustafa zamanında tersane ve donanmanın geliştirilmesi ve de tersane halkının eğitilmesi amacıyla açılmış teknik okuldur. Okulda sınıflara ilk defa tahta ve sıra konulmuştur. Bir okul matbaası kurulmuş ve ders kitapları basılmıştır. Deniz Harp Okulu – Deniz Harp Okulu Mühendishane-i Bahr-i Hümayun , 1773 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından İstanbul Kasımpaşa’da kurulmuştur. Tersane içerisinde “Hendese Odası” adıyla bir sınıf olarak açılan okul; 1782 yılında Padişah I. Abdülhamit döneminde Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn’ adını almıştır. Günümüzde Deniz Harp Okulu olarak eğitimine devam etmektedir. İstanbul Teknik Üniversitesi ve Deniz Harp Okulu; bu kurumun içinden ayrılarak eğitime devam etmiştir. Tayyare Mektebi -Havacılık Okulu Balkan Savaşlarının ardından 1912 yılının başında Osmanlı’nın askeri havacılığının gelişimi için Yeşilköy’de kurulmuş olan uçuş Paşa’nın Harbiye Nazırlığı sırasında başlanmış olan Askeri Havacılık Teşkilatının geliştirilmesi, eğitimi ve personelin yetiştirilmesi amacıyla Fransa’dan hava yüzbaşısı Marki De Gois De Mezeyrac sözleşme ile Yeşilköy Tayyare Mektebi Müdürlüğü’ne getirilmişti. Böylece, bu okulda eğitim veren ilk öğretmen pilot Fransız Marki De Gois De Mezeyrac olmuştur. Gülhane Askerî Tıp Akademisi -Tıbbi Okullar Tıphane Mekteb I Tıbbiye I Adliye I Şahane Kökü Osmanlı Padişahı II. Mahmut Haydarpasa Campus General İlk olarak “Gülhane Seririyat Hastanesi” adı ile Padişah II. Abdülhamit’in doğum günü olan 30 Aralık 1898 tarihinde törenle açılmış, “Gülhane” adıyla kurulduktan hemen sonra Tıbbiye-i Şahane’den mezun olan asker hekimler bölükteki görev yerlerine gitmeden önce Haydarpaşa Askeri Hastanesi yerine burada bir yıl pratik eğitimine başlamışlardır. 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilmesinden sonra tıp konularında yapılmak istenen reform girişimleri sonucu askeri ve sivil tıp okulları birleştirilmiş ve 1909’da kurulan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne Gülhane öğretim üyelerinin on bir kişilik önemli bir kısmı da transfer olmuştur. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane Sultan 2. Abdülhamid Döneminde Tıp öğrencileri Tıphane, Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane, kökü Osmanlı padişahı II. Mahmut’un 14 Mart 1827’de açtığı Tıphane’ye uzanan Türkiye tarihindeki ilk Tıp fakültesidir. Bugünkü İstanbul Tıp Fakültesi’nin Osmanlı’nın son dönemlerindeki adıdır.[21] 1843 yılında ilk mezunlarını vermiş; 4 mezununun 1848 yılında Viyana’da yapılan tıp yeterlilik sınavını geçmesi üzerine Avrupa’daki tıp fakültelerine denk sayılmaya başlanmış ve “fakülte” statüsü kazanmıştır.[21] Sivil Halka yönelik eğitim kurumlarıSıbyan mektebi Taş Mektep, Trilye 1904-1909 Sıbyançocuklar mektebi Osmanlı’da ilköğretim kurumuydu. Dâru’t‐ta’lim, Dâru’l‐ilm, Muallimhâne, Mekteb, Mektephâne, Mahalle Mektebi, Taş Mekteb, Mekteb‐i ibtidaiye ve Sıbyan Mektebi adlarıyla da bilinir. Bu mekteplerin hocasına Muallim, yardımcısına Kalfa, öğrencilerine de Talebe, Sûhte, Tilmîz, Puser ve Şâkird adı verilmektedir.[22] Sıbyan mektepleri Osmanlı kent ve kasabalarında en yaygın eğitim-öğretim kurumlarıydı ve daha çok bir caminin ya da hayır kurumunun yanında açılırdı. Mahalle temelinde kurulduğu için mahalle mektebi de denen bu okullara başlama yaşı, ebeveyn ile hocanın kararına göreydi. 4 yaşında da 10 yaşında da başlanabilirdi. 1862’den sonra yerini iptidai denilen ilköğretim kurumlarına bırakmıştır. 1924’te tamamen kaldırılıp milli eğitime bağlı ilkokullarla değiştirilmiştir. Medrese 1721’de Atina’da inşa edilmiş bir medresenin girişi, 2008 Mimar Sinan tarafından 1580’de Üsküdar’da inşa edilen Şemsi Paşa Medresesi,2011 Osmanlı Devleti’nin dayandığı sistemlerin temel düşüncesini veren, eğitim ve öğretim sisteminin temel kurumu medreselerdir. Türk-İslam çevrelerinde çıkıp gelişmelerine karşın zaman içerisinde her tarafa yayılmış ve ilköğretim üzeri değişik eğitim kademelerini temsil etmiştir. Medreselerde, nakli ve akli bilimler öğretilmekteydi. Nakli bilimlerde İslam dinine ait ilişkin konular ele alınmaktaydı. Tefsir, Fıkıh ve Kelam nakli bilimlerdendir. Akli bilimler ise bir yönüyle Allah’ın varlığını kanıtlayan, diğer yönüyle ise Dünya’nın düzen ve varlığını akıl yoluyla açıklayan bilimlerdi. İlk medrese 1331 yılında Orhan Bey döneminde İznik’te açılmıştır. Atanılan ilk müderris ise Davud el-Kayserî’dir. En yüksek seviyeli dönemlerine Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman zamanlarında ulaşmıştır.[23] Darülkurra Darülkurra, Kur’an okuma yöntemlerini tecvidi öğretmek için kurulan medrese tarzı kurumdur. Ayrıca, Cami, mescit gibi yerlerin hemen yanında yapılan kuran okuma yeri anlamına da gelir. Tek kubbesi olan, iki göz revaklı, fevkâni bir yapı olan Darül-kurra’nın kubbesi medrese kubbelesiyle aynı düzeydedir. Bu tür mimarî özelliklerinin yanı sıra Darül-Kurra bir Kur’an ezberleme yeridir. Hafızların Kur’an ezberi yaptırmalarının yanı sıra Arapça ve Tilavet derslerinin de verildiği bir yerdir. İptidai- İdadi- Rüştiye Bu alt başlık {{{1}}} tarihinden beri geliştirilmeye ihtiyaç duyuyor. Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor. – Darülfünun Darülfünun veya Dar-ül Fünun, Arapça دار الفنون üniversite” anlamında kullanılan bir sözcüktür. Aynı zamanda 1900 yılında Avrupa üniversiteleri tarzında kurulan Darülfünun-ı Şahane veya İstanbul Darülfünununu ifade eder. Bu kurum 1933 reformuyla İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür. – Darüşşafaka Darüşşafaka parasız yatılı, karma öğretim kurumudur. Kelime anlamı Şefkat Yuvası’dır. Babasını veya annesini kaybetmiş, yetenekli, maddi olanakları yetersiz çocuklara hizmet verir[24] Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiye adlı 30 Mart 1864 tarihinde kurulan derneğe dayanır. İlk girişimleri, Beyazıt, Koska’da Valide Mektebi Emetullah Kadın Mektebi’ni açmak idi. Bu girişim Ebubekir Paşa Mektebinde şube açılarak ilerletildi. İlk gelirini Çarşı’da bulunan 105 dükkânın kirasının bağlanmasıyla oluşturan cemiyet, zamanla devletin, yüksek devlet memurlarının, esnafın ve halkın değişik kesimlerinden pek çok vatandaşın yaptığı bağışlarla gitgide büyüdü[24]. Cemiyetin gelişmesiyle birlikte daha büyük ölçekli bir okulun kurulması gündeme alındı. Seçenekler arasından Fransa’daki “Prytanéé Militarie De La Fleshe” denemesi örnek alınarak, kız-erkek İslam yetimlerinin eğitim görecekleri Darüşşafaka kuruldu. 28 Haziran 1873’te eğitime başladı. Tanzimat devinde, rüştiyelerin nitelikli memur yetiştirmekte yetersiz kaldığı görüşünden hareketle açılan bir dizi üst kademe okuldan birisi oldu. Mezunlar, yüksekokul mezunu kabul edilmekte idi. – Dârülmuallimât 1870 yılında Osmanlı Devleti’nde, ilk ve orta öğretim kız okullarına öğretmen yetiştirmek için açılan eğitim kurumu. Kız öğretmen okulu. Osmanlı Devleti’nde, kızlar için ilk iptidâiye ilkokul ve rüştiye ortaokul mektepleri, 1858 yılında açıldı. 1869 Maârif-i Umûmiyye Nizamnâmesi’nde Genel Eğitim Yönetmeliği’nde, bu okullara öğretmen yetiştirmek amacıyla bir kız öğretmen okulunun açılması öngörüldü. Okulun açılması, 26 Nisan 1870’te gerçekleşti; Dârülmuallimât adıyla, İstanbul’da Sultanahmet semtinde bir konakta açılan okulda eğitime başlandı. Tanzimat süresince de tek bir okul olarak kaldı. Mekteb-i Aşîret-i Hümâyun Aşiret Mektebi, Sultan II. Abdülhamid tarafından, 21 Eylül 1892 tarihinde açılan okuldur. Aşiretlerin yoğun ve hakim olduğu bölgeleri muhafaza etmek için, bunların reislerinin ve ağalarının çocuklarını, Osmanlı kültürüyle yetiştirerek devlete ve saltanata bağlamak amacıyla açılmıştır. Mektebe ilk olarak Halep, Bağdat, Suriye, Musul, Basra, Diyarbakır, Trablusgarp vilayetlerinden ve Kudüs, Bingazi ile Zur sancaklarından, kabiliyetli ve muteber ailelerin 12 ile 16 yaş arasındaki çocukları alınmıştır. Yaygın Eğitim Yaygın eğitim, bireylerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmeye yardımcı olan, okul sistemi dışında verilen eğitimdir. – Cami Dâru’l‐Kurra ve Dâru’l‐Hadis medreselerinin birçoğu camilerde açılmışlardır. Medreselerin ihtiyacı karşılayamamaları durumunda camiler içinde Dersiye adı verilen örgün eğitim kurumları da açılmıştır. Tekke Kalkandelen, Makedonya’da bulunan, 1538’de inşa edilen Arabati Baba Tekkesi. Avrupa’da ayakta kalan ender yapılardandır. – Tekke Tekkeler mensubu bulundukları tarikatın yöntem bilgisi ile dini tedris, tefsir, hadis, fıkıh, siyer‐i nebî dersleri vermiştir. Tekkelerde Türkçe, Arapça ve Farsça da yaygın olarak öğretilmiştir. – Kütüphane Kütüphane cami, tekke ve medreselerde bulunduğu gibi, müstakil olarak da mevcut olabilirdi. Okuma ihtiyacını gidermesi yanında buraya tayin edilen Hafız‐ı Kütüpler vasıtasıyla eğitim de vermiştir. – Sahaf Sahaflar Ulema, talebe ve kitap meraklılarının uğrak yeri olduğundan, buralarda ilmi sohbetler ve müzakereler yapılırdı. – Lonca Loncalar, esnaf teşkilatı ahhiliğin devamı olarak 15. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Osmanlı’da meslek mensuplarının yetiştirilmesinde önemli bir yaygın eğitim kuruluşudur. – Saray Osmanlı sarayı devlet görevlisi yetiştiren resmi eğitimin yanında yaygın eğitim de vermekteydi. Saray erkanına ve davetlilere Kur’an‐ı Kerim odaklı dersler yapılırdı. Bu derslere Huzur Dersleri denirdi. III. Mustafa zamanında resmi hale gelen bu dersler konuyu sunanMukarrir bir müderris ve ona mukabil akademik tartışmaya katılacak yeteri kadar tartışmacıdanMuhatab oluşurdu. – Ev Başta ulema evleri olmak üzere varlıklı ailelerin konaklarında zaman zaman dersler ve sohbetler yapılırdı. Ulema, bilgisini sadece kendi kafasında tutmanın vebalinden kurtulmak için talebeler bulma ihtiyacı hissederdi. – Kıraathane Bir toplumsal buluşma yeri olan Kıraathanelerde kitap rafları bulunurdu. İsteyen buradan bilgi edinirdi. Ulemanın da uğrak yeri olmaları sebebiyle birer edebi ortam konumundaydılar. Müdavimi olan şairler, meddahlar ve saz şairleri buradaki halk ile müzakereler yürütürdü. – Muvakkithane ve Rasathane Akademik düzeyde eğitim veren Takiyüddin’in Rasathanesi, kısa bir süre sonra Şeyhlülislam’ın fetvasıyla yıkılmıştır. Namaz saatlerini ayarlama çalışmalarını yapan muvakkithaneler konu ile ilgili şahıslara ilgili teknik bilgiyi vermekteydi. Rasathane ise ilki 16. yüzyıl sonunda Takiyüddin tarafından açılan astronomi çalışan kurumlardı. Burada akademik düzeyde eğitim verilmekteydi.
osmanlı medreselerinde eğitim veren kişi